Sessiz Rekabet: Şirketlerdeki Görünmeyen Kariyer Savaşları
Olgar ATASEVEN
Girişimci, İş İnsanı, Yazar, Eğitimci, Konuşmacı
Satınalma Dergisi’nin kıymetli takipçileri, yazıma geçmeden önce hepinizin Ramazan Bayramını şimdiden en içten dileklerimle kutlar, sevdiklerinizle birlikte iyi bir bayram geçirmenizi temenni ederim.
Aynı ofiste çalışıyorlar. Aynı toplantıya giriyorlar. Aynı hedeflere koşuyorlar. Ve dışarıdan bakıldığında…aynı takımın parçasılar. Ama içeride başka bir oyun oynanıyor. Kimse kimseyle açıkça yarışmıyor. Kimse “ben daha iyiyim” demiyor. Kimse rekabet ettiğini kabul etmiyor. Ama herkes biliyor. Kimin daha çok fark edildiğini… Kimin toplantıda daha fazla söz aldığını… Kimin yöneticinin radarına daha sık girdiğini… Ve en önemlisi: Kimin görünür, kimin görünmez olduğunu. Bugünün şirketlerinde rekabet artık yüksek sesle yaşanmıyor. Kimse kimsenin önünü kesmiyor, kimse açıkça üstünlük kurmaya çalışmıyor. Ama bu rekabetin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Tam tersine…Rekabet hiç olmadığı kadar sofistike, sessiz ve stratejik hale geldi. Artık mesele daha çok çalışmak değil. Daha iyi olmak da değil. Mesele: Doğru anda görünmek. Doğru yerde konuşmak. Doğru kişi tarafından fark edilmek. Ve belki de bugünün iş dünyasındaki en kritik ama en az konuşulan gerçek şu: Aynı şirkette birlikte çalışıyoruz… ama aynı zamanda görünmeyen bir yarışın içindeyiz.
Rakibim Sensin!
Bugün birçok organizasyon kendini “işbirliği kültürü” ile tanımlıyor. Takım ruhu, birlikte başarma, yatay organizasyon gibi kavramlar neredeyse her kurumun dilinde. Bunun için ciddi yatırım yapan, çalışanlarına eğitimler aldıran ve bu konulara önemli yatırım yapan birçok şirket var. Ve birçoğunda gerçekten de geçmişe göre daha az çatışma, daha az açık rekabet görüyoruz. Kimse kimsenin önüne geçmeye çalıştığını açıkça ifade etmiyor. Kimse “rakibim sensin” demiyor. Ama bu yeni düzen rekabeti ortadan kaldırmadı. Sadece şekil değiştirdi. Nasıl mı?
Eskiden rekabet daha netti. Performans sayısaldı, başarı ölçülebilirdi. Kimin daha iyi olduğu çoğu zaman verilerle ortaya konurdu. Bugün ise performansın kendisi kadar algısı da önem kazandı. Artık sadece ne yaptığınız değil, nasıl göründüğünüz de kariyerinizi belirliyor. Ve tam bu noktada sessiz rekabet başlıyor.
Modern organizasyonlarda en kritik savaş alanı “görünürlük” haline geldi. Toplantıda söz alanlar, doğru anda yorum yapanlar, kendini ifade edebilenler, ağzı daha çok laf yapanlar, sunumlarında daha başarılı olanlar ve en önemlisi ise yönetime yakın konumlananlar doğal olarak öne çıkıyor. Bu durum çoğu zaman bilinçli bir stratejinin sonucu bile değil; sistemin doğal akışı böyle çalışıyor. Liderlerde kendilerinde bu anlamda oluşan tutarsızlıkların farkında bile değiller. Sadece bu sebeple en anlamsız başlangıçlardan çok farklı kariyerler çıkıyor. Siz benim ne dediğimiz zaten burada anlıyorsunuz.
Çok Çalışan vs Çok Farkedilen
Çok çalışan ile fark edilen kişi her zaman aynı kişi olmayabiliyor. Bu da yeni bir gerçekliği ortaya çıkarıyor: Performans kadar performansın algısı da yönetiliyor. Dijitalleşmenin etkisiyle bu durum daha da belirginleşmiş durumda. Kurum içi iletişim araçları, online toplantılar ve sürekli akan bilgi trafiği içinde dikkat en kıt kaynak haline geldi. Artık sadece dış dünyada değil, şirketlerin içinde de bir “dikkat ekonomisi” oluşmuş durumda. İnsanlar yalnızca iş üretmiyor. Aynı zamanda görünür olmaya çalışıyor. Bir sunumda doğru anda söz almak, bir e-postada stratejik bir yorum yapmak ya da toplantıda dikkat çeken bir katkı sunmak… Hatta başka bir çalışanın hatasını ortaya çıkarmak ya da bir toplantıda farklı sorularla onu köşeye sıkıştırmak farkında olmadan doğal davranışlar haline geliyor. Bunların her biri küçük ama etkili birer görünürlük hamlesine dönüşüyor. Bu da organizasyon içinde mikro bir “şöhret alanı” yaratıyor. Herkesin bildiği ama kimsenin açıkça konuşmadığı bir alan.
Sessiz rekabetin en kritik boyutlarından biri ise liderle, hatta şirket patronları ile kurulan ilişki. Çünkü organizasyonlar ne kadar sistematik olursa olsun, kariyer kararları hâlâ büyük ölçüde insanlar tarafından veriliyor. Ve bu insanlar, çoğu zaman en çok gördükleri, en çok temas ettikleri kişileri daha iyi tanıyor. Bu nedenle çalışanlar bilinçli ya da bilinçsiz şekilde şu soruların cevabını arıyor:
- Nasıl daha fazla görünür olurum ve fark edilirim?
- Yöneticim / patronum beni nasıl daha iyi hatırlar?
- Doğru anda nasıl doğru mesajı veririm?
Bu soruların hiçbiri resmi olarak sorulmaz. Ama hemen herkesin zihninde dolaşır. Ve bu da rekabetin doğasını değiştirir. Artık yarış sadece iş üretmekle ilgili değildir. Aynı zamanda o işin fark edilmesini sağlamakla ilgilidir. Bu durumun bir de psikolojik boyutu var. Sessiz rekabet, dışarıdan bakıldığında daha yumuşak görünür. Açık çatışmalar azdır; ilişkiler daha kontrollüdür. Ancak iç dünyada farklı bir baskı oluşur. Sürekli kendini gösterme ihtiyacı, görünmez kalma korkusu ve başkalarıyla kıyaslanma hali zamanla zihinsel ve psikolojik bir yük yaratır. İnsanlar artık sadece işlerini yapmaz. Aynı zamanda kendilerini konumlandırır. Kısaca çalışanlar;
- Nasıl göründüklerini düşünür.
- Nasıl algılandıklarını analiz eder.
- Nasıl hatırlandıklarını önemser.
Bu da işin doğasını sessizce değiştirir. Birçok kurum bu gerçeği fark etmez. Fark etmek için de çaba sarf etmez. Çünkü yüzeyde her şey uyumlu görünür. Herkes iş birliğinden bahseder; herkes takım oyuncusudur. Açık bir çatışma olmadığı için sistem sağlıklı kabul edilir. Oysa derinde başka bir dinamik çalışır. Rekabet hâlâ vardır. Sadece daha sessizdir. Bu sessizlik bazen avantaj da yaratır. Daha az agresif ortamlar, daha az açık çatışma ve daha rafine ilişkiler mümkündür. Ancak doğru yönetilmediğinde bu durum farklı riskler doğurur. Görünürlük üzerinden ilerleyen bir rekabet zamanla gerçek performansın önüne geçebilir. İnsanlar iş üretmekten çok kendilerini konumlandırmaya odaklanabilir. Hatta özellikle astlarına çok ciddi yük yükleyerek performansın tamamını kendine yontan yöneticiler hem aslında çalışıyor gibi yaparlar hem de gerçek emeğin kibar hırsızlığını gerçekleştirirler. Bunları okuduğunuzda şirketinizdeki o kişinin kim olduğunu hemen gözünüzde canlandırdığınıza eminim. İşte burada en kritik risk ortaya çıkar: Gerçek değer ile algılanan değer arasındaki fark büyür. Tam da bu noktada liderliğin rolü değişmek durumdadır ya da iyi niyetle değişmesi gerektiğini söylüyorum.
Gözüme Görünen Her Zaman İyi mi?
Bugünün liderleri yalnızca performansı yönetemez ya da yönetmemeleri gerektiği ile ilgili iyi niyetli bir temennim var diyelim. Patronlar ve liderler aynı zamanda görünürlüğü de dengelemek zorundadır. Sessiz çalışanları fark etmek, görünmeyen emeği görünür kılmak ve sadece yakın çevresini değil, sistemi bütün olarak görmek artık kritik bir liderlik becerisidir. Çünkü sistem kendi haline bırakıldığında her zaman en çok konuşanı değil, en doğru katkıyı yapanı ödüllendirmeyebilir. Ve bu da uzun vadede kurumsal kaliteyi zayıflatır.
İş dünyası bugün çok önemli ama çok az konuşulan bir dönüşüm yaşıyor. Rekabet ortadan kalkmadı. Sadece daha zarif, daha stratejik ve daha görünmez hale geldi. Belki de artık kendimize şu soruyu daha sık sormalıyız: Gerçekten birlikte mi çalışıyoruz…yoksa sadece daha nazik bir rekabetin içinde mi ilerliyoruz? Çünkü bu sorunun cevabı, kurumların geleceğini düşündüğümüzden çok daha fazla belirleyecek.
Olgar ATASEVEN
Girişimci, İş İnsanı, Yazar, Eğitimci, Konuşmacı









