Tedarik Zincirinde Dijital İnovasyon

Endüstri 4.0 teknolojileri olarak da adlandırılan 21. yüzyılın yenilikçi teknolojileri, artık gerçek zamanlı veri toplamak, analiz etmek ve daha yenilikçi adımlar atmak için yeni bir sınırı belirliyor. Yenilikçi teknolojiler olarak, nesnelerin interneti (IoT), yapay zeka, robotik, insansız araçlar, büyük veri, bulut bilişim, blockchain ve eklemeli üretim gibi dijital teknolojiler, bugün bildiğimiz üretim ve tüketimi yeniden tanımlıyor (Schwab, 2017). Dijital teknolojideki bu son gelişmeler, imalat ve lojistik de dahil olmak üzere çeşitli endüstri sektörlerinde ve tedarik zinciri süreçlerinde radikal değişiklikleri de tetikliyor. Daha fazla endüstriyel işletme dijital modellere geçtikçe tedarik zinciri yeni bir dijital çağın merkezinde yer alıyor.

Bu gelişmelerin etki alanı içinde son yıllarda inovasyon kavramı da değişerek dijital inovasyona doğru genişlemiştir. Dijital inovasyon, mevcut iş süreçlerini çözmek veya iyileştirmek ve bazı gelişmiş iş modellerini başlatmak için gelişmiş dijital mekanizmaların ve teknolojilerin uygulanmasını ifade etmek üzere kullanılmaktadır (Elia vd., 2020).  Bu teknolojilerin geniş yayılımı, firmaların örgütsel ve stratejik modellerinin radikal bir şekilde yeniden yapılandırılmasına neden olarak tüm endüstrileri ilgilendiren yaygın bir sürece dönüştürüyor. Yükselen dijital teknolojilerin yaygınlığı ve bilgi yoğun doğası, teknoloji odaklı bir inovasyon yaklaşımı ile hem yenilikçi hem de geleneksel endüstrilerin rekabet edebilirliği için yeni koşulları ortaya koymaktadır.

Tedarik zinciri yönetimi alanında, dijital teknolojilerin benimsenmesi, tedarik zinciri aktörlerine ve süreçlerine yeni bağlantı ve görünürlük düzeyleri getirmeyi ve böylece giderek daha karmaşık hale gelen küresel tedarik zincirlerinin daha iyi yönetilmesini sağlamayı vaat ediyor (Wu ve diğ, 2016). Artan veri büyümesi, BT sistemlerindeki ilerlemeler ve öncü teknolojilerin akışıyla dijitalleşme, tedarik zinciri boyunca daha fazla verimlilik ve kolaylık sağlama potansiyeline sahiptir. Ama bu durum aynı zamanda artan karmaşıklığı da beraberinde getiriyor. Tedarik zincirinin, ilerleyen dijital teknolojilerin yol açtığı değişiklikleri kucaklayıp kucaklayamayacağı, tamamen liderlerin mevcut sistem ve operasyonları yönetmeye devam ederken ek karmaşıklıklarla başa çıkmaya hazır olmalarına bağlıdır.

Yaygın bir hata, teknolojinin tek başına tüm tedarik zinciri sorunlarının yanıtı olduğunu düşünmektir. Bu, makineyi fişe takmak, açmak ve ardından faydalarından yararlanmak kadar kolay bir şey değil. Aslında, çoğu zaman bu, teknolojinin kendisinden çok, genel iş modeline yaklaşımla ilgilidir. Tedarik zincirinin yoğun olduğu sektörlerdeki CEO’ların büyük çoğunluğu şirketlerinin genelinde dijital yeteneklere yapılan yatırımları artırmayı planlıyor. Bunun nedeni sorguladığında; yeni işleri desteklemek, tedarik zinciri süreç verimliliğini ve üretkenliğini artırmak, karar almayı geliştirmek ve devam eden  tedarik zinciri kesintileri karşısında esnekliği/çevikliği geliştirmek ilk belirtilenler arasında yer alıyor. Bu durum tedarik zinciri şeflerini (CSCO) tedarik zincirini dijitalleştirme konusunda büyük bir baskı altına sokuyor. Ne yazık ki CSCO’lar genellikle dijital tedarik zinciri vizyonlarını, hedeflerini ve iş hedeflerini anlaşılır, kolayca iletilebilen ve iş uyumlu bir dijital dönüşüm yol haritasına dönüştürmekte zorlanıyor. Yapılan bir araştırmaya göre CSCO’ların yarısından azı bir tedarik zinciri dijital dönüşüm yol haritası tanımlamış veya uygulamayı planlıyor. Mevcut dijital tedarik zinciri yol haritalarının ise yalnızca %32’si tek bir yönetişim süreci altında ve ortak iş hedeflerine göre düzenlenmiş durumdadır (raconteur.net, 2023).

Dijital ürün inovasyonu boyutunda firmalar, yeni ürünler üretmek için dijital ve fiziksel bileşenleri yeniden birleştirir, yeni eserler üretmek için dijital kaynakları kullanır ve mevcut dijital olmayan ürünlere yeni özellikler ve işlevler eklemek için dijital teknolojiyi uygular ve böylece yeni kullanım değerleri yaratır. Örneğin, IoT bağlantılı cihazlar arz ve talep, envanter düzeyi, üretim planlaması ve operasyonel aksaklıklar hakkında veri toplar ve iletir. Blockchain, dijital olarak dağıtılmış defter, akıllı sözleşmeler ve finansal tehditlere karşı çok katmanlı koruma aracılığıyla tedarik zinciri boyunca görünürlük ve şeffaflık yaratma kapasitesine sahiptir. Büyük veri analitiği, veri işleme kapasitesinin artırılmasında ve dolayısıyla yıkıcı olaylara yanıt verilmesinde önemli kazanımlar yaratır. Sürekli olarak toplanan veriler, doğru ürünleri tanıtmak, ürün ve hizmet sunumlarını iyileştirmek ve performans optimizasyonu için ağ genelinde bilgi paylaşımı amacıyla değerlendirilir. Ayrıca, mevcut yıkıcı olayın büyüklüğünü geçmiş olaylarla karşılaştırmak ve daha hızlı iyileşme için yeni bir strateji tasarlamak için verilerden değerli bilgiler toplanıyor.

Teknolojide önde olan ve geride kalan firmalar arasındaki uçurumun daha da genişlediği dikkate alındığında dijital inovasyon, riskleri istikrara kavuşturmak ve krizleri fırsatlara dönüştürmek için kullanılabilir. Başarılı dijital inovasyonlara sahip firmaların bu durumdan yararlanarak uluslararası pazarda genişlemeleri beklenirken, başarısızlıkla karşılaşan firmaların ise büyük olasılıkla bu alandan çekilmeleri bekleniyor. Gerçek şu ki tedarik zincirleri bırakın dijital inovasyonu etkili bir şekilde geliştirmeyi, test etmeyi, dağıtmayı ve ölçeklendirmeyi, bugün rekabet edebilmek için temel fiziksel yetenekleri hâlâ geliştirmeye çalışıyorlar. Tedarik zinciri dijital dönüşümünün tedarik zinciri riskini azalttığı ve tedarik zinciri maliyetini optimize ettiği tartışılmazdır, ancak başarılı olmak için dijital iş anlayışı ile tedarik zinciri stratejisi arasında güçlü bir uyum gerektirir. Aynı zamanda tedarik zinciri analitiği gibi teknik beceriler, işlevler arası işbirliği ve veriye dayalı karar verme gibi iş becerileri, uyum sağlama ve risk alma gibi davranışlar ve özelliklerle desteklenmelidir. Üzerinde düşünmemiz gereken soru tedarik zincirleri bu yeni dijital teknolojiler ile dijital inovasyona gerekli tepkiyi nasıl verebilir?

Kaynaklar:

Elia, G., Margherita, A., Passiante, G. 2020. “Digital entrepreneurship ecosystem: How digital technologies and collective intelligence are reshaping the entrepreneurial process”. Technol. Forecast. Soc. Chang., 1150, 119791.

Schwab, K. 2017. The fourth industrial revolution. Geneva: World Economic Forum.

https://insights.raconteur.net/digital-innovation-and-the-supply-chain

Wu, L., X. Yue, A. Jin, and D. Yen. 2016. Smart supply chain management: a review and implications for future research. The International Journal of Logistics Management 27(2): 395–417.

 

Satınalma Dergisi Ekim 2023, Yıl:11, Sayı:130

Değerli yöneticiler,

Satınalma dergisi ekim sayımız yine dopdolu. Katkı veren tüm yazar ailemize teşekkür ediyorum. Sektörden yöneticiler ve akademisyenlerimizin kaleme aldığı pek çok makaleyi bu sayımızda bulacaksınız. Keyifli okumalar dilerim.

Satınalma Yöneticileri Endeksi (PMI) Verileri “Uyarı” Veriyor

İmalat PMI

Eylül ayı Avrupa bölgesi İmalat PMI 43,5 olarak gerçekleşti. Üç büyük ekonomi verilerine baktığımızda; Almanya İmalat PMI 39,6 Fransa 44,2 ve İngiltere 44,3 seviyesinde oldu. Ülke imalat verilerinin uzun bir süredir kritik eşik olan 50 seviyesinin altında olması elbette düşündürücü. ABD İmalat PMI 49,8 seviyesine gelerek toparlanma eğiliminde. İhracat pazarlarımızdaki gelişmeler, özellikle üretim alımlarındaki daralma doğal olarak Türk girişimcisini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle siparişlerin ciddi bir şekilde takip edilmesi gerektiğine inanıyorum.

Konteyner Endeksleri

Drewry Konteyner Endeksi ekim ayı ilk haftası itibariyle % 1,1 azalarak 1.389,5 dolara geriledi. Geçen yılın aynı haftasına göre % 62,3 düştü.

Baltık Konteyner Endeksi % 7 düşüşle 1.089 dolar oldu. Endeks geçen yılın aynı döneminde 3.699,22 dolardı.

Ana güzergahlardan Uzakdoğu / Çin – Akdeniz Endeksi FBX13 % 6 düşüşle 1.490 dolar oldu.

Tüm emtia kategorilerinde olduğu gibi konteyner operasyonlarında da düşüş trendleri ithalat ve satınalma yöneticilerini daha fazla spot alım kararlarına yönlen-dirmektedir.

Tedarik Zinciri Gündem Klasörü

Aylık düzenli yayınladığımız Tedarik Zinciri Gündem klasörünün ücretsiz e-posta adresinize gelmesini istiyorsanız egitim@satinalmadergisi.com a talebinizi kısaca iletebilirsiniz.

Şirket Eğitimleriniz İçin Doğru Teklif Alın.

Tedarikçi performans değerlendirme eğitiminde müzakere ve pazarlık teknik- lerine, kurumsal pazarda satış yönetiminden sürdürülebilirliğe kadar uygun fiyatla eğitim hizmetleri sunuyoruz. Referanslarımıza güveniyoruz.

Eğitim kataloğumuzu satinalmadergisi.com/egitim.pdf indirerek şirket ihtiyacınıza doğru eğitimleri alabilirsiniz.

Ekibinizi Geliştirin
E-Dergi Aboneliği ile Ekibinizin Yetkinliklerini Yükseltin

Ekibinizin mesleki gelişimi için bir adım atın. Departman olarak dergi arşivine (130 sayı), mesleki raporlarına ve bir yıl boyunca 12 sayıya erişim sağlayın. Dijital dergi aboneliği için https://satinalmadergisi.com/dijital-uyelik-paketleri/ sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Yeni sayımızda görüşmek üzere,

Prof. Dr. Murat Erdal
Editör
editor@SatinalmaDergisi.com

page5image52836784page5image35970272

 

Kendinizle Etkili İletişim Kuruyor musunuz ?

Etkili iletişim kurmanın hayatımızın her alanında çok önemli olduğu günümüzde kendinizle gerçekten ne kadar doğru ve kaliteli bir iletişim kuruyorsunuz?

Kalabalıkların içinde yalnız kaldığımız bir dünyadayız. Çevremize ve en önemlisi kendimize yabancılaştık. Bu durumun en önemli nedenlerinden biri ise önemini fark edemediğimiz ve kendimizle kuramadığımız “kaliteli ve doğru iletişim”…

Her insan doğası gereği iletişim kurmak zorundadır. Çünkü iletişim kişinin kendisini ve çevresini anlaması için önemli bir araçtır. İletişim hayatın özüdür. Yaşam kalitemiz tam olarak da kendimizle kurduğumuz iletişimin kalitesine bağlı olarak, başkalarıyla da kurduğumuz iletişime bağlıdır. Çünkü kendimizle doğru bir içsel bağlantı kurmadan başkalarını anlamamız mümkün değildir.

Kendimizle iletişim kurmak yani içsel iletişim, kişinin çoğu zaman başkalarıyla paylaşmadığı planları, kaygıları, iç hesaplaşmaları, düşleri, sevgileri, inançları, kendi hakkındaki yorumları, çözümlemesi, kendisiyle olan iletişimini ifade eder. Kısacası kendi iç sesini dinlemek olarak da tanımlanabilir. Amaç, kişinin kendisini tanıması ve kendisiyle barışık olarak olumlu bir diyalog kurmayı başarmasıdır.

İçsel iletişim, kendimize verdiğimiz en güzel hediye ve mutluluğun kaynağıdır.  Özümüzle ve benliğimizle bir olmaktır. Kendime “ben geldim, her ne olursa olsun seninleyim, seni anlıyorum, buradayım, seninle birim diyebilmektir”. İç sesimizle keyifli ve yapıcı bir sohbet etmek ve bu sohbetten kendimizi farkındalıkla beslemektir.

Tüm bunların dışında kaliteli içsel iletişimin gelişim yolculuğumuzda mihenk taşları olarak ifade edeceğimiz çok önemli katkıları vardır. Bunlar,

  • kendini dinleme ve ihtiyaçların tespiti
  • kendini keşfetmek
  • farkındalık
  • kişisel gelişim planı
  • öz yönetim
  • değer odaklı bir hayat
  • kendine sevgi, saygı ve öz güven
  • içsel bağlantı
  • mutluluk

vb. şeklinde sıralanabilir.

Kendinle iletişim kurmanın en kolay yolu ise kendimizle konuşmaktır. Kendinle konuşmak yapıcı, olumlu ve doğru cümlelerle nezaketle, şefkatle, kabule geçerek ve anda kalarak kendimizle bağlantıya geçmektir. Uzmanlara göre kendimizle olumlu konuşmak zorluk ve stresle daha kolay başa çıkabilmeyi, fiziksel ve ruhsal olarak daha iyi olma halini, yüksek bir iç motivasyonu sağlayacaktır. Olumsuz konuşmalarımız ise strese, kötü bir zihinsel sağlığa, değersizlik ve özgüven eksikliği gibi yaşam kalitesini düşürecek pek çok soruna neden olmaktadır. Bu nedenle yapıcı konuşmalarımız iç iletişimimizi daha sağlıklı kılacaktır.  Hz. Mevlana ne güzel söylemiş “Kelimelerini yükselt, sesini değil. Yağmurdur çiçekleri büyüten gök gürültüsü değil”…

Kendimizle iyi iletişim kurmanın diğer bir yolu da kendimizi keşfetmekten yani kendimizi iyi tanımaktan geçmektedir.  Eflatun “zaferlerin en büyüğü kendini keşfetmek” demiş ve kendini tanımanın önemini daha çok eski zamanlarda bu etkileyici sözle dile getirmiş. Kendini tanımak kendi kişisel swot analizini tüm yönleriyle ortaya koyabilmek ve o analiz detayları içinde bir sanatçı edasıyla kendini resmetmektir.

Öyleyse hadi gelin kendimizi tanıma üzerine kısa bir pratik yapalım… Aşağıdaki güçlü sorularla kendini kısacak tanımlasan kendine neler söylerdin ?

  • Sen kimsin ?
  • Kendini hangi kelimelerle ifade edersin ?
  • Güçlü ve geliştirilmesi gereken yönlerin neler ?
  • Seni neler doğru ifade eder ?
  • Neye ihtiyacın var ?
  • Neleri sever, nelerden hoşlanmazsın ?

Kendi sesimizi yani ruhumuzu dinlediğimizde ve iç sesimizi gerçekten duyduğumuzda, ona güvendiğimizde kendi yaşam yolculuğumuza daha emin adımlarla çıkarız… Ve isteyen herkes kendi iç sesini duyabilir…

Başarılı ve mutlu insanların kendiyle doğru iletişim kurma, sezgilerine kulak verme, kendini iyi tanıma ve beynini yeniden programlayabilme özellikleri olduğunu biliyor muydunuz ?

Peki Bunu Nasıl Başarabiliriz ?

Aşağıda yazdığım bazı maddeler size bu konuda destek olacak ve kendinizle etkili bir iletişim kurma konusunda rehber görevi yapacaktır.

Kendimizle Etkili Bir İletişim Kurmanın Yolları

  • Kendinizi olduğunuz gibi kabul edin
  • Kendinize dürüst olun
  • Kendinizi dinleyin ve gözlemleyin
  • Kendinize düzenli olarak geri ve ileri bildirim verin
  • Yapıcı içsel konuşmalara zaman ayırın
  • Olumlu ve takdir edici konuşmalarla kendinizi destekleyin
  • Sezgilerinize güvenin
  • Beyninizi kendiniz için doğru yönlendirmeye çalışın
  • Ruhunuzun, zihninizin ve bedeninizin ihtiyaçlarını fark edin
  • Kendinize şefkatli ve olun
  • Kendinizle ilgili meraklı bir kaşif olun
  • Kendinize güçlü soru sorular sorun
  • Sabotelerinizi iyi tanıyın ve onlarla nasıl mücadele edeceğinizi öğrenin

Özetle, “Kendiniz Olmaya İzin Verin”….

Size küçük bir egzersiz de tavsiye edeceğim. Kendinizle iletişim kurduğunuz her an bu farkındalıklı egzersizi yapmanızı öneririm.

Kendinize 5 dakika verin ve şunları yapın:

Aynadaki sene bak ona neler söylemek istersin ?

Kendi sesini duyabildin mi ?

Sana ne söyledi ?

Sen ne hissettin ?

Yuval Ron diyor ki;

“İç sesimize uyum sağladığımızda, hayat sanata, sanat hayata dönüşür”…

Hayatınızı sanata dönüştürdüğünüz ve kendi sanat eserlerinizi sergilediğiniz bir yaşam yolculuğu dileğiyle…

Sevgilerimle,

Nurten KILIÇPARLAR

Holistik Yaşam Koçu ve Eğitmen

İşçiye Aynı Eylem Nedeniyle İki Ceza Verilebilir mi ?

İşveren, işçinin hukuka aykırı davranışlarından dolayı iş sözleşmesini süreli veya derhal fesih yoluyla sona erdirebileceği gibi bunun yerine daha hafif bir disiplin cezası da uygulayabilir. Başka bir deyişle işçinin geçerli ya da haklı nedenle feshi yerine ona kınama cezası ya da aylık­tan kesme cezası vererek cezalandırabilir.

İşveren yönetim hakkı kapsamında işyerinde çalışma düzenini sağlamak amacıyla iş sözleşmesinde, toplu iş sözleşmesinde ya da iş sözleşmesinin eki niteliğinde olan personel yönetmeliğinde veya işyeri disiplin yönetmeliğinde disiplin kurallarını ve karşılığı olan yaptırımları belirleyebilir. Ancak işverenin bir disiplin ce­zası uygulayabilmesi için; bunun geçerli bir hukuki dayanağının olması, cezanın kendi amacı ile sınırlı olması, işçinin kusurlu bulunması da gerekir. Ayrıca iş­çilere verilen disiplin cezalarının yargı denetimine tabi olduğu da unutulmamalıdır.

Diğer taraftan, işveren işçinin hukuka ay­kırı davranışı sonucunda uyguladığı disiplin cezasının akabinde aynı eylem için işten çıkarma cezası veremez. Çünkü bu durum aynı eyleme iki ayrı ceza verilemeyeceği ilkesine aykırılık oluşturur. Başka bir deyişle, kural olarak işçiye aynı eylem nedeniyle iki ceza ve­rilemez. Örneğin, aynı olay nedeniyle önce kınama cezası arkasından haklı fesih yapılamaz. Aksi halde yapılan fesih haksız fesih sayılır ve işveren bunun hukuki sonuçlarıyla bağlı olur[1].

Yargıtay konuyla ilgili bir kararında, “Somut olayda; 02.04.2016 tarihli fesih bildirimi ile ”24.3.2016 tarihli Yönetim Kurulu kararı gereği ” iş akdine son verildiği ve haklarının ödeneceği davacıya bildirilmiştir. İşveren tarafından fesih se­bebi açık ve kesin şekilde davacıya bildirilmemiştir. Fesih bildirimi içeriğin­den bahsi geçen Yönetim Kurulu Kararının da bildirime ekli olmadığı anla­şılmaktadır. Dolayısıyla davalı işverence yapılan fesih 4857 sayılı Yasa’nın 19. maddesinde aranan şartları taşımadığından şeklen geçersiz olup sırf bu nedenle davacının işe iade talebinin kabulüne karar verilmesi gerekmektedir. Bu hususun İlk Derece ve İstinaf Mahkemelerince gözardı edilmesi doğru bulunmamıştır.

Feshin geçerli nedene dayandığı yönündeki kabulün gerekçesi incelen­diğinde de varılan sonucun dosya kapsamı ile örtüşmediği sonucuna varıl­maktadır. Davalı işveren cevap dilekçesinde davacının çalışmasından verim alınamamasına ve performans düşüklüğüne dayanmıştır. Ne var ki, davranış nedeniyle bildirimli yapılan fesihlerde 4857 sayılı Kanun’un 19. maddesinin 2. fıkrasına göre fesihten makul süre önce savunma alınmış olması geçerlilik şartı olmasına karşın dosyada davacının yöntemince savunmasının alındığını gösterir bir delil bulunmamaktadır. İlk Derece Mahkemesi gerekçesinde da­vacının maaşı üzerinde hacizler olduğundan söz edilmiş ise de, fesih bildiri­minde sebep belirtmeyen işverenin cevap dilekçesinde dahi bu nedene dayan­madığı görülmektedir. Davacının eylemlerinin geçerli fesih nedeni olduğu kabul edilmiş ise de, davacının en son eylemi hakkında ”ücret kesme” cezası uygulandığı bundan sonra hakkında yeni bir tutanak tutulduğuna yönelik dos­yaya bir delil sunulmadığı, davacının her eylemi hakkında ceza uygulanmış­ken tekrar tüm eylemleri nedeniyle fesih yaptırımının uygulanmış olduğu ve bu durumun ” aynı eylem nedeniyle iki ceza verilemeyeceği ”kuralına aykırı olduğu anlaşılmaktadır. Belirtilen hususlar dikkate alındığında feshin esas yönünden de geçerli bir nedene dayandığının kabul edilemeyeceği açıktır”[2].

Yargıtay’ın aynı yönde başka bir kararında da, “İşveren işçinin hukuka ay­kırı davranışı sonucunda uyguladığı disiplin cezasının akabinde aynı eylem için işten çıkarma cezası veremez. Çünkü bu durum aynı eyleme iki ayrı ceza verilemeyeceği ilkesine aykırılık oluşturur.

Davacı ile iş arkadaşının tartıştığı ve sonrasında arkadaşının davacının üzerine yürüye­rek boğazını sıktığı, davacının da elindeki bir aleti ona doğru fırlattığı ve bir­birlerine girdikleri, diğer işçilerin davacı ile karşı tarafı ayırdığı, bir süre sonra davacının elinde falçata ile karşı tarafın olduğu bölüme doğru koşmaya baş­ladığı ve yine diğer işçilerin davacıya engel olduğu, olay sonrası hem davacı hem de arkadaşına kınama cezası verildiği, sonrasında davacı için fesih ihbarı düzenlenerek davacının iş akdinin olay gerekçe yapılarak haklı nedenle fes­hedildiği anlaşılmaktadır. Böylece iş arkadaşı ile yaşadığı tartışma ve kavga olayı nedeniyle önce kınama cezası ile cezalandırılan davacının iş akdi son­rasında aynı nedenle feshedilmiştir. Aynı eyleme iki ayrı ceza verilemeyece­ğinden davacının iş akdinin feshi haksız olup, kıdem ve ihbar tazminatı talep­lerinin kabulü gerekmektedir” denilmektedir[3].

‘Non bis in idem’ (Aynı fiil nedeniyle faile bir ceza verilmesi) olarak da söylenen ve Ceza Hukuku ile Ceza Yargılaması Hukukunda benimsenen bu prensip, aynı suç nedeniyle faile bir ceza verilmesi anlamına gelir. Herkes, bir suçtan ancak bir defa yargılanabilir ve bir defa cezalandırılabilir. Kişi, yargılandığı suçtan keyfi olarak tekrar yargılanıp cezalandırılamaz. Bu pren­sip, ‘bir koyundan iki post çıkmaz’ olarak da bilinir[4].

Aynı olay nedeniyle iki defa ceza verilemez ilkesinin disiplin huku­kunda da geçerlidir. Bu kapsamda işçinin davranışlarından kaynaklanan olay nedeniyle fesih dışında bir disiplin cezası uygulandığı (örneğin uyarı veya yevmiye kesme cezası) takdirde, aynı davranışın devam ettiğinin kanıtlanma­dığı sürece iş sözleşmesinin aynı olay nedeniyle feshi halinde bir eyleme an­cak bir ceza uygulanacağından yapılan fesih haksız fesih sayılır ve işveren bunun sonuçlarıyla bağlı olur. Konuyla ilgili Yargıtay 9 uncu Hukuk Daire­sinin 20.01.2020 tarihli kararına göre de, “Aynı eyleme iki ayrı ceza verileme­yeceğinden davacının iş akdinin feshi haksız olup, kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin kabulü gerekmektedir”.

Sonuç olarak, işveren, işçinin hukuka aykırı davranışlarından dolayı iş sözleşmesini süreli veya derhal fesih yoluyla sona erdirebileceği gibi bunun yerine bir disiplin cezası da uygulayabilir. Başka bir deyişle işçinin geçerli ya da haklı nedenle feshi yerine ona kınama cezası ya da aylık­tan kesme cezası vererek cezalandırabilir. Ancak işveren işyerinin disiplinini kusurlu davranışı ile ihlal eden işçiye uyguladığı disiplin cezasının akabinde aynı eylem için işten çıkarma cezası veremez. Çünkü bu durum aynı eyleme iki ayrı ceza verilemeyeceği ilkesine aykırılık oluşturur. Örneğin, aynı olay nedeniyle önce kınama cezası arkasından haklı fesih yapılamaz. Aksi halde yapılan fesih haksız fesih sayılır ve işveren bunun hukuki sonuçlarıyla bağlı olur.

Lütfi İNCİROĞLU

[1] İNCİROĞLU, Lütfi, Sorulu Cevaplı İş Hukuku Uygulaması, 5. Baskı, İstanbul 2023, s.280 vd.

[2] Y9HD.12.06.2017 T., E.2017/35431, K.2017/13936 Legalbank

[3] Y9HD.20.01.2020 T., E.2016/12229, K.2020/610 Legalbank.

[4] YCGK.19.12.2019 T., E.2015/874., K.2019/710 Legalbank.

İhracatçının Sancısı – Bölüm 3

İhracatçı ve Döviz

İhracatçıların, yurt dışına sattıkları malların karşılığı dövizler ile ihracatçı  çeşitli hammaddeler aldıklarından dolayı, ihracatçıların mal bedellerini kullanmaları kendilerini çevirmek adına olmazsa olmazdır.

İhracatçılar ve sanayiciler ham maddelere ödedikleri bedelin sadece Türk Lirasından ibaret olmayıp, alınan hammadde yurt içinden sağlanıyor olsa da, ödenen paranın döviz bazında olduğu gerçeği unutulmamalıdır. İhracatçının her zaman için dövize ihtiyacı vardır.

Yurt Dışından Getirilen İhracat Bedelleri

TCMB’nin ihracat bedellerinin yurda getirilmesine ilişkin ilgili genelge hükümlerine göre;

İhracat Bedellerinin Merkez Bankasına Satışı

EK MADDE 1 – (1) Bu maddenin yürürlük tarihinden itibaren İBKB’ye veya DAB’a bağlanan ihracat bedellerinin en az %40’ı İBKB’yi veya DAB’ı düzenleyen bankaya satılır. Bu bedeller bankaca Merkez Bankası tarafından ilan edilen ve işlem günü için geçerli döviz alış kuru üzerinden aynı gün Merkez Bankasına satılır ve Merkez Bankasının banka nezdindeki hesabına aktarılır. Söz konusu tutarın tam karşılığı banka tarafından ihracatçıya Türk parası olarak ödenir,

denilmektedir.

İhracatçı yapmış olduğu ihracata ait tüm dövizleri kendi tasarrufunda kullanamamakta ve İhracat Bedellerinin Yurda Getirilmesine ilişkin TCMB’nin yayımlamış olduğu genelgenin Ek Madde 1 gereğince, ihracatçı getirdiği dövizlerin / İBKB’ye bağladığı dövizlerin % 40’lık kısmını TCMB’ne zorunlu olarak devir edip, karşılığında Türk Lirası alacaktır.

Ülkemizin dövize ihtiyacı olduğu kadar sanayici ihracatçının da dövize ihtiyacı vardır.

İhracatçının Kur Farkı Zararı Olacak mı ?

Kuşkunuz mu var?

İhracatçının döviz gereksinimi her zaman vardır. Zira ihracatçı aldığı hammaddelere genel anlamda döviz ile ödeme yapmaktadır. İhracatçının TCMB’ne ilgili genelge gereği devretmiş olduğu ihracat bedelinin % 40’lık bölümünü TRL – Türk Lirası olacak alacağından dolayı, elde edilen Türk Lirasını tekrar dövize çevirmek istediğinde ise piyasa koşulları gereği alış / satış kurları arasında fark ihracatçının kambiyo zararlarını oluşturacaktır.

İhracatçının kasasından çıkar her kuruş, ihraç ürünlerinin maliyetlerini olumsuz etkileyecek, olumsuz etkilenen ürünlerin fiyatları ise global pazarda rekabet şansını azaltacaktır.

Yüksek Maliyet, Düşük Kur Artışı İhracatçının Elini Zayıflatır

Çünkü döviz sıkı sıkıya bağlanmış ve markaja alınmıştır.

Döviz kurlarının bu şekilde sıkı sıkıya bağlanmasının bir maliyeti, bir külfeti olacaktı elbet.

Bunlar;

  • Dövizi aynı fiyatta tutabilmek adına döviz kaynaklarımızın gereksiz yere kullanılıp sarf edilmesi,
  • İhracatımızın belirgin bir biçimde düşmesi. Bırakalım şu “rekor” hikayesini.. İthalat rekor kırıyor.
  • Döviz kurlarını tutarak ithalatçılara sabit kur garantisi verilerek, kur riskinin ortadan kaldırılarak ithalatçılara cesaret verildi,
  • Enflasyon artarken döviz kurlarının sabit kalması piyasanın dengesin bozdu. Piyasanın dengesinin bozulması farklı alanlarda kendini göstermeye başladı.
  • Enflasyon fiyat artışını, fiyat artışı da maliyetleri olumsuz etkiledi. Maliyetlerin artması ile ihracat nefes alamaz oldu. Bugün nefessiz kalan ihracat yarın komaya girer
  • Kurlar artmasın derken ülkemize döviz girişinin önüne engel koyduk.

Enflasyon etkilerinin önüne geçileceğine, döviz kurlarının serbest hareket etmesini engellemek orta ve uzun vadede ülkemize kaybettirecektir.  İhracatımızın neden düşme eğiliminde olduğunu bu şekilde anlatabilirim. Ne kadar gayret edersek edelim, ne kadar ihracat rekor kırdı desek de asıl rekoru ithalat kırıyor, ithalat ile ihracat arasındaki fark, ithalat lehine açılmaya devam ediyor.

Maliyetlerin artması ihracatçının ihracatçının sancısıdır.

 

Reşat BAĞCIOĞLU

ICC Uluslararası Ticaret Odaları

Türkiye Milli Komitesi

Türkiye Bankacılık Komite Başkanlığı Üyesi

 

Makine Zirvesi’nde, Sanayide Ölçek Konusu Masaya Yatıralacak

“Üretim ölçeklerimizi büyütmek Cumhuriyet’in yeni yüzyılında rekabet gücümüzü artırır”

Türkiye Makina Federasyonu (MAKFED) tarafından düzenlenen ve sektörün tüm paydaşları ile bir araya geldiği Makine Zirvesi’nin bu yılki odak konuları Ölçek Ekonomisi, Kayıt dışı ile Mücadele, Finansmana Erişim, Kamu Alımları, Teşvikler, Dijital Dönüşüm, Yeşil Mutabakat, Yerlileştirme, Ar-Ge, Yabancı Yatırım, İnsan Kaynağı ve Verimlilik olacak. 32 sektörel derneğin çatı kuruluşu MAKFED ev sahipliğinde 3. kez düzenlenen Makine Zirvesi, “Yüzüncü Yılında Makine Sanayi” mottosuyla 26 Ekim’de gerçekleşecek.

Makine imalatçısı işletmelerin uluslararası alanda rekabet edebilir ölçeklere nasıl ulaşabileceğinin ele alınacağı Zirve’de başlıca konulardan birinin verimlilik olacağını belirten MAKFED Başkanı Adnan Dalgakıran şunları söyledi:

“TÜİK’in 2022 verilerine göre, Türkiye’de makine sektöründe 28 bini bakım ve onarım, 26 bini imalat alanında faaliyet gösteren 50 binin üzerinde girişim bulunuyor. Fakat bu devasa firma bolluğu içinde istihdamın yüzde 60’ını, ihracatın yüzde 90’ını büyük ve orta boy ölçekteki ağırlıklı 3 bin firma karşılıyor. Makine sektörünün sadece Türkiye’de değil tüm dünyada KOBİ yoğun yapıda olduğu bir gerçek ama mevcut girişimlerin sayısı ve niteliği, verimlilik artışının potansiyelimizin altında kalmasına neden oluyor.”

“Ölçek yeterliliğini sağlayan firmaların yaygınlaşması üzerinde duruyoruz”

Yurtiçindeki ölçek sorununu karşılaştırmalı verilerle ortaya koyan Dalgakıran, Türkiye’de en çok ihracatçısı bulunan sektör olan makine sanayiinde ihracatçı firma sayısının imalat sanayi ortalamasının üzerinde arttığını belirterek şunları söyledi:

“En büyük ihracat pazarımız olan ve sektörel entegrasyonumuzun çok yüksek olduğu Almanya’nın yıllık 300 milyar dolarlık makine ihracatını 6 bin firma, bizim 27 milyar dolar dolayındaki yıllık makine ihracatımızı ise 35 bin firma yapıyor.  İhracat tutarlarının firmalara dağılımına baktığımızda, 2022 yılında makine ihracatı yapan 15 bine yakın firmanın ihracat tutarı 10 bin dolardan daha azdı. Toplam firma sayısının yüzde 37,6’sına denk gelen bu işletmelerin toplam makine ihracatımız içindeki payı yüzde 0,2 civarındaydı. İhracat gelir ortalaması arasında bu derece farklar olan firmaların üretim maliyetleri, Ar-Ge ve inovasyon bütçesi ve markalaşmaya yaptıkları yatırımlar bir olmuyor. Bu sorunlara çözüm bulabilmek için, Makine Zirvesi’nde fiyat yönlü rekabeti besleyen aşırı kapasitelerin nasıl önüne geçebileceğimiz ve ölçek yeterliliğini sağlayan firmaların yaygınlaşmasını nasıl sağlayabileceğimiz üzerine eğileceğiz. Üretkenliği, verimi ve katma değeri düşük firmaların yerine büyük ölçekli ve kurumsal girişimlerin ağırlık kazanması için, sektörel işbirliklerini nasıl artırabileceğimiz üzerinde düşüneceğiz.”

“Birlikte iş yapma kültürümüzü geliştirecek düzenlemelere ihtiyacımız var”

Geçmiş yıllarda olduğu gibi Ticaret ve Sanayi Bakanlığı’ndan üst düzey katılımla bu konuları masaya yatıracaklarını belirten Dalgakıran şunları söyledi:

“Teknik unsurların yanı sıra, finansmana erişim ve insan kaynağının gelişimi konularda düzenleyici rol kamu erkinde olduğu için, Bakanlıklarımızın sektörel gündemi yakından izlemesi bizim için çok önemli. Bir araya geldiğimiz tüm platformlarda piyasa gözetimi ve denetimi faaliyetlerinin artırılması ve devlet teşviklerinin etki analizlerinin yapılması gibi beklentilerimizi paylaşıyoruz. Adil piyasadan yana kurumlar olarak, işlerini tüm kurallara harfiyen uyarak yürüten kurumlarımızı korumak için kayıt dışı ile mücadele konusundaki önerilerimizi iletiyoruz. Firmaların birlikte iş yapma kültürünü geliştirecek düzenlemelere ihtiyacımız var ve ortaklıkları teşvik edici doğrudan yabancı yatırımları artırıcı tedbirler istiyoruz. Makine Zirvesi’nde firmaların üretim ölçeklerini büyültme yönünde oluşacak ortak iradenin, Cumhuriyet’in yeni yüzyılında rekabet gücümüzü artırıcı bir etki göstereceğine inanıyoruz.”

Ar-Ge ve İnovasyon Ekosisteminin Geliştirilmesi İçin Üniversitelerle İşbirliği

Makine Zirvesi’nde bu yıl ORGALIM, Europe’s Technology Industries Başkanı Rada Rodriguez’in yanı sıra değerli uzmanların katılımı ile İleri İmalat, Karbon Nötr ve Rekabet Edebilirlik konuları ele alınacak. Yeni Makine Direktifi ve ESPR gibi düzenlemelerin ülkemizdeki eşgüdümün de konu edileceği Zirve’de, Ar-Ge ve İnovasyon Ekosisteminin Geliştirilmesi başlığında önde gelen üniversiteler ile işbirliği alanları değerlendirilecek.

Üretim Firmalarında Lojistik Verimlilik

Üretim Firmalarında Lojistik Verimlilik ve Optimizasyon

Bugün ürettiği ürünleri müşterisi ile buluşturan bir satıcının, lojistik operasyonlara ayırdığı maliyet, %10’lara kadar çıkabilmektedir. Bu, 100 TL değerinde bir ürün satıyorsanız, depolama ve nakliye için yaklaşık 10 TL harcamanız gerekebileceği anlamına gelir.

Peki müşteri deneyiminden ödün vermeden bu tür harcamalar indirilebilir mi? Bu yazıda bu konuya bakacağız.

Bunu başarmak için ilk etapta işletmelerin doğru personelleri, doğru teknolojileri ve optimize edilmiş lojistik yönetim süreçlerini kullanarak lojistik verimliliğini artırmaya yatırım yapması gerektiğini söyleyebiliriz. Artan verimlilik, lojistik maliyetlerinden tasarruf etmenin yanı sıra teslimat süresini de önemli ölçüde azaltabilecektir ve kalite  kontrolünü koruyup müşterileri de memnun edecektir. Tedarik zinciri verimliliğinin optimize edilmesi konusunun büyüyen üretim firmaları için oldukça kritik görülmesinin nedeni de budur.

Lojistik verimlilik nedir?

Lojistik verimlilik, işletmenizin lojistik operasyonlarını ne kadar etkili yönettiğinin bir ölçüsüdür. Müşterilerin siparişlerini hızlı ve uygun maliyetli bir şekilde almasını sağlamak için, satıcı firma yetkililerinin ürün sevkiyatlarının hareketini yakından izlemesi ve optimize etmesi gerekir.

Peki Lojistik verimlilik nasıl ölçülür? 

Lojistik verimliliği ölçmek için zamanında sevkiyat, depo kapasitesi, sipariş karşılama doğruluğu, ürün hasar oranı ve çalışan devir oranı gibi KPI’ları izlemeniz gerekir. Veri destekli lojistik planlama da, lojistik verimliliği artırmanın anahtarıdır. Önceden iyi planlama yapmak, gecikmelerin ve kaynak israfının ortadan kaldırılabilmesini sağlayabilir.

Lojistik verimliliği olumsuz etkleyen faktörler:

Lojistik, tedarik zinciri yönetiminin karmaşık bir parçasıdır. Hızla ölçeklenme hedefi olan yeni işletmeler, kaçınılmaz olarak birçok lojistik zorlukla karşılaşmaktadır. Ancak en önemli ve zaman zaman zorlayıcı sıkıntılar şunlardır:

a) Yükselen maliyetler

Yakıt, depolama, amortisman, sigorta ve vergilerden tutun malların taşınması ve depolanması ve  insan gücü harcamalarına kadar her şey lojistik maliyet olarak sınıflandırılır.

Dünyada özellikle COVID-19’dan bu yana bu maliyetlerin çoğu artmaktadır, bu da hızlı ve güvenilir nakliyeyi oldukça pahalı hale getirebilmektedir. Bu durum, firmaların karlılığını etkilemektedir. Düşük değerli, ağır ve büyük ürünler satan ama daha küçük olan işletmeler bu krizden daha fazla olumsuz etkilenmektedir.

b) Müşteri beklentileri

Hızlı ve hatta mümkünse ücretsiz teslimat artık her satışta talep edilen bir norm haline gelmiştir. Çoğu müşteri sözleşmede, anlaşmadaki tarihte hatta mümkünse daha erken teslimat bekler. Rekabet avantajı elde etmek ve müşteri memnuniyetini sağlamak için, tam zamanında stratejisiyle desteklenen yüksek performanslı nakliye operasyonları yürütmeniz gerekir.

c) Tedarik zinciri izlenebilirliği

Şirketiniz büyüdükçe, daha fazla parça hareketi olur. Ayrıca şirketiniz büyüdükçe lojistik sorunların ortaya çıkma riski de artar. Bu durum, özellikle uçtan uca envanter görünürlüğünüz yoksa daha fazla geçerlidir. Siz veya müşterileriniz için herhangi bir sürprizle karşılaşmamak adına gerçek zamanlı stok takip mekanizmalarını devreye sokmak önemlidir. Bu amaçla teknoloji destekli lojistik şirketlerinden faydalanılabilir.

d) Kamu düzenlemeleri

Firmalar, siparişlerinin uluslararası nakliyesi söz konusu olduğunda rutin dışı işlemlerle uğraşmak zorunda kalabilmektedir. Aynı şey, yurtdışından hammade getirirken de söz konusudur. Alıcı ülkesinin sürekli değişen süreçleri, izinleri, evrakları ya da kendi ülkenizin ithalat aşamasında değişen vergileri ve korelasyona uğrayan gümrük tarifeleri takip edilmesi gereken süreçlerdir.

Lojistik verimliliğin artırılması

Lojistik verimliliğinizi ve şirketinizin kârlılığını artırmanıza yardımcı olacak bazı uygulanabilir ipuçları şunlar olabilir;

1) Teknoloji ve yazılım

Müşterilerin doğru siparişi doğru zamanda almasını sağlamak için daha iyi, daha veriye dayalı kararlar almanıza yardımcı olacak teknoloji destekli lojistik sistemlere yatırım yapılabilir. Uçtan uca tedarik zinciri kontrolünü sağlamak için GPS izleme, nesnelerin interneti (IoT) gibi sistemler uygulanabilir. Lojistik otomasyon, ayrıca yalın bir tedarik zinciri oluşturmak için zamandan tasarruf sağlayabilir, maliyetleri azaltabilir ve sipariş işleme ve yerine getirme sürecini hızlandırabilir.

2) Temel performans göstergeleri (KPI)

Herhangi bir zamanda lojistik performansı anlamak amacıyla sipariş ölçümlerini, dağıtım ölçümlerini ve depo KPI’larını takip etmek gerekebililir. Ardından, tüm bu verilerden anlam çıkarmak için güçlü iş öngörüleri sunan gerçek zamanlı tedarik zinciri analitiği çalıştırılmalıdır. Tedarik zinciri KPI’ları, taahhüt edilen hizmet seviyelerinin lojistik şirketler tarafından karşılanıp karşılanmadığını kontrol etmeye de yardımcı olacaktır.

3) 3PL kullanımı

Lojistik, herhangi bir işletmenin can damarlarından biridir. Ancak çok sayıda parça hareketi bu durumu firmanın kendi bünyesinde yönetmesini zorlaştırabilir.  Dış kaynaklı lojistik hizmet alımının fark meydana getirebileceği nokta burasıdır. Talebe bağlı bir lojistik çözümü, işletmelerin tedarik zinciri verimliliğini artırabilir. Siparişleri ihracat olarak yurtdışına sevk edeceksiniz, nakliye hizmeti veren firmadan size gerçek ama en iyi fiyatları sunan ve hatta alıcı ülke gümrük süreçleri konusunda da rehberlik edecek, tecrübeli çalışanları olan yetkin bir  firmayı seçmeniz uygun olacaktır.

4) Yetkin Personel istihdamı

Lojistik alanında çalıştırılan personellerin iş odaklı, analitik düşünebilen ve riskleri bilecek seviyede deneyimli olanları tercih edilmelidir. Bu sebeple, üst düzey yöneticilerin ve İK biriminin personel alırken ince eleyip sık dokuması önemlidir.

Ahmet CORA
Dış Ticaret ve Lojistik Müdürü

DHL Group, MNG Kargo’yu Satın Aldı

– Regülatör kurumların onaylarının alınmasının ardından DHL Group, MNG Kargo’nun satın alımını tamamladı.

– Entegrasyon, DHL eCommerce yönetiminde başlıyor.

– MNG Kargo, DHL Group’un Avrupa eCommerce paket ağını tamamlıyor.

DHL Group, Türk kargo teslimat şirketi MNG Kargo Yurtiçi ve Yurtdışı Taşımacılık A.Ş. (MNG Kargo) ve iştiraklerinin satın alma işlemini tamamladı. Rekabet Kurumu ve Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’ndan gerekli onayların alınmasının ardından hisse devir işlemi tamamlandı ve Türkiye’nin önde gelen kargo teslimat şirketlerinden MNG Kargo, artık resmi olarak DHL ailesinin bir parçası oldu. MNG Kargo, DHL Group’un eCommerce (DHL e-ticaret) iş birimine dahil olacak ve entegrasyon DHL eCommerce yönetiminde ilerleyecek.

DHL eCommerce CEO’su Pablo Ciano, “MNG Kargo’nun kargo teslimat hizmetlerindeki uzmanlığı ve yurt içindeki yaygın ağı, Türkiye’deki hizmet teklifimizi daha da genişletmemize ve sınır ötesi Avrupa kargo ağımızı geliştirmemize yardımcı olacak. Yeni çalışma arkadaşlarımıza sıcak bir “hoş geldiniz” diyoruz ve yurt içi ve ötesindeki muazzam eCommerce potansiyelinden birlikte yararlanmayı sabırsızlıkla bekliyoruz” dedi.

Bu satın alma, Türkiye’de halihazırda mevcut olan çeşitli DHL bölümleriyle iş birliği yoluyla, DHL Group müşterilerinin Türkiye içinde ve sınır ötesinde benzersiz lojistik tekliflerinden faydalanmalarını sağlayacak.

Türkiye’nin tüm şehirlerinde 27 transfer merkezi ve 800’ü aşkın şubesi ile hizmet veren MNG Kargo, DHL eCommerce biriminin bir parçası olacak ve DHL eCommerce Avrupa kargo teslimatı ağını tamamlayacaktır. Dijitalleşmeye yatkın, genç ve dinamik bir nüfusa sahip olan Türkiye’deki e-ticaret pazarının, önümüzdeki yıllarda AB pazarlarından daha yüksek, çift haneli büyümesi bekleniyor. DHL eCommerce’in yaygın global ağını ve dijital uzmanlığını MNG Kargo’nun yerel ayak iziyle birleştiren DHL Group, Türkiye pazarının yüksek büyüme potansiyelinden yararlanmayı hedefliyor.

“Eyvah !… Sezon Bitti…”

Eyvah !… Sezon bitti…

Her sezon bitiminde kendi kendime sorarım; geçen sezonla bu sezon arasında neler değişti neler değişmedi. Nerelerde güçlü, nerelerde güçsüz olduk. Yatırımcıdan, genel müdürden, aşçıbaşından komiye kadar herkes kendisini sorgulamalı: Acaba işimizi tam yaptık mı ?

Önümüzdeki sezon için eğer bir yatırım yapılacak, bir önlem alınacak, yeni bir strateji, bir hedef belirlenecekse, şimdiden düşünüp proje yapmalıyız. Yoksa hem bireysel olarak, hem işletme olarak, hem de yatırımcı olarak verimli olamıyor, hayal kırıklıkları yaşıyoruz.

Tesislerin büyük bir çoğunluğu kış operasyonlarını şimdiden kapatmış. Geçmiş yıllarda kış sezonunda açık olan tesisler, bu sezon sonunda ya kapanıyor ya da tadilat adı altında faaliyetini kısmen değil de tamamen durduruyor.

Bu tesislerde yaklaşık 30 bin pişirici (aşçı) işsiz kaldı ya da kalacak. Yüksek sezonda çok yoğun ve bir o kadar da ağır şartlarda çalışan pişiricilere, sezon sonu geldiğinde bir teşekkürle veda ediliyor… Çoğu işletme bir teşekkürü bile esirgiyor. Bunları gördükçe turizm iyiye mi, kötüye mi gittiğine karar veremiyorum. Yeni tesisler, büyük yatırımlar, artan turist sayısı, ama bunlara karşın düşen gelirler ve turizm profesyonelliğinin adeta mevsimlik işçiliğe dönüşmesi…

Bu durumu tersine çevirmek için hepimiz çaba göstermeliyiz. Özellikle kış operasyonlarını geliştirmeli, yeni pazarlar yaratılmalı. Elbirliği ile çalışmalı, konuk memnuniyetini en üst düzeyde sağlamalı, Türkiye tercihlerini pekiştirmeliyiz.

Bölgesel olarak yatırımcılar bu altyapıyı sağlıyor. Gerek futbol kampları, gerekse golf turizminde büyük ilerlemeler sağladık. Kongre ve yarışma turizminde de atak yapmamız gerekiyor. Biz çalışanların üzerine düşense, en üst düzeyde konuk mutluluğunu sağlamak.

Mutfak Çalışanları Bir Araya Gelmeli

Son yıllarda açılan tesislere paralel olarak sayıları hızla artan mutfak sanatçılarının artık hızla bir araya gelmesi, dernekleşmesi gerekiyor. Bizlerin bir özelliği var: Sadece işimizi standartlara uygun yapmamız yetmiyor. Çıtayı sürekli yükseklere taşımak, Türk mutfağını hak ettiği yere getirmek zorundayız. Türk chefleri artık dünya mutfaklarında hak ettikleri yere konumlanmalıdır. Bunun altyapısı ise birlik olmaktan, dernekleşmekten geçiyor. Birey olarak bu sanatın zirvesinde bile olsak, tek başımıza bir şey yapmamız mümkün değil.

Artık hiçbir dernek yöneticisi konuyu kişisel düşünmemeli, bu tür aktivitelerde dayanışma içinde olmalı. Bu sanata gönül vermiş kişiler, özellikle yurt dışı aktivitelerde birbirlerini desteklemeli.
Bizler, “gençlerin bizden hesap soracağı” olaylarla değil, örnek olacağımız eylemlerimizle hatırlanmalıyız.

“Sevdiğim Sözler”

Bir zamanlar dört Oğlu olan bir adam varmış. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş. Böylece her birini uzak bir yerde duran Ağacın yanına gidip ona bakmalarını istemiş.

İlk oğlan Kışın gitmiş, İkincisi İlkbahar, üçüncüsü yazın ve sonuncusu sonbaharda. Geri döndüklerinde hepsini bir araya çağırmış ve ne gördüklerini sormuş.

İlk Oğlan Ağacın çok çirkin,  yaşlı ve kupkuru olduğunu söyledi.

İkinci oğlan Hayır yeşillikle doluydu ve canlıydı dedi.

Üçüncü oğlan başka fikirdeydi. Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdi ki daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.

Sonuncu Oğlan hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat dolu olduğunu belirtti.

Yaşlı Adam Oğullarına hepsinin haklı olduğunu söyledi. Çünkü hepsi farklı mevsimlerde ağacı görmeye gitmişti. Onlara bir Ağacı veya bir İnsanı kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacaklarını anlatmaya çalıştı. Ya da neye sahip olup olmadıklarını…

Gerçekleri ancak sonunda 4 mevsimi gördükten sonra görürsünüz.

Eğer kışın vazgeçersen,  İlkbaharın nimetinden olursun, Yazın Güzelliğinden ve Sonbaharın bütünlüğünden de…

Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin.

Sevgili dostlar ‘’hayatınızı bir mevsim (bir dönem) yüzünden yargılamayın….’’

Damak tadınızdan, mutfağınızdan ‘’ Bir Tutam Lezzet ‘’ eksik olmasın.

Ali Rıza DÖLKELEŞ

Limak Cyprus Deluxe Hotel / Food EDİTÖR

www.limakhotels.com

chefard@hotmail.com

Osmanlı’dan Günümüze Gümrük Vergisi Uygulamaları

Osmanlı Klasik Dönemde Gümrük Vergisi Sistemine Genel Bakış   

Osmanlı İmparatorluğu’nda tanzimattan önce gümrük vergileri, dahili ve harici olmak üzere iki şekilde uygulanmaktadır. Gümrük vergisinin uygulandığı sınır kavramı ise karadan denize veya denizden karaya geçişlerin gerçekleştiği hattır. 

Gümrük vergilerine genel olarak Ezmine-i Atika Gümrükleri denilmektedir. Denizden karaya çıkışta ödenen gümrük vergisi Amediye (bugünkü karşılığı ithalat vergisi), karadan denize geçerken ödenen gümrük vergisi ise Reftiye (bugünkü karşılığı ihracat vergisi) olarak adlandırılmıştır. Karada olan gümrükler dahili ticareti, sahilde olanlar ise hem dahili hem de harici ticareti vergilendirmede görevlendirilmişlerdir. Şehirlere ve çevresindeki bölgeye gelen mallar eğer şehrin sınırları içerisinde satılacaksa dahili gümrük vergisi alınmakta, eğer gelen mallar, o şehir ve çevresi içerisinde satılmayıp transit geçiş yapacaklarsa da Bac adı verilen, malların 1/10’u ile 1/50’si arasında değişen tutarlar üzerinden vergi alınmaktadır. Ayrıca yabancı memleketten gelip ülke üzerinden diğer bir yabancı ülkeye giden eşyadan da Mururiye adı verilen transit vergisi alınmaktadır. Gümrüğün yer aldığı şehir içerisinde üretilip satılan ürünlerden ise dahili gümrük vergisi alınmazdı.  Vergi ödeyerek geçmiş bir tüccara eda tezkiresi verilir ve aynı tüccar başka bir gümrüğe rastladığında kendisinden tekrar vergi alınmazdı. İhracata kısıtlı ölçüde izin verilmiştir. Üretilen mal, önce merkezin ihtiyacını karşılamakta kullanılır, artarsa daha küçük idari birimlere gönderilirdi. Ancak tüm ihtiyaçlar karşılandıktan sonra kalanlar ihraç edilirdi.  Vergiler ad valorem usule (kıymet üzerinden) göre alınmakta iken, malın değerini belirlemede tüccarlar ile görevliler arasında yaşanan ihtilaftan dolayı daha sonra spesifik usule (miktar üzerinden) göre alınılmasına karar verilmiştir. Alınan vergilerin oranı ise malın cinsinden çok dini tabiiyete bağlı olarak değişiklik göstermektedir. Vergi oranı ayrımı öncelikli olarak Müslüman olan ve olmayan arasında yapılmış, daha sonra Müslüman olmayanların Osmanlı tebaasından olup olmamasına bakılmıştır. 16. yüzyıldan sonra genel olarak uygulanan dahili gümrük vergisi Müslümanlar için %3, gayrimüslimler için %4 ve yabancılar içinse %5 olarak belirlenmiştir. Bu oranlar, klasik Osmanlı düzeninde belirlenen vergi oranlarıdır. Ancak zamanla değişiklik göstermiştir.  

Tanzimat Öncesi Durum  

Osmanlı da tanzimat öncesi konjonktüre bakıldığında, devam eden savaşların ve ortaya çıkan isyanların devletin ekonomik yapısına büyük zarar verdiği görülmektedir. Devlet, çıkan isyan ve ayaklanmaları bastırmakta zaman zaman zorlanmaktadır. Nitekim o dönemin önemli ayaklanmalarından biri olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanın bastırmak için Ruslardan destek istenmiş, bu talebi kendi çıkarları açısından değerlendiren Rusya’nın işbirliği sonucunda Osmanlı ile Rusya arasında 1831 yılında Hünkar İskelesi Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma sonrası Rusya’nın da müdahalesi ile İngilizlere uygulanan gümrük vergilerinin arttırılması girişimi ve Rusya’nın Osmanlı üzerindeki tutumu üzerine bu defa İngilizler devreye girmiş ve etkinliğini de kullanarak 1838 yılında Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması olarak da bilinen Baltalimanı Anlaşması’nın imzalanmasını sağlamıştır. Bu Anlaşma ile Osmanlı’da, Yedi-vahid yani tekel sistemi kaldırılmış, iç ticarete İngilizlerin de katılmasına izin verilmiş, İngiliz vatandaşlarına Osmanlı ürünlerini koşulsuz satın alma ve ihraç etme hakkı tanınmış, Britanyalılarla olan transit ticaretten alınan vergiler kaldırılmış ve böylece Osmanlı Devleti İngilizler için açık bir pazar haline getirilmiştir. 

Tanzimat Sonrası Gümrük Politikası 

Tanzimat öncesi dönemde Osmanlı Devleti’nde kara-hudut ve sahil gümrükleri yanısıra, ülke içerisinde bölgeler arasında mal ticaretinin vergilendirildiği iç gümrük noktalarının sayıları da zamanla artış göstermiş ve devlete önemli bir gelir sağlamıştır. Tanzimat Dönemi ile birlikte ülkede ticari bütünleşmeyi sağlamak ve yeni kurulan işletmelere ucuz hammadde temin etmek gerekçeleriyle dahili gümrüklerin kaldırılması bir devlet politikası haline gelmiştir. Fakat diğer taraftan devletin içerisinde bulunduğu ekonomik kriz, hazineye yüklü miktarda para girişi sağlayan dahili gümrükler konusunda radikal kararlar alınmasını engellemekteydi. Dolayısıyla dönemin sonuna kadar dahili gümrüklerin bir kısmı varlıklarını sürdürmüşlerdir. 

1913 yılında, İttihatçılar, artan yabancı etkisini azaltmak ve yerli tüccarları güçlendirmek için ilk Teşvik-i Sanayi Kanunu’nu çıkarmışlardır.  Bu kanun ile ekonomik anlamda yenilikler ve iyileştirmeler hedeflense de günün koşullarında yetersiz kalmıştır.  

Birinci Dünya Savaşının başlaması ile İttihat ve Terakkiciler ekonomiye doğrudan müdahale etme fırsatı bulmuşlardır. 8 Eylül 1914’te kapitülasyonların tek taraflı olarak iptal edildiği ilan edilmiştir. Ayrıca gümrük resimleri de %50 oranında arttırılmıştır. 21 Eylül 1914 tarihli kanun ile %11 oranında vergi alınan ürünlerde oran %15’e, %8 olarak uygulanan ürünlerden alınan vergiler ise %12’ye çıkarılmıştır. Ayrıca ihraç ürünlerinin değeri üzerinden alınan gümrük resminde de oran %10 olarak belirlenmiştir. 1 Ekim 1914 tarihinde yürürlüğe giren bu karar ile ithal ürünlerden alınan gümrük resmi %50 oranında arttırılmıştır. Bu dönemdeki önemli gelişmelerden birisi de İstanbul’da bir İhracat Heyeti oluşturulmasıdır. Bu heyetin çalışmaları neticesinde 1913-1914 yıllarında ithalat ve ihracat arasındaki fark düşürülmüştür. Milli ekonomi düşüncesi ile korumacı gümrük politikasını savunan siyasetçiler gümrük tarifelerinde de değişiklik yapılmasını istemiştir. Osmanlı Devleti çıkardığı kanunlar ile mamul maddelerin ihracatını kolaylaştırmak, yabancı menşeili mamul ürünlerin ithalatını mümkün mertebe önlemek amacıyla bazı imtiyazları sonlandırmış, ticaret antlaşmalarını gözden geçirmiş ve gümrük vergilerini arttırmışsa da rekabet gücü neredeyse tamamen kırılmış olan ekonomiyi toparlaması mümkün olmamıştır. 

30 Ekim 1918 de imzalanan Mondros Mütarekesi sonrasında Osmanlı Devleti ekonomik olarak büyük bir çöküntü yaşamış ve halkın temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmıştır. Osmanlı yöneticileri kötü gidiş durdurmak için birtakım tedbirlere başvurmuşlardır. Ancak işgalci devletlerin depolar ve gümrükler üzerindeki denetimi gelir kaybına neden olmuştur. Mütarekenin imzalanması ile daha önce arttırılan gümrük vergileri 1916 seviyesine geri çekilmiştir. Bu durum gümrük vergilerinin bütçedeki payını iyice geriletmiştir. Zaten ekonomik çöküş içerisinde olan devlet iyiden iyiye zor duruma düşmüştür. 

Cumhuriyet Dönemi Gümrük Politikası ve Günümüz Uygulamaları 

Cumhuriyetin ilanı öncesi gümrük vergisi ile ilk düzenleme 24 Haziran 1920 tarihli meclis oturumunda yapılmıştır. Dönemin Maliye Vekili Ferit Bey gümrük vergisini %5 oranında arttırmak için teklif sunmuştur.  

6 Eylül 1920 günü yapılan meclis oturumunda gümrük ambarları ile ilgili yeni bir düzenleme yapılması için teklif sunulmuştur. Teklifte gümrük ambarlarına getirilen malların, sonraki günlerde alınmamasından dolayı ambarların dolup taştığı ve yeni gelen malların dışarıda kalarak, yağmur vs. sebeplerden dolayı zarar gördüğü belirtilmiştir. Bunu için ambara gelen malların geldiği günden itibaren bir hafta süre ile ambarda muhafaza edilmesi, bir hafta süreden sonra alınmaması durumunda verginin %10 oranında arttırılması kararlaştırılmıştır. 20 Eylül 1920 tarih ve 23 numaralı kanun ile ihraç edilen ürünler için ad valorem yani değerleri üzerinden vergi alınmasından vazgeçilerek miktarları üzerinden yani spesifik usulde vergi alınmasına karar verilmiştir. Böylelikle değerli ürünlerin fiyatlarının düşük gösterilmesi yoluyla yapılan vergi kaçakçılığının önüne geçilmeye çalışılmıştır. 

Kurtuluş Savaşı sonrası gümrük uygulamaları ile ilgili olarak Lozan Antlaşması’nda yeni düzenlemeler yapılmıştır. Lozan’da görüşülen konulardan biri de Türkiye’nin ticaret özgürlüğünü sağlaması ve ekonomik gelişimi için yeni gümrük vergileri koyabilmesi olmuştur. Buradaki en büyük sıkıntı yıllardır çeşitli imtiyazlar doğrultusunda Osmanlı Devleti ile ticaret yapan devletlerin yeni sisteme adapte olamayışlarıdır. Bu nedenle yeni gümrük tarifeleri oluşturulurken bir geçiş döneminin olması uygun görülmüştür. Nitekim Anlaşma yürürlüğe girdikten sonra ithalat vergisi 25 Nisan 1911 tarihli sözleşmede ön görüldüğü gibi %4’lük artışla uygulanacaktır. İhracat vergisi ise toplam değerinin %15’ini ve söz konusu her malın değerinin %20’sini geçmeyecektir.  

Lozan Antlaşması kapsamında ticaret antlaşması imzalanmayan devletler için yeni tarife düzenlemesi yapılmıştır. Düzenlemeye göre 28 Temmuz 1920 tarihli kanunda %5 olan gümrük vergisi %8’e yükseltilmiştir. 

Lozan Antlaşmasının imzalanmasından sonra, mecliste 1923 yılı bütçe görüşmeleri yapılırken üzerinde en çok durulan konu İstanbul gümrük vergilerinin %5 oranında arttırılması olmuştur. 28 Şubat 1923 tarihli Avans Kanunu’nun beşinci maddesi ile buğday, un ve bunlardan üretilen ürünlerin gümrük vergisi %5 oranında arttırılmıştır. Avans Kanun’unun bir diğer önemli maddesi ise, hariçten ithal edilecek hayvanların iki sene müddetle gümrük vergisinden muaf olmasına dairdir. 

Bağımsız gümrük politikası konusunda en önemli adım Nisan 1923’te İstanbul Gümrük Vergisinin, Ankara Hükümeti’nce tahsil edilmesi olmuştur. Ekim 1923’te de Düyun-u Umûmiye İdaresi’nin gelir toplama yetkisine son verilmiş ve Duyun-u Umumiye kapatılmıştır. Böylece gümrük gelirlerinin çoğunluğu Ankara Hükümeti’nin kontrolüne geçmiştir. 

Gümrükler ile ilgili kapsamlı bir kanunun kabul edilmesi 1 Haziran 1929 tarihinde olmuştur. 1 Temmuz 1929 da Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 1499 sayılı “Gümrük Tarifesi Kanunu” 01/10/1929 tarihinde uygulanmaya başlanmıştır. Böylece 1929 öncesi dönemde ortalama olarak mal değeri üzerinden %14,66 olan gümrük vergileri, 1499 sayılı Kanun ile ortalama %40’a kadar yükseltilmiştir. Gümrük Tarifesi Kanunu’nun ikinci maddesinde gümrük vergilerinin uygulanmasında karşılıklılık esası olması kararlaştırılmıştır. Buna göre ihraç edilen eşyaya yabancı devletlerin ağır vergiler uygulaması durumunda o ülkeden ithal edilecek eşyalardan alınacak gümrük vergisinin yükseltilmesi uygun görülmüştür. Bu durumun tam tersi yaşanması durumunda ise, gümrük vergilerinde indirime gidilebileceği esası kabul edilmiştir. Kanunun üçüncü maddesinde gümrük vergilerinde olası bir açığın tespit edilmesi ve bunun suiistimal edilmesine karşı tedbir alınmak istenmiştir. Böylesi bir durumda gümrük vergisinde gerekli artış yapılabilecektir. Kanunun dördüncü, beşinci, altıncı maddelerinde gümrükten muaf tutulacak eşyalar detaylı bir şekilde açıklanmıştır. Buna göre 1927 yılında düzenlenen Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun getirmiş olduğu sanayi makinelerine gümrük vergisi muafiyetine ilaveten, ziraat ve sanayinin teşviki için gerekli olan mallar için de gümrük vergisinden muafiyet sağlanmıştır. 

1499 sayılı Gümrük Tarife Kanunu’nun büyük bir bölümünü oluşturan “Gümrük İthalat Umumi Tarifesi Cetveli” ile, Türkiye’ye getirilecek maddeler, mallar, makineler vb. eşya, cinsine göre ve ismen sıraya konulmuş ve o eşyanın belli esaslara göre bulunacak adet, ağırlık, uzunluk ve litre ölçüleri itibariyle tarifede karşılarında belirlenmiş oranları üzerinden gümrük vergisine tabi tutulmuştur. 1929 tarifeleri ile ulaştırma araçları ve Türkiye’de üretilmeyen sanayi hammaddeleri üzerindeki spesifik oranlar da oldukça düşük tutulmuş; tüm bunlara karşın özellikle iplik ve kumaş, şeker, un ve diğer gıda malları, deri ve ağaç ürünleri, çimento gibi gelişmekte olan yerli sanayi alanlarına ilişkin malların ithalatında ise yerli üretimi korumak maksadıyla oldukça yüksek vergi oranları getirilmiştir. “Spesifik” adı verilen sistemi yürürlüğe koyan bu Kanun ile gümrük mevzuatı bir bütünlük kazanmıştır. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin gümrükler ile ilgili olarak çıkardığı ilk kanun olma özelliğini taşıyan 1499 Numaralı Gümrük Tarifesi Kanunu mümkün olduğunca ayrıntılı bir şekilde hazırlanmış olsa da 02.05.1949 tarihli ve 5383 sayılı Gümrük Kanunu ile gümrük uygulamaları daha teferruatlı ele alınmıştır. Zamanla değişen koşullara bağlı olarak, 5383 sayılı Gümrük Kanunu da güncellenmiş ve 01.02.1973 tarihinde uygulamaya konulan 1615 sayılı Gümrük Kanunu yerini almıştır. 1615 sayılı Gümrük Kanunu’nun da yerini günümüzde halen uygulanmakta olan ve 04.11.1999 tarih ve 23866 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 4458 sayılı Gümrük Kanunu almıştır. 

1499 sayılı Gümrük Tarifesini de, vergilendirmesi “advalorem” esasına göre yapılan 14.05.1964 tarihli ve 474 sayılı Kanun ile düzenlenen Gümrük Giriş Tarife Cetveli izlemiştir.  

Gerek dış ticaretimiz gerekse siyasi açıdan bir dönüm noktası olan ve 1963 yılında imzalanan Ankara Anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında bir Gümrük Birliği süreci başlamıştır. Süreç; hazırlık, geçiş ve son dönem olarak planlanmıştır. 10.10.1988 tarihinde 3502 sayılı Kanun ile Harmonize Eşya Tanımı ve Kodlama Sistemi Hakkındaki Uluslararası Sözleşmeye uygun olarak hazırlanmış olan yeni Gümrük Giriş Tarife Cetveli 01.01.1989 tarihi ile yürürlüğe konulmuş ve ülkemiz, Avrupa Birliği Ortak Gümrük tarifesine büyük ölçüde ve teknik olarak uyum sağlanmıştır. Bunun yanı sıra malın cinsine göre tek bir gümrük vergisi uygulanması hususuna göre hazırlanmış olan 92/3902 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile 01.01.1993 tarihi itibari ile yürürlüğe giren İthalat Rejim Kararı ile, gümrük vergilerinde ve eş etkili mali yükümlülüklerde Avrupa Birliği’ne uyum sağlanmıştır. Türkiye ile Avrupa Topluluğu arasında alınan ortak karar doğrultusunda 01.01.1996 tarihinden itibaren başlamak üzere tesis edilen “Gümrük Birliği” yürürlüğe girmiştir. Böylece günümüzde de devam eden ve üye devletler arasındaki dış ticarette gümrük vergilerinin kaldırıldığı ve Gümrük Birliği dışındaki devletlere karşı ortak bir gümrük tarifesinin uygulandığı dönem başlamıştır.

Semra KARTAL 

Gümrük Müşaviri 

 

 

 

Kaynakça 

  • Gümrük Vergilerinin Yapısının Türkiye Gümrük ve Avrupa Gümrük Mevzuatı Çerçevesinde Karşılaştırılması, Hüseyin Altıntaş, T.C. Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Maliye Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Yer Kütahya, Tarih 2018, 
  • Cumhuriyetin İlk Yılları ve 1929 Ekonomik Buhranında Dış Ticaretin Yönetimi, Levent Özkardeş, Gümrük Ve Ticaret Dergisi, Sayı 6, Tarih 2015, 
  • 1930-1939 Döneminde Vergi Politikası, Fatih Saraçoğlu, Maliye Dergisi, Sayı 157, Tarih Temmuz -Aralık 2009, 
  • Osmanlı’dan Cumhuriyete Türk Gümrük Sisteminin Evrimi Üzerine Bir Değerlendirme, Mehtap Keçe- Osman Kubilay Gül, Adıyaman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 43, Tarih 3 Nisan 2023, 
  • Osmanlı İmparatorluğu’nda Dâhili Gümrük Vergisi İstisnaları, Hamza Çeştepe- Tamer Güven, AİBÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 2, Tarih 2016.