Fabrikalarda da Kuvvetler Ayrılığı Olur “Yasama, yürütme ve yargı…”
Zafer URFALIOĞLU
Bu üç kelimeyi yan yana duyunca çoğumuzun aklına anayasa hukuku gelir. Oysa ben bu üçlüyü her gün fabrikalarda görüyorum. Hatta biraz iddialı olacak ama şunu söyleyebilirim: Bir fabrikanın yönetim kalitesini anlamak için makine parkına değil, kuvvetler ayrılığına bakın.
Çünkü işletmelerin büyük çoğunluğu teknoloji eksikliğinden değil, yönetim mimarisindeki eksikliklerden yoruluyor. Yeni makineler alıyoruz, ERP sistemleri kuruyoruz, kalite belgeleri alıyoruz, danışmanlarla çalışıyor, sayısız toplantı yapıyoruz. Sonra dönüp aynı soruyu soruyoruz:
– “Bu kadar yatırım yaptık ama neden işler hâlâ istediğimiz gibi gitmiyor?”
Belki de cevabı, yıllardır gözümüzün önünde duran ama sadece devlet yönetimine ait sandığımız bir ilkenin içinde saklıdır.
Kuvvetler ayrılığı…
Aslında bu ilke yalnızca devletlerin değil, iyi yönetilen bütün organizasyonların ortak aklıdır. Çünkü özü son derece basittir: Kuralı koyan, uygulayan ve denetleyen aynı kişi olmamalıdır.
Devletlerde yasama kanun yapar, yürütme uygular, yargı ise kurallara uyulup uyulmadığını denetler. Böylece hiçbir güç sınırsız hâle gelemez. Hiç kimse hem oyunun kurallarını yazıp hem oyunu oynayıp hem de maçın hakemi olamaz. Futbolda bunu kabul etmeyeceksek, şirketlerde neden edelim?
Şirketlerde de aynı mantık geçerlidir. Yönetim Kurulu veya şirket sahibi hedefleri ve kuralları belirler; yani işletmenin yasama organıdır. Genel müdür, fabrika müdürü ve üretim yöneticileri bu kararları uygular; onlar yürütmedir. İç denetim, kalite güvence, mali denetim ve uyum sistemleri ise yargının karşılığıdır. Onların görevi üretmek değil, üretimin doğru yapılıp yapılmadığını bağımsız olarak değerlendirmektir.
Ne var ki birçok işletme tam da burada tökezliyor. Özellikle KOBİ’lerde patron kuralları koyuyor, satın almaya karar veriyor, üretimi yönetiyor, kaliteye son sözü söylüyor, mali işleri kontrol ediyor ve denetimi de kendisi yapıyor. Yani yasama da o, yürütme de o, yargı da o…
İlk bakışta bu yapı cazip görünüyor. Kararlar hızlı alınıyor, bürokrasi oluşmuyor. Ancak hız ile sağlıklı yönetim aynı şey değildir. Bir otomobilin frenlerini söktüğünüzde de hızlanırsınız ama bunun adına performans denmez. Kontrol mekanizmalarını kaldırarak elde edilen hız, er ya da geç ağır bedeller ödetir.
Bu yüzden birçok işletmede yıllar sonra aynı cümleler duyulur:
– “Biz bu hatayı nasıl göremedik?”
– “Aslında herkes biliyormuş.”
– “Kimse bana söylemedi.”
Oysa sorun çoğu zaman kimsenin bilmemesi değildir. Sorun, söyleyebilecek bağımsız bir mekanizmanın hiç kurulmamasıdır.
ISO 9001’in yıllardır anlatmaya çalıştığı şey de budur. Üretim “BEN DOĞRU YAPTIM.” diyebilir ama son sözü üretim söylememelidir. Kalite doğrulamalı, bunu da kanaatiyle değil kayıtları ve kanıtlarıyla yapmalıdır. Yönetimin görevi ise şu soruyu sormaktır:
– “Kurduğumuz sistem gerçekten doğru çalışıyor mu?”
Kalite kültürü tam da bu soruyla başlar.
Aynı prensip finans için de geçerlidir. Ödemeyi hazırlayan kişinin aynı zamanda onay vermesi, muhasebeleştirmesi ve kasayı kontrol etmesi istenmez. Çünkü hata çoğu zaman kötü niyetten değil, kontrol eksikliğinden doğar. Yönetim literatüründe buna “Görevlerin Ayrılığı” denir. Aslında bu, kuvvetler ayrılığının şirketlerdeki karşılığıdır.
İlginç olan ise bu ilkenin doğanın kendisinde de bulunmasıdır. Beyin karar verir, kaslar uygular, duyu organları sonucu izler, sinir sistemi geri bildirim üretir. Vücudumuz bile aynı organın hem karar verip hem de kendi kararını denetlemesine izin vermez. Çünkü doğa bile bilir ki kendi kendini denetleyen güç zamanla körleşir.
Belki de bugün şirketlerimizin en büyük ihtiyacı yeni makineler, daha büyük binalar ya da yeni yazılımlar değildir. Bunların hepsi önemlidir; ancak doğru yönetim mimarisi kurulmadan yapılan her yatırım, eski alışkanlıkların üzerine yeni maliyetler eklemekten öteye gitmez.
Sanayicilerin kendilerine sorması gereken en önemli soru şudur:
– “Ben gerçekten bir şirket mi yönetiyorum, yoksa bütün kararların tek kişiden çıktığı büyük bir atölye mi?”
Çünkü bu sorunun cevabı, fabrikanın bugünkü performansından çok yarın ayakta kalıp kalamayacağını belirleyecektir.
İyi yönetim, patronun her şeyi bilmesi değildir. Patronun olmadığı gün de sistemin aynı disiplinle çalışabilmesidir. Gerçek başarı, yöneticinin masada olduğu zaman değil, masadan kalktığında da düzenin bozulmamasıdır. Çünkü insanlar değişir; sistemler kalır.

Belki de kuvvetler ayrılığı ilkesine artık sadece devlet yönetiminin bir gerekliliği olarak bakmamalıyız. İster bir ülke yönetin ister bir fabrika… Kuralı koyan, uygulayan ve denetleyen aynı kişi olduğunda sistem güçlenmez; sadece o kişiye bağımlı hâle gelir. Oysa sürdürülebilir başarının sırrı, güçlü insanlar yetiştirmekten önce güçlü sistemler kurabilmektir. Ve güçlü sistemlerin ilk şartı da kuvvetler ayrılığını anayasal bir ilke değil, iyi yönetimin vazgeçilmez bir kuralı olarak görebilmektir.
Zafer URFALIOĞLU








