HABAŞ Türkiye’nin İkinci Yerli Otomobil Markası Oluyor: Tedarik Sanayine Yeni Bir Alıcı Getiriyor

Filo Yönetimi Eğitimi Operasyon Ve Planlama İlkeleri Haber Habaş Türkiye'nin İkinci Yerli Otomobil Markası Oluyor Tedarik Sanayine Yeni Bir Alıcı Getiriyor

Türkiye’nin İkinci Yerli Otomobili Yıl Sonunda Sahneye Çıkıyor

Türkiye otomotiv pazarına yıl sonuna kadar yeni bir marka giriyor. HABAŞ’ın Gebze Şekerpınar’daki eski Honda fabrikasında geliştirdiği binek otomobil için tanıtım hedefi 2026 yılının sonu olarak belirtiliyor. Şirket pazara sedan ve crossover olmak üzere iki gövde tipiyle girmeyi planlıyor, araçlarda benzinli, hibrit ve plug-in hibrit olmak üzere üç motor seçeneği sunulacak. Ticari ve binek araç üretimini kapsayan yatırımın toplam büyüklüğü yaklaşık 1 milyar euro olarak açıklandı. Proje planlandığı gibi ilerlerse HABAŞ, Togg’un ardından %100 yerli sermayeyle geliştirilen ikinci güncel binek otomobil markası olacak.

Tüketici tarafında merak edilen konu, aracın nasıl göründüğü ve ne zaman satışa çıkacağı. Satınalma ve tedarik zinciri tarafında ise soru başka bir yerde duruyor. Türkiye’de bir ana sanayi oyuncusunun daha sahaya çıkması, onu besleyecek yerli tedarik tabanına ne katıyor? Bu yazı haberi o soru üzerinden okuyor.

Devrim’den Bugüne Sıralama Nasıl Kuruluyor

İkinci Türk otomobili ifadesi kullanılırken, hangi sıralamanın esas alındığını baştan netleştirmek gerekiyor. Türkiye’nin otomobil üretme girişimi 1961’de yapılan Devrim ile başladı, ancak Devrim yalnızca birkaç prototiple sınırlı kaldı ve seri üretime geçemedi. Seri üretim beş yıl sonra gerçekleşti. 19 Aralık 1966’da Otosan’ın İstanbul’daki fabrikasında banttan inen Anadol, üretimin sona erdiği 1984’e kadar 62 bin 923 adedi otomobil ve 30 bin 265 adedi pikap olmak üzere toplam 93 bin 188 adede ulaştı. Anadol’un tasarımı İngiliz Reliant firmasına aitti, şasi, motor ve şanzımanlar ise Ford’dan temin ediliyordu.

HABAŞ için kullanılan “ikinci Türk otomobili” sıfatı bu tarihi geçersiz kılmıyor. Ölçüt modern dönem ve sermaye yapısı. Togg üretime geçtiğinde %100 yerli sermayeyle geliştirilen ilk binek otomobil markası oldu, HABAŞ da aynı ölçütle ikinci sırada duruyor. Tarihsel sıralamaya Devrim ve Anadol dahil edildiğinde ise bugünkü proje üçüncü halkayı temsil ediyor.

Şekerpınar Bandı Yeniden Kuruluyor

Projenin üretim adresi Gebze Şekerpınar’daki tesis. Honda bu fabrikada, 24 yıl boyunca Civic Sedan üretti ve 2021’de Türkiye’deki üretim faaliyetlerini sonlandırdı. Tesisi aynı yıl HABAŞ devraldı. Şirket bununla yetinmeyip, Honda’nın İngiltere’de kapanan fabrikasına ait bazı üretim ekipmanlarını da satın alarak Türkiye’ye taşıdı. HABAŞ Otomotiv Genel Müdürü Hüseyin Urkun, tesisin devralındığı sırada yıllık yaklaşık 50 bin araçlık kapasiteye sahip olduğunu, yenilenen üretim hatlarıyla kapasitenin 75 bin ile 100 bin araç aralığına çıkarılmasının hedeflendiğini açıklamıştı. Güncel haberlerde öne çıkan rakam 75 bin adet.

Şirketin otomotiv yatırımı binek otomobille sınırlı kalmıyor. Manisa Organize Sanayi Bölgesi’ndeki tesiste otobüs, midibüs, çekici ve kamyon üretimi sürüyor ve buradaki yıllık kapasite 15 bin araç seviyesinde. SteelPower markasıyla üretilen elektrikli çekicinin seri üretime hazır olduğu belirtiliyor. Urkun 2024’te otomobil dahil o güne kadarki yatırımın 250-300 milyon euroyu bulduğunu, ticari araçlarla birlikte toplamın 1 milyar euroya ulaşabileceğini söylemişti. Binek otomobil Gebze’de, ticari araç Manisa’da üretilecek şekilde iş bölümü kurulmuş durumda.

Faal bir otomobil fabrikasının devralınması, sıfırdan tesis kurmaya kıyasla bir otomobil yatırımının en ağır kalemlerini baştan devre dışı bırakıyor. Boyahane, kataforez hattı ve gövde birleştirme hattı bir otomobil fabrikasının bütçesinde en yüksek sıraları tutar ve bunların yerinde durması takvimi de kısaltır. Buna karşılık, devralınan hatlar önceki modelin gövde ölçülerine ve üretim akışına göre kurulmuştur. Yeni bir gövde tipi için kalıpların ve robot programlarının yeniden yapılandırılması gerekir. Şirketin tüm bantları yenilediğini açıklaması bu yeniden yapılandırmaya işaret ediyor.

Oksijen Fabrikasından Otomobil Fabrikasına

Habaş LogoHABAŞ’ın otomobile giren taraf olarak profili, Türkiye’de bu işe soyunan diğer gruplardan farklı bir yerde duruyor. Grubun temelleri 1956’da Hamdi Başaran’ın İstanbul Topkapı’da kurduğu oksijen fabrikasına dayanıyor, şirketin unvanı 1967’de HABAŞ Sınai ve Tıbbi Gazlar İstihsal Endüstrisi A.Ş. olarak değişti ve aynı yıl oksijen, azot ve argonu sıvı olarak üreten hava ayrıştırma tesisi devreye alındı. 1987’de İzmir Aliağa’da yıllık 600 bin ton kapasiteyle demir-çelik üretimine başlandı. Grup bugün sınai ve tıbbi gazlar, çelik, elektrik enerjisi, ağır makina, tüp ve kriyojenik tank üretimi ile LNG, CNG ve LPG dağıtımı, liman ve deniz taşımacılığı alanlarında faaliyet gösteriyor ve yıllık çelik üretim kapasitesi 4,5 milyon ton seviyesinde bulunuyor, 1997’de Özelleştirme İdaresi’nden Anadolubank satın alındı. Grubun yönetim kurulu başkanlığını kurucunun oğlu Mehmet Rüştü Başaran yürütüyor.

Bu profil otomobil projesi açısından somut bir karşılık taşıyor. Aracın gövdesinde kullanılacak sac ve mukavemet parçalarının girdisini kendi tesislerinden karşılayabilen bir grup, otomotivde seyrek görülen bir dikey entegrasyona sahip demektir. Manisa’da üretilen ağır ticari araçlarda şasi ve mukavemet parçalarının doğrudan HABAŞ çelik fabrikalarından geldiği, araçlarda şirketin kendi geliştirdiği batarya paketleme teknolojisinin kullanıldığı belirtiliyor. Binek otomobil tarafında aynı yapının hangi ölçüde kurulacağı açıklanmadı. Çelik girdisinin grup içinden gelmesi, maliyet ve tedarik güvenliği tarafında avantaj sağlar ancak bir otomobilin maliyetinde çeliğin payı sınırlıdır ve belirleyici kalemler başka yerde toplanır.

İkinci Alıcı Tedarik Sanayi İçin Ne Anlama Geliyor?

Bir otomobilin maliyet yapısına bakıldığında ağırlığın tedarik sanayinde toplandığı görülüyor. TAYSAD Yönetim Kurulu Başkanı Yakup Birinci’nin verdiği rakamlara göre bir aracın maliyet yapısında tedarik sanayinin payı %60 seviyesindeyken, Türkiye’de üretilen araçlardaki yerli katkıyla birlikte bu oran %70’lere kadar çıkıyor ve sektör yaklaşık 250 bin kişilik istihdamı temsil ediyor. TAYSAD’ın 540’ı aşkın üyesi, otomotiv tedarik sanayi üretiminin %85’ini ve ihracatının %80’ini temsil ediyor. Yeni bir ana sanayi oyuncusunun sahaya çıkması, bu tabanın karşısına yeni bir alıcı çıkması demek.

Eğitim Filo Yönetimi Binek Araç Kiralama Satın Alma İdari İşler
Filo Yönetimi Eğitimi, Binek Araç Kiralama, Satın Alma ve İdari İşler Araç Filo Yönetimi Eğitimi – PDF – Eğitim içeriğini indirebilirsiniz. 

Zamanlama bu açıdan dikkate değer. Otomotiv Sanayii Derneği verilerine göre 2026’nın ocak-mayıs döneminde toplam otomotiv üretimi %10, otomobil üretimi %20 azaldı ve sektörün kapasite kullanım oranı %61 seviyesinde gerçekleşti. Yılın 7 ayında toplam pazar %11 daralarak 661 bin 249 adede indi. Aynı dönemde otomobil satışlarındaki yerli araç payı %35 oldu. Kapasitenin yaklaşık üçte birinin boş durduğu bir dönemde, yeni bir alıcının devreye girmesi, tedarikçi için sipariş hacminden önce pazarlık gücünü etkileyen bir gelişmedir.

Tek alıcıya bağlı çalışan tedarikçi için risk, alıcının programını sonlandırdığı anda görünür hale geliyor. Bir modelin üretimden kalkması, o modele özel kalıp ve aparat yatırımı yapmış firmalar için doğrudan atıl kapasite anlamına gelir. Türkiye bu tabloyu yakın dönemde bir kez daha yaşadı ve etkileri tedarikçi tabanında hissedildi. İkinci bir yerli sermayeli ana sanayi oyuncusunun kurulması bu riski ortadan kaldırmaz, fakat tedarikçinin sipariş tabanını genişletme ihtimalini artırır.

Bu ihtimalin gerçekleşmesi hacme bağlı. Bir tedarikçinin yeni bir alıcı için kalıp yatırımı yapması, o yatırımın amortismanını karşılayacak adet taahhüdünü görmesini gerektirir. Gebze tesisi için açıklanan 75 bin adetlik kapasite hedefi, bu eşiği aşacak bir büyüklüğe işaret ediyor. Bununla birlikte, kapasite hedefi ile fiili üretim adeti farklı şeylerdir. Yeni markanın hangi tedarikçilerle çalışacağı ve yerlileştirme programının nasıl kurgulandığı da kamuoyuna açıklanmış değil.

Motorun Geldiği Yer

Projenin yerlilik tarafında açıklığa kavuşturulması gereken bir başlık var. Hüseyin Urkun 2024’te binek araçlarda Volvo motoru kullandıklarını, hafif ticari araçlarda ise Renault ile devam edeceklerini söylemişti, aynı açıklamada bataryaların hücre olarak Uzak Doğu’dan temin edildiği ve paketleme ile diğer komponentlerin Türkiye’de yapıldığı belirtilmişti. Tasarım tarafında şirket, araçların tasarımını kendi bünyesinde oluşturduğunu ifade etmişti. Sektör basınında da projenin tamamen yerli otomobil yerine yerli sermayeli bir otomobil projesi olarak tanımlanmasının daha doğru olacağı yorumu yapılıyor.

Yerli katkı oranı tablosu bu ayrımı sayısal olarak gösteriyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın 2026 yılı motorlu araçlar yerli katkı oranı beyanlarına göre marka bazında:

  • Togg %81,52
  • Tofaş %57,43
  • Hyundai %57,13
  • Toyota %48,58
  • Renault %47,22 seviyesinde bulunuyor.

İçten yanmalı ve hibrit modellerde yerli katkı oranlarının daha dar bir bantta sıkıştığı, yerliliğin yukarı taşınmasının bu teknolojilerle giderek zorlaştığı görülüyor. Motorun ithal edildiği bir ürün gamında yerli katkı oranının Togg seviyelerine çıkması, bugünkü tedarik yapısıyla mümkün görünmüyor.

Bu oranın satınalma açısından pratik bir karşılığı bulunuyor. Yerli katkı oranı kamu alımlarında ve vergi uygulamalarında eşik olarak kullanıldığı için filo satışlarında doğrudan rekabet unsuruna dönüşüyor. Motor ve batarya gibi kalemlerin yurt dışından gelmesi ise kur, navlun ve tahsis riskini aracın maliyet yapısına taşıyor. Batarya hücresi tarafında, bakır ve elektrifikasyon metallerindeki küresel talep baskısı bu riski daha görünür kılıyor. HABAŞ’ın ilerleyen dönemde motor ve batarya tarafında yerlileştirmeye gidip gitmeyeceği açıklanmadı.

Takvimde Ne Kesin Ne Değil

Takvim tarafında bir kayma söz konusu. Şirket 2024’te binek otomobili 2025’in sonuna doğru açıklayacağını duyurmuştu, güncel beklenti ise 2026 yılının sonu. Bugünlerde yayılan haber dalgası, yeni bir HABAŞ açıklamasına dayanmıyor. Projeye ilişkin son bilgileri paylaşan isim ekonomist Dr. Barış Esen olarak belirtiliyor. Tasarımın Frank Stephenson tarafından üstlenildiği bilgisi de bu çerçevede değerlendirilmeli. Stephenson’ın resmi sitesinde yeni bir Türk otomotiv markasının tasarımı üzerinde çalışıldığı belirtilirken, şirketin adı verilmiyor. HABAŞ bu iş birliğini teyit etmiş değil.

Teyit edilmemiş başlıkların listesi bununla sınırlı kalmıyor. Yeni binek otomobillerin marka adı, nihai teknik özellikleri, satış fiyatı ve kesin seri üretim takvimi henüz kamuoyuna açıklanmadı. Ürün gamına tamamen elektrikli model eklenip eklenmeyeceği konusunda kaynaklar birbiriyle çelişiyor, bazı haberler elektrikli versiyonun planlandığını yazarken bazıları konunun netleşmediğini belirtiyor. Şirketin ilerleyen dönemde SUV ve hafif ticari araç sınıflarına yönelmesi de plan aşamasında görünüyor. Bir markanın kamuoyuna tanıtılması ile o markanın seri üretime geçmesi arasındaki mesafe otomotivde çoğunlukla yıllarla ölçülür.

Filo Yönetimi Eğitimi Operasyon Ve Planlama İlkeleri Haber Habaş Türkiye'nin İkinci Yerli Otomobil Markası Oluyor Tedarik Sanayine Yeni Bir Alıcı Getiriyor

 

Asıl Sınav Tanıtımdan Sonra Başlıyor

Yıl sonunda yapılması beklenen tanıtım, projenin görünen tarafını oluşturacak. Satınalma ve tedarik zinciri açısından belirleyici aşama ise tanıtımın ardından geliyor. Homologasyon süreçlerinin tamamlanması, tedarikçi sözleşmelerinin bağlanması, bayi ve satış sonrası ağının kurulması ve seri üretimin istikrarlı bir hacme oturması gerekiyor. Bu aşamaların her biri yerli tedarik sanayi için sipariş, kalıp yatırımı ve kapasite planlaması anlamına geliyor.

HABAŞ planlanan takvime sadık kalırsa Türkiye otomotiv pazarında yerli sermayeli ikinci binek otomobil markası sahneye çıkmış olacak. Tedarik tabanının bu girişten hangi ölçüde pay alacağı ise tanıtım gününde belli olmayacak. Bunun cevabı, aracın parça listesinin ne kadarının Türkiye’den tedarik edildiğinde ve bu oranın yıllar içinde nereye taşındığında ortaya çıkacak.


Araç Filo Yönetimi Eğitimi – PDF – Eğitim içeriğini indirebilirsiniz. 

İŞ PROBLEMLERİNE ODAKLI EĞİTİMLER, ÖLÇÜLEBİLİR SONUÇLAR

EĞİTİM ve DANIŞMANLIK:

Kurumunuzun satınalma ve tedarik zinciri fonksiyonunu sağlam, izlenebilir ve denetlenebilir bir kontrol yapısına kavuşturmak için eğitim ve danışmanlık hizmetlerimizle destek veriyoruz.

Eğitim teklifi almak için egitim@satinalmadergisi.com

Fabrikanızda Bire Bir (1-1) Yönetici ve Grup Eğitimleri

Tedarik Zinciri Satın Alma Sürdürülebilirlik Eğitimi Satın Alma Tedarik Zinciri Eğitimi

Turquality, Satın Alma, Tedarik Zinciri Eğitimleri için tıklayınız.

Şirket eğitimlerini standart kalıplarla değil, ihtiyaçlarınıza özel tasarlıyoruz. Her program, işletmenizin gerçek problemlerine çözüm üretmek ve ölçülebilir sonuçlar yaratmak için hazırlanır. Sizlerden gelen geri bildirimlerle eğitimlerimizi özgünleştiriyor, böylece her adımda somut değer katıyoruz.

Mottomuz: “Her eğitim, bir iş probleminin çözümü için tasarlanır.”

Güvenilir, verimli ve profesyonel eğitim hizmetleriyle yanınızdayız. Dolu dolu, güler yüzlü eğitimler dilerim.

Prof. Dr. Murat Erdal 

İşçinin İşyerindeki Dolabında İçki Bulundurması Haklı Fesih Nedeni midir?

İşçinin İşyerindeki Dolabında İçki Bulundurması Haklı Fesih Nedeni Midir Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

İşçinin İşyerindeki Dolabında İçki Bulundurması Haklı Fesih Nedeni midir?

Lütfi İNCİROĞLU

İşçinin 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 28 inci maddesine aykırı hareket etmesi, yani işyerine sarhoş veya uyuşturucu madde almış olarak gelmesi ve işyerinde alkollü içki veya uyuşturucu kullan­ması haklı fesih nedeni sayılmıştır. Yargıtay’a göre, işçinin görevi sırasında alkollü içki içmesi veya kamyon şoförünün kamyonu içkili kullanması haklı fesih nedenidir[1]. Başka bir karar da “İşçinin işverene yahut onun ailesi üyelerinden birine yahut işverenin başka işçisine sataşması, işyerine sarhoş yahut uyuşturucu madde almış olarak gelmesi ya da işyerinde bu maddeleri kullanması” nın işverene haklı fesih imkânı verdiği ifade edilmiştir. Görül­düğü üzere kanundaki haller sınırlı sayıda olmayıp genel olarak işçinin sada­kat borcuna aykırılık oluşturan söz ve davranışları işverene fesih imkânı ta­nımaktadır. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu 28 inci maddesinde mülga olan 4857 sayılı İş Kanunu’nun 84’üncü maddesini aynen korumuş ve 1. Fıkrasında açıkça “İşyerine, sarhoş veya uyuşturucu madde almış olarak gel­menin ve işyerinde alkollü içki veya uyuşturucu madde kullanmanın yasak” olduğu belirtilmiştir. Bu yasağa aykırılık işveren bakımından haklı fesih ne­deni kabul edilmelidir[2].

4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II nci maddesi uyarınca işverenin fesin hakkını doğuran haklı bir sebep oluşturur. Bu madde hükümlerine göre, işçinin işyerine uyuşturucu madde alarak gelmesi yasak olmasına rağmen alkollü içki almış olarak gelmesi yasak değildir. İşyeri dışında alınan alkol sarhoşluğa yol açmışsa, bu şekilde işyerine, bir başka anlatımla sarhoş gelmek yasaktır. Bu nedenle alkollü içki almış olmakla birlikte sarhoşluk belirtileri göstermeyen işçinin işyerine gelmesi İş Kanunu 25/II-d kapsamında bir haklı neden olarak kabul edilemez.

Yargıtay’a göre, “İşçinin, işyeri dışında aldığı alkollü içki miktarı işçinin irade ve davranışlarını ve işini normal şekilde yürütülmesini etkilemiyorsa, sadece içki almış olması sözleşmenin feshi için yeterli değildir. Buna karşılık işyerinde alkolü içki kullanmak, sarhoşluğa yol açmasa bile fesih için yeterli bir sebeptir. Dosya içeriğine göre davacı hakkında alkollü olduğunda dair iki ayrı tutanak ve rapor vardır. İşyeri tutanaklarından birinde, davacının ne zaman alkol aldığının bilinmediği belirtilmiş olup 6331 sayılı Kanun’da belirtilen “işyerinde alkollü içki içmek” koşulu yerine gelmemiştir. Diğer “davacının işyeri doktoruna ikince kere gidişinde alkollü olduğunun, yürüyüşünde ve konuşmasında bozukluk olduğunun saptandığına ilişkin Doktor imzalı işyeri tutanağı değerlendirildiğinde ise; davacı, işe gelmeden bir süre önce alkollü içki içtiğini belirtmiş olup, davacının işyerinde kolundan yaralanması nedeni ile işyeri doktoruna ilk gidişinde davacının sarhoş olduğu yönünde düzenlenmiş bir belge olmadığı gibi, davacının “sarhoşluk” derecesine varacak şekilde alkollü olup olmadığına ilişkin teknik bir alkol ölçümü gibi bir değerlendirme, kaç promil alkollü olduğuna ilişkin bir inceleme yapılmamıştır. Alkollü olmak, sarhoş olmak değildir. Bu nedenle 6331 sayılı Kanun’un “işyerine sarhoş gelmek” koşulunun gerçekleştiği ispatlanamamıştır. Diğer taraftan davacının kolunun yandığı ve iş kazası tutanağı tutulduğu belirtilmiş ise de tutanak içeriğine göre bu durumun, davacının alkollü olduğuna ilişkin bir tespit yapılmayan işyeri doktoruna ilk gidişinde gerçekleştiği gene işyeri tutanağı içeriğinden anlaşılmaktadır. Bu durumda davacının iş güvenliğini alkol sonucunda tehlikeye düşürdüğü ispatlanamamıştır. Açıklanan nedenler ile davacının iş akdinin haklı nedenle feshedildiği davalı tarafından ispatlanamadığı için kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin kabulü gerekirken reddi hatalıdır.”[3] .

Peki, işçinin işyerindeki dolabında içki bulundurması haklı fesih nedeni sayılabilir mi? İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi verdiği bir kararda, salt işçinin işyerindeki dolabında içki bulundurmasını fesih nedeni saymamıştır. İşçinin çalıştığı işyerinde içki içtiğinin ispat edilememesi ve içkinin bulundurulmasının suç teşkil eden bir madde olmaması nedeniyle işçinin feshinin hasız olduğuna hükmetmiş ve işe iadesine karar vermiştir.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına göre, “Davacı işçinin Depodaki dolabının içerisinde alkollü içki olan viski bulunduğu belirtilmiş ise depodaki şahsi dolabının içerisinde bulunan bu içkinin bulundurulması suç teşkil eden bir madde olmadığı ayrıca davacı tarafından çalıştığı sırada içildiği yönünde herhangi bir delil ve iddia da bulunmadığı anlaşılmakla fesih nedeni olarak itibar edilmemiştir, davalı itirazları yerinde değildir. Davalı haklı fesih iddiasını ispatlayamamıştır. Dosya içeriği, mevcut delil durumu, bilgi, belge, beyanlar ve deliller bir bütün olarak değerlendirildiğinde, davalının İstinaf itirazları ve İstinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerektiği kanaatine varılmakla aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur”[4].

İşçinin İşyerindeki Dolabında İçki Bulundurması Haklı Fesih Nedeni Midir Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

Sonuç olarak, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun 28 inci maddesine aykırı hareket etmesi, yani işyerine sarhoş veya uyuşturucu madde almış olarak gelmesi ve işyerinde alkollü içki veya uyuşturucu kullan­ması haklı fesih nedeni sayılmıştır. Ancak, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesince verilen bir kararda, işçinin işyerindeki dolabının içerisinde alkollü içki bulundurulmasının suç teşkil eden bir madde olmaması ve işçi tarafından çalıştığı sırada içtiği yönünde herhangi delilin bulunmaması nedeniyle işverence yapılan feshin haksız olduğuna ve işe iadesine karar verilmiştir.

Lütfi İNCİROĞLU

www.incirogludanimanlik.com sayfasında yayımlanan blog yazıları, hakemli makale formatında olmayıp bilgi verme amaçlıdır. Kesinlikle hukuki mütalaa ya da tavsiye niteliğinde değildir.

[1] Y9HD.9.10.2006 T., E. 2006/18364 K. 2006/26051 Legalbank.

[2] Y22HD.05.02.2018 T., E.2017/9154, K.2018/1732 Legalbank.

[3] Y9HD.18.01.2018 T., E.2017/20423, K.2018/548 Legalbank

[4] İstanbul BAM 25. HD E. 2026/713 K. 2026/1487

sahibinden.com 2025 Yılı Sürdürülebilirlik Verilerini Açıkladı

Karbon Nötr E Ticaret

sahibinden.com 2025 Yılı Sürdürülebilirlik Verilerini Açıkladı

İkinci El Alışverişin Çevresel Etkisi Öne Çıktı

sahibinden.com, döngüsel ekonomiye sunduğu katkıları ve kurumsal sürdürülebilirlik performansını kapsayan 2025 yılı verilerini paylaştı. İsveç Çevre Araştırmaları Enstitüsü (IVL) iş birliğiyle hazırladığı “İkinci Elin Sürdürülebilirliğe Katkısı Raporu’nun altıncısı Davranıştan Dönüşüme” temasıyla yayınlandı. 2025 yılında platform üzerinden gerçekleşen ikinci el alışverişler yaklaşık 12,8 milyon ton CO₂ eşdeğeri emisyon tasarrufu sağladı. Bir önceki yılın 11,6 milyon tonluk seviyesini geride bırakan bu rekor seviye, ikinci el alışverişin Türkiye’de giderek yaygınlaştığını gösterdi.

Sürdürülebilirliği iş modelinin merkezine alan sahibinden.com, 2025 yılı faaliyetleri kapsamında hem kurumsal operasyonel hedeflerindeki ilerlemeyi hem de kullanıcı ekosisteminin yarattığı çevresel faydayı açıkladı. İsveç Çevre Araştırmaları Enstitüsü’nün (IVL) bilimsel metodolojisi ve veri tabanları kullanılarak 24 ana kategori ve 209 alt kategori üzerinden gerçekleştirilen analizlere göre, platformda el değiştiren ikinci el ürünler yaklaşık 12,8 milyon ton CO₂ eşdeğeri emisyonun önüne geçti. Bilimsel hesaplamalarını IVL metodolojisine dayandıran şirket, kullanıcı tabanındaki bu dönüşümün yanı sıra kendi operasyonel emisyonlarını nötrleme kararlılığını da sürdürdü.

Bir önceki yılın 11,6 milyon tonluk eşiğini aşan bu rakam, raporun yayımlandığı altı yılın en yüksek değeri olarak tarihe geçti. Ölçümlenen etki, bir hibrit aracın dünya etrafında 3,3 milyon tur atmasına ya da 75 milyon dizüstü bilgisayar üretiminin yarattığı karbon yüküne eşdeğer olarak hesaplandı.

Tasarrufta Rekor Yıl

Rapor karbon tasarrufunun yanı sıra hammadde koruma verilerini de ortaya koyuyor. 2025 yılında ikinci el ürünlerin yeniden kullanıma girmesiyle yaklaşık 207 bin ton plastik, 739 bin ton çelik ve 138 bin ton alüminyum korundu. 207 bin ton plastik 8,8 milyar plastik şişeye, 739 bin ton çelik 750 bin otomobile, 138 bin ton alüminyum ise 14,6 milyar içecek kutusuna karşılık geliyor.

Bireysel Kararın Kolektif Gücü

Raporun bu yılki çıktılarını değerlendiren sahibinden.com CEO’su Burak Ertaş, “Bu yıl ulaşılan 12,8 milyon ton CO₂ eşdeğeri tasarruf, ikinci el ekonomisinin çevresel etkisini açık biçimde ortaya koyuyor. Platformumuz üzerinden gerçekleşen milyonlarca işlem sayesinde ürünlerin kullanım ömrü uzarken, doğal kaynakların korunmasına da katkı sağlanıyor. Kullanıcılarımızın tercihleriyle büyüyen bu etki, ikinci el ekonomisinin sürdürülebilir gelecekte üstleneceği rolü her geçen yıl daha da güçlendiriyor. Bu tablo, bireysel tercihlerle başlayan değişimin toplumsal ölçekte anlamlı bir dönüşüm yaratabildiğini gösteriyor.” dedi.

Sürdürülebilirliğin Yeni Kültürü

Döngüsel ekonominin toplumsal değerine vurgu yapan sahibinden.com İnsan ve Sürdürülebilirlik Genel Müdür Yardımcısı Güntulu Peker ise şöyle konuştu: “2025 verileri, ikinci el alışverişin çevresel etkisinin yanı sıra toplumsal karşılığının da giderek güçlendiğini gösteriyor. Kaynakların daha verimli kullanılması, ürünlerin yeniden ekonomiye kazandırılması ve bilinçli tüketim alışkanlıklarının yaygınlaşması, sürdürülebilir yaşam kültürünün önemli bir parçasını oluşturuyor. Korunan her kaynak ve yeniden kullanıma kazandırılan her ürün, döngüsel ekonominin büyümesine katkı sağlıyor. İkinci el alışverişin giderek daha fazla kişi tarafından benimsenmesini, sürdürülebilir bir gelecek adına son derece değerli buluyoruz.”

Sürdürülebilirlik Raporunun İzinde

GRI standartlarına uygun şekilde hazırladığı Sürdürülebilirlik Raporu’nun üçüncüsünü yakın zamanda yayınlayan şirket, Türkiye’nin ilk karbon nötr e-ticaret platformu unvanını taşıyor.* sahibinden.com, 2030 yılına kadar toplam karbon emisyonunu yüzde 20 azaltma hedefini de bu raporda ortaya koyuyor. Şirket, 2024 yılında imza attığı Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi çerçevesinde, karbon ayak izinden döngüsel ekonomiye uzanan tüm çevresel performansını yıllık olarak kamuoyuyla paylaşıyor.

IVL’den Bağımsız Bilimsel Onay

Bu yıl yayımlanan altıncı raporun bulgularını değerlendiren IVL Kıdemli Araştırmacısı Tomas Rydberg, “sahibinden.com’un 2025 yılındaki ikinci el ürün satışları, ikinci el ürünlerin güçlü bir alternatif olduğunu bir kez daha ortaya koyarken çevre üzerindeki olumlu etkilerinin de artmasına katkı sağlamaktadır” açıklamasını yaptı.

Hesaplama Yöntemi Hakkında

“İkinci El Etkisi” metodolojisi, yeni bir ürünün üretimi sırasında ortaya çıkan emisyonların, o ürünün ikinci el kullanımı sayesinde “kaçınılan emisyon” olarak kayıt altına alınması esasına dayanmaktadır. Hesaplama; üretimin önlenmesi, ürün taşımacılığının gereksiz hale gelmesi ve atık yönetimi süreçlerinin devre dışı kalmasından doğan iklim etkilerinin toplamını kapsamaktadır.

Sorumlu Satınalma Eğitimi Sürdürülebilir Tedarik Zinciri
Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Yönetimi ve Sorumlu Satınalma Eğitimi için tıklayınız.

Su Stresi Derinleşiyor, Türkiye’de Kişi Başına 1.301 Metreküp Su Düşüyor

Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Ve Sorumlu Satınalma Eğitimi Haber Su Stresi Derinleşiyor, Türkiye'de Kişi Başına 1.301 Metreküp Su Düşüyor

Su Stresi Derinleşiyor, Türkiye’de Kişi Başına 1.301 Metreküp Su Düşüyor

Kişi Başına Düşen Su 1.301 Metreküpe Geriledi

Türkiye’nin teknik ve ekonomik olarak kullanılabilir su potansiyeli 112 milyar metreküp seviyesinde bulunuyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 31 Aralık 2025 verilerine göre 86 milyon 92 bini aşan nüfusa bölündüğünde kişi başına düşen yıllık su miktarı 1.301 metreküpe iniyor. Uluslararası ölçütlerde bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için bu miktarın 1.700 metreküpün üzerinde olması gerekiyor. Devlet Su İşleri verileri aynı miktarın 2000 yılında 1.652, 2020 yılında ise 1.346 metreküp olduğunu gösteriyor. Rakamların yönü, Türkiye’nin su stresi bandına kalıcı biçimde yerleştiğini ortaya koyuyor.

Şebekeye Verilen Suyun Üçte Biri Kayboluyor

Kentlerin su güvenliği, kaynaktan çıkan suyun ne kadarının musluğa ulaştığıyla ölçülüyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2024 Su ve Atık su İstatistikleri’ne göre belediyelerin içme ve kullanma suyu şebekesine çektiği kişi başı günlük su miktarı 255 litre, bu miktar İstanbul’da 203, Ankara’da 270, İzmir’de 215 litre olarak hesaplanıyor. Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’ne bildirilen veriler, şebekeye verilen yaklaşık 6,22 milyar metreküp suyun 4,13 milyar metreküpünün kullanıcıya ulaştığını, kalan 2,09 milyar metreküpün sistem içinde kaybolduğunu gösteriyor. Kayıp oranı büyükşehir belediyelerinde ortalama %32,45, il belediyelerinde %41,25 seviyesinde seyrediyor. 2014 tarihli İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıplarının Kontrolü Yönetmeliği bu oranların 2023 yılına kadar büyükşehir ve il belediyelerinde %30, diğer belediyelerde %35 düzeyine indirilmesi hedefini koymuştu. Ulusal Su Planı ise kişi başına günlük tüketimin 2030 yılında 120 litreye çekilmesini öngörüyor, bugünkü 255 litrelik seviye bu hedefin iki katının üzerinde bulunuyor.

Su Finansal Piyasaların Gündemine Girdi

Global Commission on the Economics of Water’ın Ekim 2024’te yayımladığı rapor, bozulan su döngüsünün 2050 yılına kadar ülkelerde ortalama %8, düşük gelirli ülkelerde %15’e varan milli gelir kaybına yol açabileceğini ve dünya gıda üretiminin yarısından fazlasını risk altına aldığını ortaya koyuyor. Bu ölçekteki bir risk, suyu finansal piyasaların yakından izlediği bir başlık haline getirdi. Küresel ölçekte su temalı endeksler uzun süredir hesaplanıyor, örneğin S&P Global Water Index su ile ilgili sektörlerdeki en büyük 50 şirketi kapsıyor ve bileşenleri şebeke işletmecileri, arıtma teknolojisi üreticileri ve ekipman firmalarından oluşuyor.

Finans analisti İslam Memiş, 2025 yılındaki değerlendirmelerinde bu eğilimi daha keskin bir ifadeyle özetlemiş, finansal piyasalarda gelecekte kimsenin altını ya da Bitcoin’i konuşmayacağını, su hisselerinin ve su şirketlerinin konuşulacağını söyleyerek, suyun önümüzdeki yıllarda önemli bir finansal yatırım aracı olarak görüleceğini belirtmişti. Suyun bir yatırım teması olarak ağırlık kazanması, kaynağın kıtlaşmasının piyasa tarafındaki karşılığıdır. Türkiye’de su hizmeti belediye idarelerinin sorumluluğunda yürüdüğü için borsada doğrudan bir su şebekesi işletmecisi bulunmuyor, küresel endekslerin ağırlıklı bileşeni olan regüle kamu hizmeti şirketleri de faiz koşullarına duyarlı hareket ediyor.

Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Ve Sorumlu Satınalma Eğitimi Haber Su Stresi Derinleşiyor, Türkiye'de Kişi Başına 1.301 Metreküp Su Düşüyor

Üretim Tarafında Su Verimliliği Ölçülebilir Bir Başlık

Su stresi, kentsel altyapının yanı sıra üretim tarafını da doğrudan ilgilendiriyor. Gıda, içecek, tekstil ve kimya gibi su yoğun sektörlerde her metreküp su hem maliyet hem de tedarik sürekliliği anlamına geliyor. Kaynağın korunması, üretim süreçlerinde kaybın azaltılması ve ambalajın geri kazanılması bu sektörlerde işletme performansının bir parçası haline geldi. Su verimliliği, satın alma ve tedarik zinciri yönetiminin önümüzdeki dönemde en somut ölçülebilir başlıklarından biri olacak. Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) de yayımladığı değerlendirmede sektörün kaynak yönetimi sorumluluğunu ve suyun korunmasında izlenen yöntemleri bu çerçevede ele alıyor.

SUDER’den 2030 uyarısı:


“Su Güvenliği, Şehirlerin İklim Krizine Karşı En Kritik Dayanıklılık Alanı Haline Geliyor”

Küresel iklim krizinin tetiklediği sıcaklık artışları ve kuraklık riski dünya genelinde giderek artıyor, su stresi şehirlerin en kritik dayanıklılık başlıklarından biri haline geliyor. Copernicus iklim verileri, Avrupa’da son yılların, uzun dönem ortalamalara kıyasla çok daha kurak ve sıcak geçtiğini ortaya koyuyor. Bu tablo, temel ihtiyaç olan suya erişim için yer altı ve yer üstü su kaynaklarının korunmasını her zamankinden daha stratejik bir zorunluluk haline getiriyor. SUDER, ambalajlı su sektörünün sürdürülebilir kaynak yönetimi ve yenilikçi teknolojilerle suyun korunmasına katkısını ve israfın önlenmesinin önemini vurguluyor.

2030’a yaklaşırken dünya, iklim krizinin su döngüsü üzerindeki etkilerini daha görünür ve daha sert biçimde yakından deneyimliyor. Yayımlanan Avrupa İklim Durumu değerlendirmeleri, kıtanın büyük bölümünde sıcaklıkların uzun dönem ortalamalarının üzerinde seyrettiğini ve Avrupa’nın yaklaşık yüzde 95’inde ortalamanın üzerinde sıcaklık kaydedildiğini ortaya koyuyor. Aynı değerlendirmeler, kuraklık koşullarının yaygınlaştığını ve Avrupa’nın önemli bir bölümünde toprak nemi ve hidrolojik stresin belirgin şekilde arttığını gösteriyor. Özellikle 2025 yılı içinde Avrupa’nın yaklaşık yüzde 50’den fazlasının kuraklık koşullarından etkilendiği raporlanıyor. Küresel ısınmanın en sıcak etkilerini hisseden Akdeniz Havzası’ndaki Türkiye de bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Türkiye, kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı göz önüne alındığında artık ‘su stresi yaşayan’ ülkeler arasında yer alıyor. Uzmanlar, acil önlem alınmazsa su fakiri olma riskiyle karşı karşıya kalacağı konusunda uyarıyor. Bu gelişmeler, ülkemizin de dahil olduğu şehirlerin suya erişim güvenliğini ve altyapı dayanıklılığını doğrudan etkileyen yeni bir “su stresi çağına” işaret ediyor.

“Su kaynaklarının korunması ve sağlıklı su tüketimi geniş bir çerçeveden, stratejik olarak ele alınmalı”

Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı konuyla ilgili açıklamasında suyun sadece bir içecek olarak değil, stratejik bir yaşam kaynağı olarak ele alınması gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi: “İklim krizi artık bugünün meselesi. Su kaynaklarımız üzerindeki baskı her geçen yıl artıyor ve şehirlerimizin dayanıklılığı suyu nasıl yönettiğimize doğrudan bağlı hale geliyor. Ambalajlı su sektörü, kaynakların korunması, verimli kullanımın teşvik edilmesi ve suyun güvenli şekilde tüketiciye ulaştırılması açısından önemli bir sorumluluk üstleniyor. Su kaybının artmasına sebep olan tüketim yöntemleri, bu küresel stres döneminde yeniden düşünülmelidir. Türkiye ambalajlı su sektöründe faaliyet gösteren üreticiler, dünyada ve ülkemizde bulunan suyun miktarının ve kalitesinin korunmasının öneminin farkında olarak, sahip olduğumuz su varlığının gelecek nesillere aktarılması için kaynaklarını heba etmeden, en verimli şekilde kullanmaya özen göstermektedir.”

Water Bottle And Glass

“Üretim süreçlerimizde sıfır su kaybı prensibiyle çalışıyoruz”

Kalebaşı açıklamasında “Derneğimize üye ambalajlı su üreticileri, yeraltı su kaynaklarını çevreleyen alanları da hassasiyetle korumakta, böylece suyun kaynağa ulaşmak için geçtiği doğal ekosistemlerin korunmasına yardımcı olmaktadırlar. Doğal su kaynaklarının kullanımında sürdürülebilir üretim adına kamu otoriteleri, üniversiteler ve yerel topluluklar ile kurulan işbirlikleri sadece kaynakların, biyoçeşitliliğin ve doğal yaşam ortamlarının korunmasını değil, aynı zamanda bölgenin sosyal ve ekonomik açıdan gelişimini de desteklemektedir. Üretim süreçlerimizde sıfır su kaybı prensibiyle çalışarak kaynaklarımızı koruyor, döngüsel ekonomiye katkı sunmak adına ambalajlarımızın yüzde 100 geri dönüştürülebilir malzemelerden üretilmesini sağlayarak, çevresel ayak izimizi sistematik olarak azaltıyoruz.” dedi.

Ev tipi arıtma cihazlarında görünmeyen büyük su israfı

Su kaynaklarının korunması ve israfın önlenmesi için tüketim teknolojilerinin bütüncül ve verimlilik odaklı değerlendirilmesi gerekiyor. İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Meriç Albay’in yaptığı “Ev Tipi Su Arıtma Sistemlerinin Su Kalitesinin Değerlendirilmesi Araştırması” ev tipi arıtma cihazlarında, 1 litre arıtılmış içme suyu elde edebilmek için yaklaşık 5 litre ve üzeri su atık olarak israf ediliyor. Su stresinin giderek büyüdüğü ve şehirlerin su kaynakları üzerindeki baskının arttığı bu dönemde, bu düzeyde bir su kaybı, önemli bir verimlilik sorunu olarak öne çıkıyor.

2040’ da 5,7 milyar insan su sıkıntısı yaşayacak

Kuraklık artık yalnızca tarımsal üretimi etkileyen dönemsel bir risk değil, su güvenliğini doğrudan tehdit eden küresel bir kriz olarak öne çıkıyor. Dünyada ve ülkemizde son 20 yılda kuraklığın giderek artması, su kaynaklarının korunmasının ertelenemez bir öncelik olduğunu ortaya koyuyor. 2040 yılına gelindiğinde dünyada 5,7 milyar insanın su sıkıntısı yaşayabileceğinin tahmin edilmesi de suyun verimli kullanımının toplumsal ve ekonomik bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı’na göre bu tablo, yer altı ve yer üstü su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimini, su kayıplarının azaltılmasını ve suyun verimli kullanımını koruyan uygulamaların yaygınlaştırılmasını her zamankinden daha kritik hale getiriyor.

Yer altı su rezervlerinin azalması kentlerin dayanıklılığını zorluyor

Şehirlerin su güvenliği suyun nasıl korunduğu, nasıl yönetildiği ve ne kadar verimli kullanıldığıyla tanımlanıyor. Yer altı su rezervlerinin azalması ve yüzey sularındaki dalgalanmalar, kentlerin uzun vadeli dayanıklılığını zorlarken; suyun her damlasının korunmasını stratejik bir zorunluluk haline getiriyor. Araştırmalar, Avrupa’nın 2025 yılında en kurak üç yıldan birini yaşadığını ve bazı dönemlerde kıtanın yaklaşık üçte birinde “şiddetli kuraklık” koşulları gözlendiğini ortaya koyuyor. Bu bulgular, su döngüsündeki bozulmanın geçici değil yapısal bir eğilim haline geldiğini gösteriyor. Kalebaşı, “Su stresi giderek derinleşirken, yer altı ve yer üstü su kaynaklarımızı korumak hepimizin ortak sorumluluğudur. Bugün atılacak her adım, gelecekte su güvenliğimizin en önemli güvencesi olacaktır. Bu nedenle tarım sanayi ve diğer tüketim alanlarında verimli su yönetimi uygulamalarının yaygınlaştırılması, su kayıplarının azaltılması ve doğal kaynakların sürdürülebilir şekilde yönetilmesi büyük önem taşıyor” dedi.


Satınalma ve Tedarik Zinciri Ekipleri İçin Sürdürülebilirlik Eğitimleri
İş problemlerine odaklı eğitimler. Uygulanabilir çözümler, ölçülebilir sonuçlar.

Sorumlu Satınalma Eğitimi Sürdürülebilir Tedarik Zinciri
Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Yönetimi ve Sorumlu Satınalma Eğitimi

Sürdürülebilir Tedarik Zinciri ve Sorumlu Satınalma Eğitimi için tıklayınız. 

 Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi

Sürdürülebilirlik çalışmalarında temel konulardan biri, tedarikçilerden alınan verilerin düzenli, karşılaştırılabilir ve doğrulanabilir şekilde toplanmasıdır. Bu veriler, hem satınalma süreçleri hem de sürdürülebilirlik raporlaması açısından önemli bir temel oluşturur. Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi, şirketlerin bu verileri daha sistematik, tutarlı ve uygulanabilir bir çerçevede yönetebilmesi amacıyla hazırlanmıştır.

Emisyon Hesaplama Rehberi Scope 3
Değer Zinciri ve Emisyon Hesaplama Rehberi için tıklayınız.

SÜRDÜRÜLEBİLİR TEDARİK ZİNCİRİ YÖNETİMİ
ve ISO 20400 YEŞİL SATIN ALMA  MAKALELERİ

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK EĞİTİM TESTLERİ

EĞİTİM ve DANIŞMANLIK:

Kurumunuzun satınalma ve tedarik zinciri fonksiyonunu sağlam, izlenebilir ve denetlenebilir bir kontrol yapısına kavuşturmak için eğitim ve danışmanlık hizmetlerimizle destek veriyoruz.

Eğitim teklifi almak için egitim@satinalmadergisi.com

Fabrikanızda Bire Bir (1-1) Yönetici ve Grup Eğitimleri

Tedarik Zinciri Satın Alma Sürdürülebilirlik Eğitimi Satın Alma Tedarik Zinciri Eğitimi

Şirket eğitimlerini standart kalıplarla değil, ihtiyaçlarınıza özel tasarlıyoruz. Her program, işletmenizin gerçek problemlerine çözüm üretmek ve ölçülebilir sonuçlar yaratmak için hazırlanır. Sizlerden gelen geri bildirimlerle eğitimlerimizi özgünleştiriyor, böylece her adımda somut değer katıyoruz.

Mottomuz: “Her eğitim, bir iş probleminin çözümü için tasarlanır.”

Güvenilir, verimli ve profesyonel eğitim hizmetleriyle yanınızdayız. Dolu dolu, güler yüzlü eğitimler dilerim.

Prof. Dr. Murat Erdal 

Tedarik Zincirinde Sürdürülebilirlik Riskleri: SKA Endeksi Bize Ne Söylüyor?

Tedarik Zincirinde Sürdürülebilirlik Riskleri Ska Endeksi Bize Ne Söylüyor
Tedarik Zincirinde Sürdürülebilirlik Riskleri: SKA Endeksi Bize Ne Söylüyor?

– Yönetim Katı –

Tedarik Zincirinde Sürdürülebilirlik Riskleri:
SKA Endeksi Bize Ne Söylüyor?

Prof. Dr. Murat ERDAL
İstanbul Üniversitesi Tedarik Zinciri Yönetimi Anabilim Dalı Başkanı
merdal@istanbul.edu.tr

PDF: Makale + Türkiye Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları Göstergeleri 2026 (17 Amaç) — 12 sayfa. İndirmek için tıklayınız.

Satınalma ve tedarik zinciri yöneticileri meslekleri gereği çok sayıda veri kaynağını; emtia borsaları, hammadde fiyat hareketleri, navlun piyasaları, enflasyon verileri, enerji maliyetleri, döviz kurlarını yakından takip ederler.

Son yıllarda Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Yönetimi ve Sorumlu Satınalma anlayışının gelişimiyle birlikte geleneksel veri setlerinin yanına sürdürülebilirlik göstergeleri de eklendi. Sürdürülebilir Kalkınma Raporu ve ülke bazlı veriler bu açıdan önemli bir kaynak niteliğinde. Ülkelerin sürdürülebilirlik risklerini çok yönlü ortaya koyuyor.

Hatırlarsınız geçen yazımda Sorumlu Satınalma dönüşümünü etraflıca değerlendirmiştim.

BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) Endeksi Nedir?

Sürdürülebilir Kalkınma Raporu (Sustainable Development Report-SDR) oldukça kapsamlı bir veri seti sunuyor. Rapor, Birleşmiş Milletler üyelerini 17 Sürdürülebilir Kalkınma Amacı (SKA) kapsamında değerlendiriyor. Her yıl düzenli olarak yayınlanan raporda 169 ülkenin verisi yer alıyor. 2026 metodolojisinde 101 küresel gösterge ve OECD ülkeleri için 22 ilave gösterge olmak üzere 123 gösterge bulunuyor. Rapor 17 ana kategoride ülkelerin ekonomik, sosyal, çevresel ve kurumsal alandaki fotoğrafını sunuyor.

Göstergeler, farklı veri kaynaklarından elde edilen somut verilerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmakta ve ülkelerin mevcut durumunu yansıtmaktadır. Bunları tıpkı şirketlerde kullandığımız performans göstergeleri gibi düşünebilirsiniz.

Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’nu oluşturan birkaç ana başlık ve onu oluşturan alt göstergelerden örnekler verebiliriz:

  • Nüfus içerisindeki Aşırı Yoksul Kişi %’si (SKA 1 – Yoksulluğa Son başlığından bir gösterge)
  • PISA Puanı (SKA 4- Nitelikli Eğitim başlığından bir gösterge)
  • Araştırma ve Geliştirme Harcamaları (GSYİH’nin %’si) (SKA 9- Sanayi, Yenilikçilik ve Altyapı başlığından bir gösterge)
  • Gini Katsayısı (SKA 10- Eşitsizliklerin Azaltılması başlığından bir gösterge)

Raporu Kim Hazırlıyor?

Sürdürülebilir Kalkınma Raporu, SDG Transformation Center liderliğinde bağımsız uzmanlar tarafından hazırlanmaktadır. SDG Transformation Center, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Çözümleri Ağı’na (UN Sustainable Development Solutions Network – SDSN) bağlı bir girişimdir.

Sıralamadaki İlk 10 Ülke

İlk 10 ülke Avrupa kökenli. 2025 yılı ve 2026 verilerine baktığımızda neredeyse tamamı puanlarını yükseltmiş görünüyor. Göstergelerinde bir iyileşme de kaydediyorlar denebilir.

Tablo 1: SKA Endeksi İlk 10 Ülke Sıralamaları
2026 İlk 10 Ülke 2025 İlk 10 Ülke
1.      Finlandiya Puanı 87.4

2.     İsveç Puanı 86.3

3.     Danimarka Puanı 85.7

4.    Norveç Puanı 84.1

5.     Almanya Puanı 84

6.     Avusturya Puanı 83.9

7.     Fransa Puanı 83.4

8.     İngiltere Puanı 82.5

9.     İzlanda Puanı 82.3

10.  Çekya Puanı 82.2

1.      Finlandiya Puanı 87.0

2.     İsveç Puanı 85.7

3.     Danimarka Puanı 85.3

4.    Almanya Puanı 83.7

5.     Fransa Puanı 83.1

6.     Avusturya Puanı 83.0

7.     Norveç Puanı 82.7

8.     Hırvatistan Puanı 82.4

9.     Polonya 82.1

10.  Çekya Puanı 81.9

Türkiye SKA Endeksinde 77. Sırada

Ülkemizin endeksteki yerine yakından bakacak olursak, Türkiye 2025 yılında 70,6 puanla 73. Sıradaydı. 2026 yılında ise 70,24 puanla 77.sıraya gerilemiş görünüyor. (Şekil-1) (Türkiye’nin tüm göstergelerini görmek için klasörü indiriniz.) 

Türkiye Ska Endeksi 2026

Şekil -1 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu 2026, Türkiye Ülke Sıralaması.

Ülkemiz güçlü sanayi altyapısı, üretim kapasitesi, dış ticaret hacmi, gelişmiş ulaşım ağı, girişimcilik kültürü, köklü üniversiteleri ve nitelikli insan kaynağıyla çok daha yüksek bir sürdürülebilir kalkınma performansı ortaya koyabilecek potansiyele sahip bir ülke olduğuna inanıyorum. Bu kapasite dikkate alındığında Türkiye’nin rapordaki mevcut sıralamasını nihai bir sonuçtan çok, geliştirilmesi gereken alanları gösteren bir tablo olarak okumak gerekir.

Türkiye’nin 2026 yılında COP31 — Conference of the Parties (Taraflar Konferansı) kapsamında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’na Antalya’da ev sahipliği yapacak olması da ülkemizin sürdürülebilirlik ve iklim gündemi açısından önemli bir gelişmedir.

Peki sürdürülebilirlik odaklı endeksler, şirket tepe yönetimleri ile satınalma ve tedarik zinciri yöneticileri için ne ifade ediyor? 

SKA Endeksini Tedarik Zinciri Açısından Nasıl Okumalıyız?

SKA Endeksi, ülkeleri 100’ün üzerindeki gösterge üzerinden değerlendiriyor ve sonuçta her ülke için genel bir endeks puanı ortaya çıkıyor.

SKA endeksinin tedarik zinciri yönetimi açısından stratejik değeri var mı?
Elbette var. Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Yönetimi ve Sorumlu Satınalma anlayışı şirketlerde giderek daha fazla yerleşiyor. Bu nedenle endeksi; ülke riski, sektör riski, tedarikçi/firma riski, sorumlu satınalma ve özen yükümlülüğü bağlantıları açısından okumak gerekir.
(Şekil -2)

SKA Endeksi elbette doğrudan bir tedarikçi firma eleme kriteri değildir.
Ancak ülke risklerinin taranmasında ve daha derin inceleme gerektiren alanların belirlenmesinde değerli bir erken uyarı göstergesidir.

Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Yönetiminde RisklerŞekil -2 Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Risk Katmanları

Tedarik Zinciri Açısından Kritik Göstergeler Hangileri?

Açıkça söylemek gerekir ki, göstergelerin büyük bölümü tedarik zinciri kararları açısından önem taşıyor. Çünkü ekonomik, sosyal, çevresel ve kurumsal göstergelerin işletme faaliyetleri üzerinde doğrudan veya dolaylı etkileri bulunuyor. Özellikle dış satınalma ve uluslararası kaynak araştırması yapan uzmanlar açısından bu veriler önemli ipuçları sunuyor.

Avrupa Birliği’nde gelişen özen yükümlülüğü mevzuatı (Kurumsal Sürdürülebilirlik Özen Yükümlülüğü Direktifi-CSDDD) ve şirketlerin kendi sorumlu tedarik politikaları, ülke, sektör ve tedarikçi risklerinin daha sistematik biçimde incelenmesini gerekli kılıyor.

Sosyal haklar, çalışma koşulları, çocuk işçiliği, modern kölelik, karbon, su, biyoçeşitlilik, yolsuzluk, kurumsal kapasite gibi pek çok başlık detaylı bir şekilde araştırılıyor.

Dış Yatırımlar, Ticaret ve Tedarikçi Seçimleri

Uluslararası alanda yatırım, ticaret ya da tedarikçi araştırması yapan bir yönetici elbette önce ülke risklerini, ardından sektör ve firma risklerini gözetir. Bu riskler, yabancı sermayenin bir ülkeye giriş veya çıkış kararlarında da etkili olabilir.

Örneğin yöneticiler ileri seviyede Afrika ya da Asya pazarları konusunda uzman olamayabilir. İş yapış şekilleri, mevzuat, kültür ve pratik uygulamaları da bilemeyebilir. Ama daha fazla araştırmak ve olası problemler üzerine hazırlık yapmak kısaca dersine çalışmak isteyecektir.

Uluslararası alanda fabrika kuruluş yeri seçiminde isabetli karar almak isteyen girişimci ve yöneticiler; ülkelerin sosyal koşulları, iklim ve çevre performansı, mevzuat yapısı ve etik alanındaki göstergelerine bu endeks ve ilgili alt göstergeler üzerinden erişebilir. Böylelikle kendilerini ve şirketlerini bekleyen koşulları daha sağlıklı değerlendirebilirler.

Şimdi basitçe Sorumlu Satınalma anlayışında önemli bir yeri olan etik konusundan bir örnek verelim.

Yolsuzluk, SKA 16 – Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar kapsamında izlenen göstergelerden yalnızca biridir. İğneyi önce kendimize batıralım sonra çuvaldızı başkasına.
Önce kendimize bakalım.

Yolsuzluk Algı Endeksi 2025 yılı verilerinde puanı 100 üzerinden 31’dir. Uluslararası Şeffaflık Örgütü sıralamasında Türkiye, 182 ülke içerisinde 124. sıradadır. (Kaynak: Transparency International (TI), https://www.transparency.org)

Bu, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir konu. Uluslararası bir yatırımcının, alıcının veya AB’de faaliyet gösteren bir şirketin bu tür ülke göstergelerini görmezden gelmesini bekleyemeyiz. Ülke riskinin yükselmesi, şirket düzeyinde daha fazla doğrulama, kontrol ve özen yükümlülüğü ihtiyacını gündeme getirecektir.

Tüm karar vericiler yatırım ya da iş birliği yapacağı ülkeyi sonra sektörü ve en sonunda da firmayı etraflıca araştırır. O nedenle 100’den fazla veriyi bir bütün olarak görmeliyiz. Olumlu veriler kadar olumsuzları ya da maliyet ve problem oluşturabilecek faktörleri de göz önünde bulundurmalıyız.

2030 Yılına İlerlerken Satınalma ve Tedarik Zinciri Yöneticileri Ne Yapmalı?

Öncelikle ülke SKA göstergelerinin satınalma ve tedarik zinciri kararlarına nasıl entegre edileceği konusunda daha fazla düşünmeliyiz.

SKA verilerini şirketlerimizde iki yönlü düşünmek gerekir. Birincisi ihracat yapan firmalarımızın satış ekipleri gelecekte bugün olduğundan daha fazla zorlanabilir. Dünyadan üreticilerimiz profesyonel çalışma seviyeleri kadar maliyet uygunluğu ile de tercih ediliyordu. Bu tercih setine daha fazla sürdürülebilirlik kriterleri dahil olduğunda pek çok şirketimiz yeni koşullara adapte olmada zaman kayıpları yaşayabilir. Çünkü konu uçtan uca tedarik zincirinin izlenmesi haline dönüştü. Kontrol alanı genişledi.

Sadece şirketimizin değil, birlikte çalıştığımız paydaşların operasyon ve ürün üzerindeki etkileri de somut verilerle sorgulanmaktadır. Bu nedenle tedarik zincirinin ön aşamalarındaki tedarikçiler (upstream) ile sonraki aşamalarındaki dağıtım kanal üyelerinin (downstream) birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Sürdürülebilir tedarikçi geliştirme programları ve Kapsam 3 emisyon verilerinin toplanması ise bu dönüşümün stratejik gündemleri arasında yer alıyor.

Dış satınalma yapan arkadaşlarımız kaynak araştırması sürecinde dünyadan yeni tedarikçiler bulabilir. Fakat doğrudan ve dolaylı maliyet ve problemlerle de karşılaşabilir. Hangi alanlarda tedarikçi doğrulaması, denetim, veri ve yetkinlik geliştirme mekanizmaları kurulacağı iyice analiz edilmelidir.

Şöyle bir değerlendirme eksik kalacaktır. “Ülkenin SKA Endeksi’ndeki yeri kötü evet farkındayız. Ama bizim çalışmayı düşündüğümüz şirket son derece iyi. Fevkalade yönetiliyor.” Bu tür değerlendirmelerin geçerliliği giderek azalıyor. Ülke, sektör ve firma riskleri artık birbirinden tamamen bağımsız alanlar olarak ele alınmıyor. Hedef pazarların beklentileri, Avrupa Birliği mevzuatı, ülke bazlı düzenlemeler ve şirketlerin sorumlu tedarik politikaları birlikte düşünüldüğünde, uluslararası ticarette dikkate alınması gereken kriterlerin ve kırmızı çizgilerin giderek arttığını görüyoruz.

Ülke, sektör ve şirket risklerini birbirinden tamamen bağımsız değerlendirmek artık yeterli değildir. Bir ülkenin SKA performansının düşük olması o ülkedeki her şirketin riskli olduğu anlamına gelmediği gibi, iyi yönetilen bir şirket de faaliyet gösterdiği ülkenin yapısal risklerinden bütünüyle bağımsız değildir.

Bu nedenle uluslararası kaynak araştırması ve tedarikçi seçiminde doğru yaklaşım; ülke riski, sektör riski ve tedarikçi firma riskini birlikte değerlendirmek, risk yükseldikçe doğrulama, denetim, veri talebi ve özen yükümlülüğü çalışmalarının derinliğini artırmaktır.

Önümüzdeki dönemde satınalma yöneticilerinin yalnızca “Kimden, hangi kalite ve hangi fiyatla satın alıyorum?” sorusuna değil; “Hangi ülkeden, hangi koşullarda ve nasıl bir değer zincirinden satın alıyorum?” sorusuna da cevap vermeleri gerekecek.

SKA Endeksi tam da bu noktada bize önemli ipuçları veriyor.

Sorumlu Satınalma Eğitimi Sürdürülebilir Tedarik Zinciri
Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Yönetimi ve Sorumlu Satınalma Eğitimi için tıklayınız.

PDF: Makale + Türkiye Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları Göstergeleri 2026 (17 Amaç) — 12 sayfa. İndirmek için tıklayınız.

Anahtar Sözcükler:

Sorumlu Satınalma, Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Yönetimi, CSDDD, Murat Erdal,
Kapsam 3 Emisyonları, sürdürülebilirlik raporu, Türkiye, SKA, Kalkınma Amaçları, göstergeler, endeks, sürdürülebilirlik endeksi, Tedarikçi Performansı, Değer Zinciri Analizi, eğitim, özen yükümlülüğü, sürdürülebilirlik, eğitim, risk, tedarik zinciri riskleri,

Beğeni Uğruna Değerlerimizi Kaybetmeyelim

Beğeni Uğruna Değerlerimizi Kaybetmeyelim Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

Beğeni Uğruna Değerlerimizi Kaybetmeyelim

Şerafettin YILDIZ

Yazar, Sosyal Güvenlik Denetmeni

Sosyal medya hayatımıza büyük imkânlar sundu. Dünyanın öbür ucundaki insanla iletişim kurabiliyor, düşüncelerimizi binlerce kişiye ulaştırabiliyor, bilgiye birkaç saniyede erişebiliyoruz. Ancak her imkân gibi sosyal medyanın da nasıl kullanıldığı büyük önem taşıyor.

Bugün zaman zaman insanın görünür olma isteğinin, sahip olduğu değerlerin önüne geçtiğine şahit oluyoruz.

Daha fazla izlenmek, daha çok beğeni almak, takipçi sayısını artırmak uğruna insanın mahremiyetini, aile hayatını, saygıyı ve hatta milli ve manevi değerleri ikinci plana attığı paylaşımlar karşımıza çıkabiliyor.

Oysa bir beğeni birkaç saniye sürer; bir değer ise nesiller boyunca yaşar.

Bir insanın ailesiyle yaşadığı özel bir anı, sadece daha fazla etkileşim almak için milyonların önüne koyması; mahremiyetin ne kadar kolay tüketilebilir hâle geldiğini gösteriyor. Aynı şekilde toplumun ortak hassasiyetlerini, milli ve manevi değerlerini sırf dikkat çekmek için hafife alan veya alay konusu yapan içerikler de bize önemli bir sorumluluğu hatırlatıyor.

Elbette sosyal medya özgür bir ifade alanıdır. Farklı düşünceler dile getirilebilir, eleştiriler yapılabilir. Ancak özgürlük, değerlerimizi yok sayma hakkı değildir.

Çünkü insanı insan yapan sadece söyledikleri değil, neyi korumayı bildiğidir.

Aile, bizim en güçlü bağımızdır. Milli ve manevi değerler ise toplumun hafızasıdır. Geçmişten geleceğe taşıdığımız bu değerleri birkaç saniyelik bir video veya birkaç yüz beğeni uğruna değersizleştirmek, aslında kaybın ne olduğunu görememektir.

Bugün beğeni uğruna paylaştığımız bir içerik yarın unutulabilir. Fakat çocuklarımızın ve gençlerimizin o içerikten alacağı mesaj kalıcı olabilir.

Bu nedenle sosyal medyada paylaşım yapmadan önce kendimize yalnızca “Kaç kişi beğenir?” diye değil;

“Bu paylaşım bana yakışıyor mu?”

“Aileme, toplumuma ve değerlerime karşı sorumluluğumu yansıtıyor mu?”

diye de sormalıyız.

Çünkü insanın itibarı, takipçi sayısından; değeri ise aldığı beğeniden daha büyüktür.

Sosyal medyada daha çok görünmek isteyebiliriz. Daha fazla takipçi de kazanabiliriz. Ancak bütün bunları yaparken kim olduğumuzu unutmamalıyız.

Zira bir toplumun değerleri, yalnızca kitaplarda ve törenlerde değil; günlük hayatın içinde, davranışlarında ve bugün olduğu gibi dijital dünyada da yaşatılır.

Sosyal Medya

Beğeni geçicidir, değer kalıcıdır.

Bu yüzden sosyal medyada etkileşim kazanmak için değerlerimizden vazgeçmeyelim.

Çünkü kaybettiğimiz bir beğeniyi yeniden kazanabiliriz; fakat kaybettiğimiz bir değeri yeniden inşa etmek çok daha zordur.

Şerafettin YILDIZ / İnstagram: @serafettinyildiz

Depreme Karşı Hazır Olmak, Geleceğe Karşı Sorumluluğumuzdur

Depreme Dayanıklı şehirler

Depreme Dayanıklı Şehirler İçin Kentsel Dönüşüm Hızlanmalı

17 Ağustos 1999’da saat 03.02’de Kocaeli’nin Gölcük ilçesi merkezli 7,4 büyüklüğünde meydana gelen Marmara Depremi yaklaşık 45 saniye sürdü ve Kocaeli, Sakarya, Yalova, İstanbul ile Düzce’de büyük yıkıma yol açtı. AFAD verilerine göre depremde 17.480 kişi hayatını kaybetti, 43.953 kişi yaralandı. Hasar tespit çalışmalarında 66.441 konut ve 10.901 iş yeri yıkık olarak kayda geçti, 285.211 konut ile 42.902 iş yerinde hasar belirlendi, yaklaşık 200 bin kişi evsiz kaldı. Sanayi yoğunluğu yüksek bir bölgede yaşanan bu kayıp, yapı denetiminin ve mühendislik hizmetlerinin niteliği üzerine yürütülen tartışmayı kalıcı biçimde gündeme taşıdı. Aradan geçen 27 yılda deprem, Türkiye’nin afete hazırlık düzeyini ölçtüğü temel referans noktalarından biri olarak kaldı.

6 Şubat 2023’te saat 04.17’de Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi merkezli 7,7 büyüklüğünde, aynı gün saat 13.24’te Elbistan merkezli 7,6 büyüklüğünde iki deprem meydana geldi. Kahramanmaraş ve Hatay merkezli depremler 11 ilde yıkıma yol açtı, İçişleri Bakanlığının 2 Şubat 2024’te açıkladığı verilere göre 53.537 kişi hayatını kaybetti, 107.213 kişi yaralandı. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığının 17 Mart 2023’te yayımladığı raporda acil yıkılacak, ağır hasarlı ve yıkık konut sayısı 518.009 olarak belirlendi. Aynı raporda depremlerin Türkiye ekonomisine toplam maliyeti 103,6 milyar dolar olarak hesaplandı, bu tutar milli gelirin yaklaşık %9’una denk geldi. Toplam hasarın %54,9’unu, 56,9 milyar dolarla konutlarda oluşan kayıp meydana getirdi. Rapor, 2023 depremlerinin 1999 Marmara Depremine göre yaklaşık 6 kat daha fazla maddi hasara yol açtığını ortaya koydu.

Depremlerden etkilenen 11 ilin 2022 yılı ihracatı içindeki payı %8,6 düzeyindeydi, bölgedeki yıkım bu nedenle üretim ve ihracat akışında da karşılık buldu. Bugün risk büyük ölçüde mevcut yapı stokunda toplanıyor. Kentsel Dönüşüm ve Şehircilik Vakfı Başkanı Haldun Ersen, Türkiye genelinde yaklaşık 6 milyon bağımsız bölümün riskli yapı stoku içinde bulunduğunu, bunların 2 milyona yakınının acilen dönüştürülmesi gerektiğini belirtiyor. Kentsel Dönüşüm Başkanlığı verilerine göre 2012’den bu yana dönüşüm kapsamına alınan bağımsız bölüm sayısı 2 milyon 737 bine ulaştı, bunların 368 bininde çalışmalar sürüyor. Bu ölçekteki bir yenileme ihtiyacı, malzeme tedarikinden müteahhitlik hizmetlerine ve yapı denetimine uzanan bütün üretim zincirini ilgilendiriyor. Depremin 27. yıl dönümünde sektörün çatı kuruluşundan gelen değerlendirme de aynı başlığa işaret ediyor.

Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı M. Erdal Eren, 17 Ağustos Marmara Depremi’nin yıl dönümü dolayısıyla yaptığı açıklamada, “Depreme dayanıklı şehirler inşa etmek, yalnızca bugünün risklerini azaltmak değil, geleceğin şehirlerini doğru temeller üzerinde kurmak anlamına gelmektedir. Şehirlerimizi yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre değil, gelecekte karşılaşabileceğimiz afetleri de dikkate alarak tasarlamalıyız. Kamu, özel sektör, akademi ve meslek kuruluşlarının ortak akılla hareket ettiği; bilimin ve teknolojinin yol gösterici olduğu bir anlayışa ihtiyacımız var.” dedi.

17 Ağustos 1999 meydana gelen Marmara Depremi’nin üzerinden 27 yıl geçmesine rağmen bıraktığı acının yüreklerimize kazındığını hatırlatan Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı M. Erdal Eren, “Aradan geçen yıllara rağmen 17 Ağustos Marmara Depremi’nin ülkemizde bıraktığı izler hafızamızdaki yerini korumaktadır. Sonraki yıllarda meydana gelen depremler de bizlere, yapı güvenliğinin ve afetlere hazırlığın ertelenemeyecek kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir. Özellikle 6 Şubat 2023’te Hatay ve Kahramanmaraş merkezli, meydana gelen depremlerin ardından ortaya çıkan tablo, şehirlerimizin afetlere karşı daha dirençli hale getirilmesi için kapsamlı ve uzun vadeli bir dönüşüme ihtiyaç olduğunu ortaya koymuştur.” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin deprem kuşağında yer alan bir ülke olduğuna dikkat çeken Başkan Eren, “Deprem riskini ortadan kaldırmak mümkün değil; ancak, doğru şehir planlaması, mühendislik esaslarına uygun yapı üretimi ve etkin denetim ile can kayıplarını en aza indirmek mümkün. Bu nedenle deprem hazırlığını yalnızca afet sonrasında yürütülen çalışmalarla sınırlamamalı, risk azaltma politikalarını şehirlerimizin gelişim sürecinin ayrılmaz bir parçası haline getirmeliyiz.” dedi.

“Yapı stokunun yenilenmesi için dönüşümün önündeki engeller kaldırılmalı”

Afet riskinin azaltılmasında mevcut yapı stokunun iyileştirilmesi ve yüksek risk taşıyan yapıların yenilenmesinin kritik önem taşıdığını vurgulayan TMB Başkanı M. Erdal Eren, kentsel dönüşüm uygulamalarının daha hızlı ve etkin biçimde hayata geçirilmesi gerektiğini belirtti.

Başkan Eren, “Bugün atacağımız her adım, yarın karşılaşabileceğimiz bir afetin sonuçlarını doğrudan etkileyecektir. Riskli yapıların tespitinden güçlendirme ve yenileme çalışmalarına kadar bütün sürecin hızlandırılması gerekmektedir. Bunun için kentsel dönüşümün ekonomik ve hukuki açıdan uygulanabilirliğini artıracak mekanizmaların güçlendirilmesi, vatandaşlarımızın dönüşüm süreçlerine katılımını kolaylaştıracak modellerin geliştirilmesi ve finansmana erişimin önündeki engellerin azaltılması büyük önem taşımaktadır.” ifadelerini kullandı.

Yeni yapı üretiminde kalite ve denetimin vazgeçilmez olduğunun altını çizen Başkan Eren, “Güvenli yapılaşma, yalnızca doğru malzeme kullanımıyla değil; doğru planlama, nitelikli mühendislik hizmetleri, yetkin uygulama ve etkin denetimin bir bütün olarak işletilmesiyle mümkün olabilir. Yapı üretim zincirinin tüm aşamalarında kalite standartlarının eksiksiz uygulanması ve mevzuatın tavizsiz biçimde hayata geçirilmesi elzemdir. Bunun yanında sektörümüzde nitelikli insan kaynağının geliştirilmesi de yapı güvenliğinin sürdürülebilirliği açısından temel unsurlardan biridir.” dedi.

Depreme Dayanıklı şehirler

“Depreme dayanıklı şehirler inşa etmek, yalnızca bugünün risklerini azaltmak değil, geleceğin şehirlerini doğru temeller üzerinde kurmak anlamına gelmektedir.” diyen Eren, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Şehirlerimizi yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre değil, gelecekte karşılaşabileceğimiz afetleri de dikkate alarak tasarlamalıyız. Kamu, özel sektör, akademi ve meslek kuruluşlarının ortak akılla hareket ettiği; bilimin ve teknolojinin yol gösterici olduğu bir anlayışa ihtiyacımız var. Türkiye Müteahhitler Birliği olarak afetlere dirençli, sürdürülebilir ve güvenli şehirler inşa etme hedefi doğrultusunda üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeye devam edeceğiz. 17 Ağustos’un yıl dönümünde yitirdiğimiz canlarımızı rahmetle anıyor, aynı acıların yeniden yaşanmaması için depreme hazırlık konusunda kararlılıkla çalışmamız gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz.”

Öğrenme Deneyimi

öğrenme Deneyimi Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

Öğrenme Deneyimi

M. Efsun Yüksel Tunç

Eğitmen ve Yönetim Danışmanı

Kurumsal eğitim dünyası son on yılda önemli bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşümün merkezinde yer alan kavramlardan biri ise “öğrenme deneyimi” (learning experience) olarak öne çıkıyor. Artık organizasyonlar yalnızca eğitim içeriklerine değil, bu içeriklerin çalışanlar üzerinde yarattığı etkiye odaklanıyor.

Bu değişim tesadüf değil. Araştırmalar, geleneksel eğitim yöntemlerinin sınırlı etkisini açıkça ortaya koyuyor. Örneğin, öğrenme ve gelişim alanında yapılan birçok çalışmada, katılımcıların eğitim sonrası edindikleri bilgilerin büyük bir kısmını kısa süre içinde unuttuğu görülüyor. Bu durum, klasik “anlatım odaklı eğitim” modelinin sürdürülebilir olmadığını gösteriyor.

Dolayısıyla bugün kurumların temel sorusu şu noktaya evriliyor: “Çalışanlarımıza ne öğretiyoruz?” değil, “nasıl öğrenmelerini sağlıyoruz?”

Eğitimden Deneyime Geçiş

Geleneksel eğitim modeli çoğunlukla içerik odaklıdır. Eğitim programları belirlenir, içerik hazırlanır ve katılımcılara aktarılır. Ancak bu modelde öğrenmenin kalıcılığı ve davranışa dönüşmesi sınırlı kalır.

Öğrenme deneyimi yaklaşımı ise bu bakış açısını değiştirir. Burada odak, içerikten ziyade katılımcının süreci nasıl deneyimlediğidir.

  • Katılımcı sürece ne kadar dahil oluyor?
  • Öğrenme sürecinde aktif rol alıyor mu?
  • Edindiği bilgiyi uygulayabiliyor mu?
  • Öğrenme süreci davranış değişimine dönüşüyor mu?

Bu soruların yanıtı, öğrenmenin etkisini belirler. Bu yaklaşım, özellikle son yıllarda yapılan araştırmalarla da desteklenmektedir. Öğrenme süreçlerinde aktif katılımın ve uygulamanın artırılması, öğrenmenin kalıcılığını ve iş performansına etkisini önemli ölçüde artırmaktadır.

Veriler Ne Söylüyor?

Kurumsal öğrenme alanında yapılan çalışmalar, çalışanların öğrenme tercihleri ve davranışları konusunda net veriler sunuyor:

  • Çalışanlar uzun ve teorik eğitimler yerine kısa, odaklı ve uygulanabilir içerikleri tercih ediyor.
  • Öğrenmenin iş akışıyla entegre olduğu durumlarda bilgi transferi daha yüksek oluyor.
  • Sosyal öğrenme (peer learning) ve deneyim paylaşımı, öğrenme sürecini güçlendiriyor.

Bu bulgular, öğrenmenin sadece bireysel bir süreç olmadığını; aynı zamanda organizasyonel bir yapı ve kültür meselesi olduğunu ortaya koyuyor.

Nitekim yapılan araştırmalarda, öğrenme süreçlerini organizasyonel kültürün bir parçası haline getiren şirketlerin çalışan bağlılığı ve performans açısından daha güçlü sonuçlar elde ettiği görülüyor.

Öğrenme Deneyiminin Temel Bileşenleri

Veriye dayalı yaklaşımlar, etkili bir öğrenme deneyiminin belirli temel unsurlara dayandığını gösteriyor.

  1. Aktif Katılım

Pasif dinleme, öğrenmenin en düşük etkili yöntemlerinden biridir. Buna karşılık uygulama, tartışma ve problem çözme gibi aktif öğrenme yöntemleri, bilginin kalıcılığını artırır.

Bu nedenle günümüzde öğrenme deneyimleri; katılımcının sürece aktif olarak dahil olduğu şekilde tasarlanmaktadır.

  1. Bağlamsal Öğrenme

Öğrenilen bilginin gerçek iş hayatı ile bağlantılı olması kritik öneme sahiptir. Soyut bilgi yerine, gerçek senaryolar ve vaka çalışmaları üzerinden ilerleyen öğrenme süreçleri daha yüksek etki yaratır.

Çalışanlar, öğrendiklerini doğrudan işlerine uygulayabildiklerinde öğrenme anlam kazanır.

  1. Süreklilik

Tek seferlik eğitimler, sürdürülebilir öğrenme yaratmakta yetersiz kalır. Bunun yerine öğrenme süreçlerinin zamana yayılan, tekrar eden ve pekiştirilen bir yapıda olması gerekir.

Bu yaklaşım, öğrenmenin kalıcılığını artırırken aynı zamanda davranış değişimini destekler.

  1. Sosyal Öğrenme

Araştırmalar, insanların önemli bir kısmının başkalarıyla etkileşim içinde öğrenmeyi tercih ettiğini göstermektedir. Bu nedenle kurum içi bilgi paylaşımı, mentorluk ve deneyim aktarımı öğrenme deneyiminin önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kurumlar Neden Öğrenme Deneyimine Yatırım Yapıyor?

Bugün organizasyonların karşı karşıya olduğu en büyük zorluklardan biri, değişim hızıdır. Yeni teknolojiler, yeni iş modelleri ve yeni beceri ihtiyaçları sürekli ortaya çıkmaktadır.

Bu ortamda rekabet avantajı, bilgiye sahip olmaktan ziyade bilgiyi ne kadar hızlı öğrenip uygulayabildiğimizle belirleniyor.

Bu nedenle kurumlar artık eğitim programlarının sayısını artırmak yerine, öğrenmenin etkisini artırmaya odaklanıyor.

Öğrenme deneyimi yaklaşımı, bu noktada kritik bir rol oynuyor. Çünkü bu yaklaşım, öğrenmenin sadece gerçekleşmesini değil; iş sonuçlarına dönüşmesini hedefliyor.

Eğitimcinin Rolü Nasıl Değişiyor?

Bu dönüşüm, eğitimcilerin rolünü de doğrudan etkiliyor. Geleneksel modelde eğitmen, bilgi aktaran kişi olarak konumlanırken; bugün eğitimci:

  • öğrenme sürecini tasarlayan,
  • katılımcıyı sürece dahil eden,
  • öğrenmeyi kolaylaştıran,
  • ve öğrenmenin iş sonuçlarına dönüşmesini destekleyen bir rol üstleniyor.

Bu değişim, eğitimcilerin yetkinlik setini de genişletiyor. İçerik bilgisi artık yeterli değil; öğrenme tasarımı, fasilitasyon, deneyim kurgulama ve dijital araç kullanımı gibi beceriler de kritik hale geliyor.

Sonuç: Öğrenme Deneyimi Bir Lüks Değil, Gereklilik

Bugün geldiğimiz noktada öğrenme deneyimi artık “iyi olur” kategorisinde değil; bir zorunluluk haline gelmiştir.

Çünkü çalışanların beklentileri değişmiş, öğrenme alışkanlıkları dönüşmüş ve iş dünyasının hızına uyum sağlamak daha kritik hale gelmiştir.

öğrenme Deneyimi Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

Bu nedenle organizasyonlar için asıl odak noktası artık şu olmalıdır:

“Eğitim veriyor muyuz?” değil, “Gerçekten öğrenme yaratabiliyor muyuz?”

Bu soruya güçlü bir yanıt verebilen kurumlar, yalnızca daha yetkin çalışanlara sahip olmakla kalmaz; aynı zamanda daha çevik, daha adaptif ve daha rekabetçi bir yapıya kavuşur.

Ve bu noktada, öğrenmeyi deneyime dönüştürebilen yapılar ve bu deneyimi tasarlayabilen eğitimciler, organizasyonların en kritik kaldıraçlarından biri haline gelir.

 

M. Efsun Yüksel Tunç

Eğitmen ve Yönetim Danışmanı

Yaşam ve Yönetici Koçu

efsun@indus.com.tr

https://www.linkedin.com/in/efsunyukseltunc/

Instagram @indusefsun

www.efsunyuksel.com

Araç Kiralama Sektörünün Geleceğini Şekillendirecek Yönetmelik Resmî Gazete’de Yayımlandı!

Tokkder Logo

TOKKDER Araç Kiralama Sektöründe Yeni Dönemin Kapısını Açtı!

Araç Kiralama Sektörünün Geleceğini Şekillendirecek Yönetmelik Resmî Gazete’de Yayımlandı!

Türkiye araç kiralama sektörünün 30 yıldır çatı kuruluşu olan Tüm Oto Kiralama ve Mobilite Kuruluşları Derneği’nin (TOKKDER), sektörün ortak standartlara kavuşması, tüketici güveninin artırılması, kayıt dışılıkla mücadele edilmesi ve sağlıklı rekabet ortamının güçlendirilmesi amacıyla uzun süredir yürüttüğü çalışmalar önemli bir kilometre taşına ulaştı. Motorlu Kara Taşıtlarının Kiralanması Hakkında Yönetmelik, Resmî Gazete’de yayımlandı. Yeni düzenlemenin sektörün kurumsal yapısını güçlendirerek büyüme potansiyelinin önünü açması, haksız rekabet ve kayıt dışılıkla mücadeleye katkı sağlaması, tüketici mağduriyetlerinin önüne geçmesi ve özellikle turizm hareketliliğinin önemli unsurlarından biri olan günlük araç kiralama sektöründe hizmet kalitesi ile güveni daha da artırması hedefleniyor.

Düzenlemenin taslak metnini, 13 Şubat 2026’da “Araç Kiralama Sektöründe Düzenleme Paketi: Süreçler Yenileniyor” başlığıyla ele almıştık. Resmî Gazete’de yayımlanan nihai metinde bazı eşikler taslağa göre değişti: azami taşıt yaşı 6, kilometre sınırı 180 bin km (elektrikli taşıtlarda 300 bin km) olarak belirlendi. Yönetmelik 1 Ocak 2027’de yürürlüğe girecek.

TOKKDER Yönetim Kurulu Başkanı Özarslan A. Tangün, “Bugün yalnızca bir yönetmeliğin yayımlanmasını değil, Türkiye araç kiralama sektörünün geleceğini şekillendirecek yeni bir dönemin başlangıcını yaşıyoruz. TOKKDER olarak uzun yıllardır üzerinde çalıştığımız, üyelerimizin ortak aklıyla geliştirdiğimiz ve farklı STK’lar ile kamu otoritelerimizle yoğun bir iş birliği içerisinde yürüttüğümüz bu sürecin somut bir düzenlemeye dönüşmesinden büyük mutluluk ve gurur duyuyoruz” dedi.

Türkiye araç kiralama sektöründe hizmet standartlarının yükseltilmesi, tüketicilerin daha güvenli ve şeffaf hizmet alması, kayıt dışılığın azaltılması ve sektörde sürdürülebilir rekabet ortamının oluşturulması açısından büyük önem taşıyan Motorlu Kara Taşıtlarının Kiralanması Hakkında Yönetmelik Resmî Gazete’de yayımlandı. Yönetmelikte tüketicinin korunmasına yönelik de önemli düzenlemeler yer alıyor. Yeni düzenlemeyle ticari araç kiralama faaliyetlerinde yetki belgesi uygulamasından filo standartlarına, kiralanabilecek araçların yaş ve kilometre kriterlerinden rezervasyon ve depozito uygulamalarına kadar sektörün farklı alanlarında kapsamlı standartlar getiriliyor. Kiralama faaliyetlerinin kayıtlı ve yetkin işletmeler tarafından gerçekleştirilmesine yönelik yeni yapı, sektörün kurumsallaşmasına ve haksız rekabetin azaltılmasına önemli katkı sağlayacak.

Kuruluşundan bu yana Türkiye araç kiralama sektörünün gelişimi, ortak standartların oluşturulması ve sektörün kamu nezdinde güçlü biçimde temsil edilmesi için çalışan TOKKDER, düzenlemenin hazırlık sürecinde sektörün ihtiyaçlarının, beklentilerinin ve çözüm önerilerinin kamu otoritelerine aktarılmasında aktif rol üstlendi.

“TOKKDER tarihinin en önemli kazanımlarından biri”

Yönetmeliğin yayımlanmasını Türkiye araç kiralama sektörü açısından tarihi bir gelişme olarak değerlendiren TOKKDER Yönetim Kurulu Başkanı Özarslan A. Tangün, “Araç kiralama sektörü ülkemizde ekonomiye, istihdama, otomotiv sektörüne, turizme ve genişleyen mobilite ekosistemine çok önemli katkılar sağlayan büyük bir yapı. Bununla birlikte sektörümüzün büyüme potansiyelini gerçek anlamda ortaya çıkarabilmesi için güçlü standartlara, tüketicinin güven duyduğu bir hizmet ortamına ve adil rekabet koşullarına ihtiyacımız vardı. TOKKDER olarak bu ihtiyacın karşılanması için uzun süredir yoğun bir çalışma yürütüyoruz. Bugün geldiğimiz noktayı yalnızca sektörümüz açısından değil, TOKKDER’in 30 yıllık tarihinde de en önemli kazanımlardan biri olarak değerlendiriyoruz” dedi.

Yeni düzenlemenin hem sektörün hem de tüketicinin korunmasını esas alan dengeli bir yapı oluşturduğuna dikkat çeken Özarslan A. Tangün, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu yönetmeliğin en önemli yönlerinden biri, sektörümüzü büyütürken aynı zamanda hizmet kalitesini ve tüketici güvenini yükseltecek olması. Yetki belgesi, filo ve araç standartlarıyla kayıtlı ve kurallara uygun çalışan işletmelerin güçlenmesinin, kayıt dışılığın ve haksız rekabetin azalmasının önü açılıyor. Diğer taraftan depozitodan hasar uygulamalarına, rezervasyondan sigorta ve ek hizmetlere kadar tüketicinin karşılaşabileceği pek çok konuda açık kurallar getiriliyor. Böylece hem tüketicinin haklarının daha güçlü biçimde korunduğu hem de işini doğru yapan şirketlerin adil şartlarda rekabet edebildiği daha sağlıklı bir pazar yapısı oluşacak.”

Tangün, düzenlemenin turizm açısından taşıdığı öneme de dikkat çekerek, “Günlük araç kiralama sektörü turizmin ayrılmaz parçalarından biri. Türkiye’ye gelen milyonlarca ziyaretçinin havalimanından başlayarak ülkemizdeki mobilite deneyiminin önemli bir bölümünü araç kiralama şirketleri oluşturuyor. Güvenilir, şeffaf ve ortak standartlara sahip bir kiralama sektörü, yalnızca sektörümüzün büyümesine değil, Türkiye’nin turizmde sunduğu hizmet kalitesine ve ziyaretçi deneyimine de doğrudan katkı sağlayacaktır. Bu nedenle yönetmeliği araç kiralama sektörünün sınırlarının ötesinde, ülkemizin turizm ve mobilite ekosistemi açısından da çok değerli bir adım olarak görüyoruz” diye konuştu.

Eğitim Filo Yönetimi Binek Araç Kiralama Satın Alma İdari İşler
Filo Yönetimi Eğitimi, Binek Araç Kiralama, Satın Alma ve İdari İşlerAraç Filo Yönetimi Eğitimi – PDF – Eğitim içeriğini indirebilirsiniz. 

Tüketicinin güvenini güçlendiren yeni dönem!

Yeni yönetmelikle kiralamaya konu araçlara ilişkin standartların da daha net hale geldiğini ifade eden Tangün, “Araç yaşı ve kilometresi, bakım, muayene ve sigorta şartları gibi kriterler doğrudan hizmet güvenliğiyle ilgili. Ağır hasarlı, gerekli muayene veya sigorta şartlarını taşımayan araçların sistemin dışında tutulması; tüketiciye daha güvenli ve öngörülebilir bir hizmet sunulması açısından son derece önemli” dedi. Yeni düzenlemede klasik araçlar hariç kiralık araçlara yaş sınırı getirilirken, elektrikli ve diğer araçlar için ayrı kilometre sınırları da belirleniyor.

Tangün, tüketicinin ekonomik haklarının korunmasına yönelik düzenlemelerin de sektör açısından önemli olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi: “Tüketicinin ne kadar depozito ödeyeceğini, hangi koşullarda ücretle karşılaşabileceğini ve olası bir hasarın nasıl tespit edileceğini baştan bilmesi güven ilişkisinin temelidir. Yeni düzenleme bu alanlarda önemli bir şeffaflık sağlıyor. Biz tüketicinin kendisini güvende hissettiği bir sektörün daha hızlı büyüyeceğine inanıyoruz. Çünkü güven arttıkça kiralama hizmetine olan talep de artacak; sahiplikten kullanıma geçiş hızlanacak.”

Kamu ve sektör ortak aklının güçlü sonucu!

Yönetmeliğin hazırlanması sürecinde kamu kurumlarıyla son derece yapıcı bir çalışma yürütüldüğüne dikkat çeken Tangün, “TOKKDER olarak üyelerimizin görüşlerini ve sektörümüzde sahada karşılaşılan ihtiyaçları bütüncül biçimde değerlendirerek çözüm önerilerimizi ilgili kurumlarımızla paylaştık. Ticaret Bakanlığımız ve İç Ticaret Genel Müdürlüğümüzün sektörümüzü dinleyen, görüşlerimizi değerlendiren ve ortak akla önem veren yaklaşımı bu sürecin başarıya ulaşmasında son derece belirleyici oldu” ifadelerini kullandı. TOKKDER öncülüğünde sektör paydaşlarıyla gerçekleştirilen çalışmaların yönetmeliğin oluşturulmasına önemli katkı sağladığını belirten Tangün, “Kamu ile özel sektör arasında doğru diyalog kurulduğunda ve ortak hedef doğrultusunda birlikte çalışıldığında ülkemiz için ne kadar değerli sonuçlar ortaya çıkabileceğini bu süreçte bir kez daha gördük” diye konuştu.

TOBB, İTO ve destek veren tüm STK’lara özel teşekkür!

Yönetmeliğin hayata geçirilmesine katkı sağlayan tüm kurum ve kuruluşlara teşekkür eden Özarslan A. Tangün, şöyle devam etti: “Başta Ticaret Bakanlığımız olmak üzere, sürecin her aşamasında bizlerle yakın iş birliği içerisinde çalışan İç Ticaret Genel Müdürlüğümüze, değerli yöneticilerine ve emeği geçen tüm Bakanlık çalışanlarına TOKKDER ve sektörümüz adına özel olarak teşekkür ediyoruz. Sektörümüz açısından tarihi öneme sahip bu düzenlemenin ortaya çıkmasında gösterdikleri yapıcı ve çözüm odaklı yaklaşımın çok büyük payı bulunuyor. Ayrıca her şeyden önce TOKKDER’in gücünün üyelerinden geldiğinin altını çizmek isterim. Süreç boyunca bilgi, deneyim, görüş ve önerileriyle çalışmalarımıza katkıda bulunan tüm üyelerimize içtenlikle teşekkür ediyorum. Bu başarı sektörümüzün ortak başarısıdır. Bu süreçte sektörümüzün gelişimine katkı sağlayan, görüş ve önerileriyle yanımızda olan tüm sivil toplum kuruluşlarımıza da teşekkür ediyoruz. Özellikle çalışmalarımıza verdikleri güçlü destek nedeniyle Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne ve İstanbul Ticaret Odası’na ayrıca teşekkür etmek istiyorum.”

Yeni dönem sektörün büyüme potansiyelinin önünü açacak!

TOKKDER’in kısa süre önce açıkladığı 2030 vizyonunda Türkiye’nin mobilite ekosisteminin sahiplikten kullanım ekonomisine dönüşümüne liderlik etmeyi hedeflediğini hatırlatan Özarslan A. Tangün, yeni yönetmeliğin bu hedef açısından da önemli bir altyapı oluşturacağını söyledi. “Araç kiralama sektörü, sahiplikten kullanım ekonomisine geçişin merkezinde yer alıyor” diyen Tangün, “Türkiye’de ticari amaçla kullanılan araçlarda kiralamanın payı Avrupa ülkelerinin oldukça gerisinde. Dolayısıyla önümüzde çok büyük bir büyüme alanı bulunuyor. Ancak bu potansiyelin sağlıklı biçimde hayata geçirilmesi için tüketicinin güven duyduğu, kuralların net olduğu, kayıt dışılığın ve haksız rekabetin önlendiği güçlü bir sektör yapısına ihtiyacımız var. Yeni yönetmeliğin tam da bu zemini oluşturacağına inanıyoruz” ifadelerini kullandı.

“Türkiye’nin mobilite dönüşümüne birlikte yön vereceğiz”

TOKKDER’in önümüzdeki dönemde yalnızca araç kiralama sektörünün değil, Türkiye’nin genişleyen mobilite ekosisteminin gelişimine de katkı sağlamaya devam edeceğini belirten Tangün sözlerini şöyle tamamladı: “Bugün sektörümüz için gerçekten tarihi bir gün. Uzun yıllardır verilen emeğin, ortak aklın ve güçlü kamu-sektör iş birliğinin çok önemli bir sonucunu görüyoruz. Bu düzenleme bir taraftan işini doğru yapan şirketleri ve sektörümüzün sürdürülebilir büyümesini desteklerken diğer taraftan tüketiciyi koruyacak, müşteri mağduriyetlerinin önüne geçecek ve hizmet kalitesini yükseltecek. Turizmden otomotive, finanstan sigortaya kadar çok geniş bir ekosisteme dokunan sektörümüzün önünde artık daha güçlü bir gelişim zemini olduğuna inanıyoruz. TOKKDER olarak üyelerimizden aldığımız güçle sektörümüzü büyütmek, tüketici güvenini daha da yükseltmek ve Türkiye’nin mobilite dönüşümüne liderlik etmek için çalışmaya devam edeceğiz. Bu yönetmelik bizim için bir son değil; sektörümüzü geleceğe taşıyacak yeni dönemin başlangıcıdır.”


Araç Filo Yönetimi Eğitimi – PDF – Eğitim içeriğini indirebilirsiniz. 

İŞ PROBLEMLERİNE ODAKLI EĞİTİMLER, ÖLÇÜLEBİLİR SONUÇLAR

EĞİTİM ve DANIŞMANLIK:

Kurumunuzun satınalma ve tedarik zinciri fonksiyonunu sağlam, izlenebilir ve denetlenebilir bir kontrol yapısına kavuşturmak için eğitim ve danışmanlık hizmetlerimizle destek veriyoruz.

Eğitim teklifi almak için egitim@satinalmadergisi.com

Fabrikanızda Bire Bir (1-1) Yönetici ve Grup Eğitimleri

Tedarik Zinciri Satın Alma Sürdürülebilirlik Eğitimi Satın Alma Tedarik Zinciri Eğitimi

Turquality, Satın Alma, Tedarik Zinciri Eğitimleri için tıklayınız.

Şirket eğitimlerini standart kalıplarla değil, ihtiyaçlarınıza özel tasarlıyoruz. Her program, işletmenizin gerçek problemlerine çözüm üretmek ve ölçülebilir sonuçlar yaratmak için hazırlanır. Sizlerden gelen geri bildirimlerle eğitimlerimizi özgünleştiriyor, böylece her adımda somut değer katıyoruz.

Mottomuz: “Her eğitim, bir iş probleminin çözümü için tasarlanır.”

Güvenilir, verimli ve profesyonel eğitim hizmetleriyle yanınızdayız. Dolu dolu, güler yüzlü eğitimler dilerim.

Prof. Dr. Murat Erdal 

Türk Mutfak Kültürünün Dünü Bugünü: “Geçmişine Sahip Çıkmayan Geleceğine Çıkamaz”

Türk Mutfak Kültürünün Dünü Bugünü Geçmişine Sahip çıkmayan Geleceğine çıkamaz Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

Türk Mutfak Kültürünün Dünü Bugünü: “Geçmişine Sahip Çıkmayan Geleceğine Çıkamaz”

Ali Rıza DÖLKELEŞ

Mutfak Yöneticisi / Food EDITOR

Geçmiş yıllarımızı incelediğimizde ne kadar görkemli ve heybetli bir mutfak kültürümüzün olduğunu, yüzyıllarca Selçuklu, Anadolu ve Osmanlı dönemlerinde çeşitlilik, lezzet ve pişirim tarzı ile Dünya Mutfaklarını etkilediğini görürüz. Şu an geldiğimiz noktada ise Fransa, Çin, İtalyan Mutfaklarının başı çektiğini görmekteyiz. Ama bizim gönlümüzden geçen bizim mutfağımız ilk üçün arasına girmesi. Ne yazıktır ki resmi boyutta bunun böyle olmadığını görmekteyiz. Mutfağı ile  övünen Fransızların ünlü  aşçılarından M.Montaigne   şöyle demiştir. ”biz yemek pişirmesini haçlı seferleri sırasında Anadolu’dan öğrendik’’ Türk mutfağı uzun bir tarih gelişim süreci sonucunda ortaya çıkan bir mutfak olması bakımından Çin ve Fransız mutfakları ile birlikte anılan dünyanın üç önemli mutfağından biri durumuna gelmiştir.

Orta Asya da başlayan ve bu günkü Türkiye de biten göçün diğer ülkelerin fethedilmesi ve birçok medeniyetin yaşamış olduğu Anadolu da kurulan İmparatorluğun sonucu zengin, renkli ve birçok ülkenin özelliklerini bünyesinde toplayan bir mutfak olarak gelişmiştir. Türk mutfağının bu renkliliğini ve çeşitliliğini sağlayan etkiler ise şu şekilde sıralanabilir.

*  Türk ulusunun dünyanın en eski toplumların dan biri olması

*  Orta Asya da başlayıp, Anadolu da biten göç sırasın da ve sonrasında birçok toplum ve ulusla ilişkiler

*  Mezopotamya’dan kaynaklanan Anadolu mutfağının varlığı

*  Osmanlı imparatorluğu nun genişlemesi sırasında Asya, Avrupa, Afrika da bir çok ülke özelliklerinin imparatorluk bünyesinde toplanması ve bu ülkelerin mutfaklarından etkilenme

*  Gelişmiş Fransız mutfağından kimi pişirme yöntemlerini alma

Böylesine bir mutfak hazinesi olan Ülkemiz son yüzyıla baktığımızda bunu kaybettiği, yerinde saydığı bir gerçektir. Her alanda olduğu gibi başarı tamamen bireysellikten geçer. Siz yapacağınız işi başarıyı bireysel olarak yapılabilirliğini gösterdiğiniz taktirde diğer derneklerden, kurumlardan, Devletten destek görüyorsunuz. Biz Şefler de büyük iş düşüyor. Türk Mutfağını tanıtmak Uluslararası platforma taşımak istiyor isek ki amacımız bu olmalı, hep beraber hareket etmemiz gerekmektedir. Bu beraberliğin en büyük destekçilerinden birisi de Gastronomi yarışmalarıdır. Siz mutfağınızı gerek yurt içi gerek yurt dışında gastronomi yarışmalarında en iyi şekilde temsil eder derecesi ne olur ise olsun adını duyurursanız o zaman kendimizi Türk Mutfağını ve Türk Aşçılarını eskisi gibi Dünya Mutfakları arasında yerini aldırdığımız takdirde gerekli desteği her kurum ve kuruluşlardan gelecektir. Türk Mutfağımıza sahip çıkmadığımızda daha çok dönerimize, musakkamıza, cacığımıza, baklavamıza çok sahip çıkarlar. Ne zamanki canımız yandığında o zaman sahipleniyoruz. Bu böyle olmamalı aşçı dernekleri arasında birliktelik sağlanarak bu ürünlerimize sahip çıkarak ve de bu ürünleri Devlet tarafından da patent alınmasına gidilmesi gerekmektedir. Aksi taktirde bu yaşanan sıkıntılar daima var olacaktır.

“ Sevdiğim Sözler “

Bedevi’nin birisi çadırında uyumaya çalışırken, devesi dışarıdan seslenmiş:

“Çok soğuk, burnum donuyor. Sadece burnumu çadıra soksam olur mu?”

Bedevi acımış.

“Tamam.” demiş.

Biraz sonra deve yine seslenmiş:

“Boynum da çok üşüdü. Boynumu da içeri alsam?”

Bedevi yine “Tamam.” demiş.

Bir süre sonra deve, ön ayakları, gövdesi derken yavaş yavaş tamamen çadırın içine girmiş. Çadırın içi o kadar daralmış ki deve,

Bedevi’ye bir tekme koyup onu dışarı atmış ve sıcacık çadıra tek başına yerleşmiş.

Hayatınızdaki insan ilişkileri de çoğu zaman tam olarak böyledir.

Kapılarımızı birilerine açarken çoğu zaman hiç düşünmeyiz.

Çünkü annemizden, babamızdan böyle gördük.

Bize hep insanları iyi anlattılar. “İyilik yap, denize at.” dediler.

Biz de attık.

Ama bize bir şeyi öğretmeyi unuttular: Sınır koymayı…

Bu yüzden ne sınırımız kaldı ne de sinirimiz.

“Allah’a şükür.”, “Aman ayıp olmasın.”, “Aman tadımız kaçmasın.” diyerek insanlara sınırlarımızı esnettikçe esnettik.

“Ne olacak canım?” diyerek verdiğimiz her küçük taviz, karşımızdakine daha fazlasını isteme hakkı verdi.

Ve sonuç hiç değişmedi, değil mi?

Bir gün baktın ki kendi hayatında sana yer kalmamış.

Unutma; taviz, tavizi doğurur. Kapını herkese açarsan, gün gelir kendi kapında misafir olursun.

İyilikle kalın.

Türk Mutfak Kültürünün Dünü Bugünü Geçmişine Sahip çıkmayan Geleceğine çıkamaz Satınalma Dergisi 7 Gün 7 GündemAli Rıza DÖLKELEŞ

Mutfak Yöneticisi / Food EDITOR

Limak Cyprus Deluxe Hotel

Bafra Turizm Yatırım Bölgesi

İskele / KKTC

www.limakhotels.com