İtirazen Şikayet Konusu; İtirazen şikâyet dilekçesinde özetle, ihale dokümanında D2 yetki belgesi ve B2 yetki belgesi ile TÜRSAB yetki belgesinin ihaleye katılımda yeterlik kriteri olarak belirlendiği, ancak anılan belgelerin sözleşme aşamasında istenilmesi gerektiği, istenilen bu belgelerin araçlara özel belgeler olduğu ve araçlara ait belgelerin olması durumunda herhangi bir aksaklık yaşamadan hizmetin yerine getirilebileceği, dolayısıyla ilgili belgelerin ihaleye katılımda yeterlik kriteri olarak belirlenmesinin 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun temel ilkelerine aykırı olarak rekabeti engellediği iddialarına yer verilmiştir.
10.07.2023 tarihli ve 2023/UH.I-987 sayılı Kamu İhale Kurulu kararına göre;
Yapılan incelemede ihale konusu işin kapsamının medeniyet, tarih ve kültür kampları ile deniz ve doğa gençlik kamplarına otobüs ile yolcu taşıma işi olduğu, ilgili mevzuatı uyarınca yurtiçi yolcu taşımacılığı yapılabilmesi için işin yürütülmesinde kullanılacak olan araçlara ait D2 türü veya B2 türü yetki belgesi olma zorunluluğunun bulunduğu, dolayısıyla yurtiçi yolcu taşımacılığı alanında faaliyet gösteren firmaların söz konusu belgelerden en az birine sahip olması gerektiği, bu itibarla itirazen şikâyete konu olan D2 türü veya B2 türü yetki belgesinin ihaleye katılımda yeterlik kriteri olarak belirlenebileceği anlaşıldığından başvuru sahibinin anılan iddiasının yerinde olmadığı sonucuna varılmıştır.
Öte yandan, TÜRSAB yetki belgesi ile ilgili bahsedilen iddiaya ilişkin olarak yukarıda aktarılan mevzuat dikkate alındığında; işletme belgesinin, Bakanlık tarafından verilen seyahat acentası belgesini ifade ettiği, Türkiye’de seyahat acentalığı faaliyeti göstermek için ise Bakanlıktan işletme belgesi alınmasının zorunlu olduğu, söz konusu belge uyarınca münhasır birtakım faaliyetlerin gerçekleştirilmesinin mümkün kılındığı da görülmüştür.
Bu doğrultuda söz konusu yetki belgesinin seyahat acentalığına özgü (ulaşım, gezi, yurt içi/yurt dışı turlar vb.) münhasır birtakım faaliyetleri kapsadığı anlaşılmıştır.
4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun “İhaleye katılımda yeterlik kuralları” başlıklı 10’uncu maddesi ile Hizmet Alım İhaleleri Uygulama Yönetmeliği’nin “İstenecek belgeler” başlıklı 29’uncu maddesi birlikte değerlendirilerek idare tarafından belirleneceği, ihale konusu işte yer alan araçların yurt içinde düzenlenecek medeniyet, tarih ve kültür kampları ile deniz ve doğa gençlik kamplarına ulaşımın sağlanması faaliyetlerinde kullanılacağının belirtildiği, dolayısıyla ihale konusu işin doğrudan seyahat acenteliği hizmetlerine yönelik olarak belirlenmediği, ancak iddia konusu ihale dokümanı düzenlemesinde isteklilerin söz konusu belgeye sahip olmalarının istenildiği, bu çerçevede söz konusu düzenlemelerin isteklilerin ihaleye katılımını engelleyici ve rekabeti daraltıcı nitelikte olduğu ve idarenin takdir yetkisi kapsamında değerlendirilebilir nitelikte olmadığı anlaşıldığından ihalenin iptal edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
EY, iki fazlı gerçekleştirdiği Avrupa Ülke Çekiciliği Araştırması’nın 2023 versiyonunu yayınladı. Avrupa’daki en güncel doğrudan yabancı yatırım trendlerini ortaya koyan araştırmaya göre; ekonomik belirsizlikler yabancı yatırımları duraklattı ve Avrupa’nın dönüşüm döneminde başarılı olabilmesi için yatırımcıların yeni gereksinimlerine uyum sağlaması gerekiyor.
Yatırımcılar tedarik zincirlerini yeniden yapılandırmak için öncelikle Güney ve Doğu Avrupa’yı odağa alırken Türkiye, yabancı yatırım projelerine göre yapılan sıralamada 321 proje ile beşinci durumda.
Uluslararası danışmanlık, denetim ve vergi şirketi EY (Ernst & Young)’ın 22. sini hazırladığı Avrupa Ülke Çekiciliği Araştırması’na göre, Avrupa’daki doğrudan yabancı yatırımlar ekonomik belirsizlikler nedeniyle durakladı. Verilere göre, Avrupa’ya yönelik doğrudan yabancı yatırımlar (FDI), 2022’de önceki yıla göre sadece %1 oranında artarken COVID-19 pandemisinin hemen öncesi 2019’a göre %7 daha düşük kaldı. Fransa, İngiltere ve Almanya, doğrudan yabancı yatırımların büyük kısmını çekerek toplam projelerin yaklaşık yarısını oluşturan ilk üç sıradaki yerlerini korumaya devam ediyor. Ancak 2022 yılında performansların sınırlı kaldığı da görülüyor: Fransa’da doğrudan yabancı yatırım projeleri %3 artışla (1,259 proje) ilerlese de İngiltere’de %6 (929) ve Almanya’da %1 (832) oranlarında düştü.
Avrupa’ya yönelik yabancı yatırımların pandeminin ardından toparlanacağına yönelik işaretlere rağmen, Ukrayna’daki savaşın artçı şokları, zayıf ekonomik büyüme, tedarik zincirindeki kesintiler, yüksek enflasyon ve yükselen enerji maliyetleri, duraklamada rol oynadı. 2022 boyunca dünya genelinde şirketler, 44 Avrupa ülkesinde 5,962 sıfırdan yatırım ve genişleme projesi duyurdu. Bu, 2021 yılındaki 5,877 projeye kıyasla yalnızca %1’lik yıllık artışı temsil ediyor. 2021 yılında %5’lik bir büyüme kaydedilmişti. Yatırımlar 2017’de ulaşılan zirveye göre hâlâ %10 daha düşük düzeyde.
Araştırmanın bir parçası olan ‘C-suite’ anketi de katılımcı şirketlerin %29’unun planladıkları yatırımları enerji krizinin doğrudan bir sonucu olarak ertelediğini ortaya koyuyor. Doğrudan yabancı yatırımların sonucunda, Avrupa’da yaratılan toplam iş sayısı yıllık %16 düşüşle 343.634’e geriledi. Bu düşüş, Avrupa pazarlarında belirsizlik ortamında yatırımcıların temkinli yaklaşımının da göstergesi. Katılımcı şirketler, Avrupa genelinde yatırımı etkileyen en önemli üç riski; artan faiz oranları (45%), yüksek enflasyon (40%) ve hızla yükselen kamu borç seviyeleri (36%) olarak sıralıyor.
Araştırmaya katılan şirketlerin %67’sinin önümüzdeki yıl Avrupa’da operasyon kurma veya genişletme planları olduğunu belirtmiş olmaları, bir iyimserlik payı olduğunu gösteriyor. Bu, mevcut ve gelecekteki iş planlarında Avrupa’nın önemli bir yeri olduğunun da işareti. Ancak hem AB’nin hem de üye devletlerin küresel rekabete yönelik yanıtları konusunda beklentiler yüksek.
Bu kapsamda EY; Avrupa kurumlarını ve ulusal hükümetleri ticari güveni korumaya çağırarak, daha fazla doğrudan yabancı yatırım çekmeye yardımcı olmak üzere üst düzey iş liderleriyle yapılan 500’den fazla görüşmeye dayanan altı adımlı bir plan sundu.
Planın Ana Hatları Şöyle;
Avrupa, geleceğin işletmeleri için bir merkez olarak sunulmalı ve yatırımcılara kıtanın Ar-Ge, fikri mülkiyet ve gelişmiş üretim de dahil olmak üzere mevcut güçlü yönlerinden nasıl yararlanabileceği konusunda güçlü bir mesaj vermeli
Küçük ve Orta Ölçekli İşletmelere (KOBİ’ler) yönelik destek güçlendirilmeli. Avrupa ekonomisinin bel kemiğini ve GSYİH’sının yarısını oluşturan KOBİ’ler, Avrupa çapında yaklaşık 100 milyon kişiyi istihdam ediyor. Ancak anket, 2023’te Avrupa’da genişlemeyi planlayan büyük şirketlerden çok daha az KOBİ’nin (%79’a kıyasla %57) önümüzdeki üç yıldaki geleceği konusunda daha az iyimser olduğunu ortaya koydu.
Eşzamanlı olarak Ar-Ge ve üretime yatırım teşvik edilmeli. Anket, Ar-Ge’nin önümüzdeki üç yıl içinde Avrupa’da yeni yatırım için en üst kategori olduğunu ve yöneticilerin %64’ünün Avrupa’daki Ar-Ge ayak izlerini artırmayı beklediğini ortaya koydu. Bu potansiyeli gerçekleştirmek için politika yapıcılar, küresel ekonomiyi yeniden şekillendiren yüksek teknolojili, yüksek değerli faaliyetlere yatırımı teşvik etmeye devam etmeli.
İklim değişikliği ve ESG konusunda liderlik edilmeli. Anket; yatırımcıların, Avrupa’nın çevre liderliğinin avantajlarını kabul ettiğini ve %61’inin konu sürdürülebilirlik olduğunda Avrupa’yı rakiplerinden “daha çekici” bulduğunu ortaya koydu. AB Yeşil Mutabakat ve ABD Enflasyon Azaltma Yasası son aylarda karşı karşıya geldiği için Avrupa, enerji karışımında yenilenebilir enerjinin payını daha da artırmayı ve karbondan arındırılmış enerjiye erişimi iyileştirmeyi ve ABD’nin rekabet zorluğunun önüne geçmeyi hedeflemeli.
Yeni nesil yetenekler geliştirilmeli… Yapay zekanın 2030 yılına kadar işgücü piyasasını büyük ölçüde bozabileceği düşünülürken ve birçok coğrafyada İK kısıtının olduğu bir dönemde, teknoloji, enerji, mühendislik, sağlık veya veri bilimi gibi kritik alanlarda yeni nesil yeteneklerin eğitimi Avrupa için bir rekabet avantajına dönüşmeli.
Vergi ve düzenleyici rejimler modernize edilmeli. Yatırımcıların 2023’teki vergi politikasındaki en büyük önceliği olan Ar-Ge vergi kredilerinin sağlanması.
Yatırımcılar Güney ve Doğu Avrupa’ya Odaklanıyor, Batı Avrupa Öncelikli Hedef Olmayı Sürdürüyor
Araştırmada, İtalya (+17%), Polonya (+23%), Portekiz (+24%), Romanya (+86%) ve Türkiye (+22%) gibi birçok güney, merkez ve doğu Avrupa ülkesindeki FDI projelerinde kaydedilen büyüme öne çıkıyor. Yatırımların İspanya (%-10) ve Belçika’da (%-4) da hız kestiği görülüyor. Bu ülkeler, 2021’de, COVID-19 salgınının en ağır etkilerinin ardından güçlü bir toparlanma göstermişti. Diğer yandan, İrlanda (+21%), büyük Amerikan şirketlerine cazip gelen çevik ve iş dostu ajandasını da yansıtan şekilde önemli bir artış kaydederek trendin tersi bir görünüm sergiledi. Fransa’nın performansı, yıllar önce Macron hükümeti tarafından hayata geçirilen ve meyveleri şimdi alınan bir dizi iş reformuna dayanıyor. İngiltere, Brexit kaynaklı ticaret kısıtlamaları ve iş gücü sıkıntılarından etkileniyor. Almanya’da ise güçlü endüstriye rağmen, yabancı yatırımcılar sıkı iş gücü piyasası ve yüksek karbonlu enerji karışımı yüzünden vazgeçiriliyor.
Tedarik Zincirleri Yeniden Tasarlanıyor
Birçok şirket için, “yakına taşıma (near-shoring)” veya “dosta taşıma (friend-shoring)” yolu ile tedarik zincirinin yeniden tasarımı hâlâ devam eden bir süreç. Araştırmaya katılan şirketlerin %52’si daha bölgesel tabanlı tedarik modelleri oluştururken, %47’si müşterilerine daha yakın bölgelerde üretim yapmayı (near-shoring) tercih ediyor, %46’sı ise faaliyetlerini yerli pazarlarına geri getiriyor.
Dijitalin Yükselişi
2022’de doğrudan yabancı yatırım projeleri için en büyük sektör; %8 oranında (2021’e kıyasla iki kat) artışla toplam projelerin %20’sini oluşturan yazılım ve BT hizmetleri sektörü oldu. Onu %27 oranında artışla ticari hizmetler ve profesyonel hizmetler sektörleri takip etti. Ancak, katılımcıların sadece %33’ü üretime yönelik yatırımlarını artırmayı planlıyor. Yöneticilerin %64’ünün önümüzdeki üç yıl içinde Ar-Ge faaliyetlerinde Avrupa’daki varlıklarını artırmayı hedeflemeleri ise cesaret verici.
Türkiye Güçlü Performansı ile Dikkat Çekiyor
EY Türkiye Strateji ve Kurumsal Finansman Bölüm Başkanı Özge Gürsoy Büyükavşar araştırma sonuçlarını değerlendirdi:
“Doğrudan yabancı yatırım (DYY), Avrupa ekonomisi için oldukça kritik bir öneme sahip. Avrupa’nın Gayri Safi Yurtiçi Hasılasının önemli bir payı doğrudan buna bağlı ve bu, DYY’yi Avrupa için canlı ve sürdürülebilir büyümenin temel bir bileşeni haline getiriyor. EY işte bu nedenle, yirmi yılı aşkın süredir binlerce yatırımcıyla anketler yaparak Avrupa Ülke Çekiciliği Araştırması hazırlıyor. Araştırmanın iki fazlı en yeni versiyonu değerli veriler içeriyor. Pandeminin ardından, planlanan yatırımlardaki önemli artış, doğrudan yabancı yatırımların büyük ölçüde geri döneceğinin işareti olarak görülmüştü. Ancak bu gerçekleşmedi. Buna Avrupa’nın karşı karşıya olduğu jeopolitik, enerji ve ekonomik krizlerin etkisi açık. Büyümedeki duraklama, yatırımcıların Avrupa piyasalarındaki belirsizlikler karşısındaki temkinli yaklaşımının bir göstergesi. Buradaki temel soru, bu yavaşlamanın uzun süreli mi yoksa nispeten daha kısa bir kayıp dönem mi olacağı.”
“Doğrudan yabancı yatırımın Avrupa’da hayal kırıklığı yaratan 2022’deki seyrine rağmen, gelecek hakkında iyimser olmak için hâlâ neden var. Baskılanmış talepten kaynaklanan toplam potansiyel, 2023’te planlanan proje sayısı ve ekonomik koşulların yoğun bir yeniden yapılanma, rasyonalizasyon ve maliyet optimizasyonu faaliyeti gerektirdiği hesaba katıldığında, COVID-19 sonrası geri dönüşün imkânsız olmadığı, sadece ertelendiği söylenebilir.”
“Yabancı yatırımlara ev sahipliği yapan ilk 10 ülkeye bakıldığında, İrlanda, Portekiz, İtalya, Türkiye, Polonya ve Romanya’da önemli bir büyüme olduğu dikkat çekiyor. İspanya ve Belçika’da ise yatırımlar hız kesmiş durumda. İtalya (2021’e göre %17 artış), Polonya (%+23), Portekiz (%24), Romanya (%+86) ve Türkiye (%+22) güçlü performans gösteren ülkeler arasında yer alıyor. Doğrudan yabancı yatırım proje sayısı sıralamasında beşinci olan Türkiye’nin 2021’de 264 olan proje sayısının 2022’de 321’e yükseldiğini görüyoruz. Türkiye, üretim projeleri sıralamasında Fransa’nın ardından 2. sırada yer alıyor. Bu alandaki proje sayısı ise 2021’de 230 iken 2022’de 257’ye yükselmiş durumda.”
EY Avrupa Çekicilik Araştırması’na EY sitesi üzerinden erişilebiliyor.
Kamu kurum ve kuruluşlarının mal, hizmet ve yapım işleri ile ilgili alımlarının büyüklüğü ülke ekonomisinde önemli bir paya sahiptir. Kamu adına söz konusu alımları yerine getiren kurumlar ev ödevlerini yerine getirme becerisini ortaya koyarken sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan etkin ve verimli hizmetler ortaya koyarak, kanunlarla verilmiş yetkileri en iyi şekilde değerlendirip harcama yoluyla ihtiyaç duyulan alımları yapmak zorundadır.
Bu görev yerine getirilirken yetişmiş kalifiye eleman unsuru çok önemlidir. Satınalma mevzuatı sürekli gelişen ve değişen bir yapıya sahip olduğundan bu değişikliğe uyum sağlayabilecek, mevzuat ve etik değerleri içselleştirmiş personellerin iş başında olması ortaya çıkan sonucu direkt olarak etkilemektedir.
Şirketlerin satınalma departmanında çalışan personellerin yetkinliği, şirketlerin yüklenmiş olduğu işlerde karşılaşılması muhtemel sorunların önlenmesi veya çözülmesi açısından değerlidir. Özellikle kamu alımlarına/ihalelerine katılan firmaların kamu ihale mevzuatına hakim personelleri bulundurmaları zaruridir. Bu personeller ile ilgili gerekli eğitimler belirli periyotlar ile sürekli olarak yapılmalıdır.
Kamuda görev yapan ve satınalma biriminde çalışan personeller içinde yukarıda bahsetmiş olduğum durum söz konusudur. Kamuda çalışan personellerin birçoğunun satınalma birimlerinde çalışmak istemediği bilinmektedir. Bu tercihin birçok farklı nedeni bulunmaktadır. Hesap verme zorunluluğu, söz konusu işlerin mesai dışında da zihinleri meşgul etmesi, teşvik edici ücret politikasının olmaması, kurumu direkt olarak zarara uğratma endişesi gibi birçok nedeni sayabilirim.
Çalışanların satınalma birimlerine yönelimini/isteğini arttırmak ve bu birimleri daha cazip hale getirebilmek için yukarıda belirtmiş olduğum endişelerden uzaklaştırıcı, teşvik edici ücret politikası ile desteklenmesi ve ilgili mevzuat eğitimlerinin sürekli olarak sağlanması gerekmektedir.
2022 yılında Vizyoner Dergisinin 35 inci sayısında yayımlanan, Kerem ŞAFAK ve Doç. Dr. Ayhan ULUDAĞ imzalı “Sağlık Kurumlarındaki Satınalma Çalışanlarının E-Eksiltme İhale Usulüne İlişkin Tutumlarının İncelenmesi” başlıklı araştırma makalesi bazı verilerin / durumların ortaya konulması açısından çok değerli bir çalışmadır.
Bu çalışma, Sağlık Bakanlığına bağlı kuruluşlarda çalışan 641 adet satınalma personeli üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bu personellerin %20,8’i Genel İdari Hizmetler Sınıfı (GİHS), %44,2’si Sağlık Hizmetleri Sınıfı (SHS) ve %35’i Yönetici sınıfında çalıştığı belirtilmiştir.
Araştırmaya katılan katılımcıların %49,1’i satınalma eğitimi alırken, %50,9’u eğitim almadığı belirtilmiştir. Satınalma gibi bir birimde görev yapan personellerin yarısının mesleki eğitim almamış olması düşündürücü bir durumdur.
Bu çalışmada ki, önemli bir diğer tespit ise araştırmaya katılanların %70,7’si satınalma biriminde isteyerek çalışırken, %29,3’ü ise isteği dışında bu birimde çalışmakta olduğu tespitidir. Bu tespit ise yukarıda açıklamaya çalıştığım nedenlerin sonuçlarını göstermesi açısından önemlidir. Çalışanların yaklaşık olarak %30’ nun isteği dışında satınalma biriminde çalıştırılması, hedeflenen sonuncun / performansın ortaya çıkmasını engelleyici bir durumdur. Bu çalışmada yer alan 641 katılımcının yaş ortalaması 37, memuriyet yılı ortalaması 13,5 ve satınalma da ki çalışma süresinin ortalaması ise 8 yıl olarak tespit edilmiştir.
Açıkçası memuriyet süresi ortalaması ile satınalma çalışma süresi ortalaması arasında büyük bir fark gözükmektedir. Bu durumun yazımın başında belirtmiş olduğum nedenlere bağlı olduğunu düşünmekteyim. Satınalma biriminde/alanında çalışmanın cazip hale getirilmesi, bu birimde ki çalışma süresinin ve mesleki uzmanlık seviyesinin artmasını sağlayacaktır. Katılımcıların öğrenim durumları ise tabloda gösterilmiştir.
Araştırmada, satınalma biriminde lise mezunu çalışanların çok düşük bir oranda olduğu, ağırlıklı olarak lisans mezunu personellerin çalıştığı görülmektedir.
Söz konusu çalışmada dikkatimi çeken ve açıkçası eğitimin karar verme sürecine etkisini anlamlandırması bakımından önemli bulduğum diğer bir tespit ise, satınalma çalışanlarının öğrenim durumu düştükçe sorulan sorulara verilen cevaplarda ki “Kararsızım” cevabının oranın yükselmesidir. Örneğin, çalışmada “Satınalma Çalışanlarının Öğrenim Durumu Değişkeni İle E-Eksiltmenin Personel Tasarrufu Sağlama Durumu Arasındaki İlişki” incelenirken, Lise mezunlarının yaklaşık %78’ nin “Kararsızım” seçeneğini seçtiği, Yüksek Lisans mezunu personellerin ise sadece yaklaşık %11’nin bu seçeneği seçtiği görülmektedir.
Mesleki uzmanlık bakımından, Kamu İhale Kurumu istatistiklerine göre Belediyeler ve Diğer Özel Bütçeli Kuruluşlardan sonra en yüksek alımı gerçekleştiren üst idare Sağlık Bakanlığı olduğundan kurum personellerinin diğer diğer kamu kurumlarında ki personellere göre daha iyi bir noktada olduğunu düşünmekteyim.
Kamu veya özel fark etmeksizin çalışanların bilgi düzeninin arttırılması ve doğabilecek sorunların önüne geçebilmesi için bu birimlerde çalışan personellere belirli aralıklarla eğitimler verilmelidir. Mesleki uzmanlaşmaya yönelik çalışmalar yapılmalı ve mesleki eğitim alanların satınalma birimlerinde istihdamı sağlanmalıdır.
Belirtmiş olduğum üzere satınalma mevzuatı sürekli gelişen ve değişen bir yapıya sahiptir. Kamu alımları yalnızca alışılagelen bir büro etkinliği olarak algılanmamalıdır.
Yapılan çalışmanın neticesinde de belirtildiği üzere aslında bir firmanın ya da kurumun satın alma reformundan tam olarak yararlanabilmesi için, satın alma işlevi stratejik yönetim seviyesinde kurulmalıdır.
Satınalma birimlerinde çalışanların eğitim konusunda eksikliklerinin bulunduğunu rahatlıkla söyleyebilirken, İdarecilerin bu eksikliklerin giderilmesi noktasında gerekli hassasiyette olmaları gerekmektedir. Özellikle bu birimlerde çalışanların gönüllülerden seçilmesinin etkinlik ve verimlilik açısından önemli olduğunu düşünenlerdenim.
Güneş Enerjisi Sektörünün Devleri Sürdürülebilir Bir Dünya için Ülkemizin Tek Uluslararası Güneş Enerjisi Fuarı SolarEX İstanbul’ da 16. Kez Bir Araya Geliyor!
Türkiye’nin ilk ve tek, Avrasya’nın en büyük enerji ve teknolojileri fuarı Uluslararası Solarex İstanbul, 15’inci senesinde 251’i yurt içi, 97’si yurt dışı olmak üzere 348 global firma ve 41.425 nitelikli ziyaretçinin katılımı ile gerçekleşerek alanında yeni bir rekora imza attı.
Her yıl hedef büyüterek yükselişe geçen Solarex İstanbul, 16. yılında rekor sayıda katılımcı ve ziyaretçisiyle geleceğin öncü solar teknolojilerine ve sektörün en iyilerine ev sahipliği yaparak enerjinin yol haritasını belirlemeye devam ediyor.
‘’Milli sanayinin sınırlarını uluslararası arenaya taşıyoruz’’
Önceki yıla göre bu yıl yüzde 50’li büyüyerek ciddi başarıya imza atıklarını belirten SolarEX İstanbul Proje Yöneticisi Yasemin Terle şu açıklamalarda bulundu; ’’Dünya’nın farklı bölgelerinden yoğun bir katılım ile gerçekleşen SolarEX İstanbul, fuara katılım sağlayan firmaları, ticari alım heyetleri ve nitelikli ziyaretçileri bir araya getirerek sektördeki farkını bir kez daha ortaya koydu. SolarEX İstanbul olarak 16.yılımızda 500 global katılımcıyı 125 ülkeden 55 bin global ziyaretçiyle bir araya getirmenin yanı sıra yurt dışından gelecek kamu ve sivil toplum örgütlerinin üst düzey yöneticilerine de ev sahipliği yapacağız. Her yıl yeni eklenen salonlarımızda dünyanın farklı coğrafyalarından yatırımcıları yüzlerce firma ve binlerce inovatif ürünü aynı platformda bir araya getirerek sektöre ve ülke ekonomisine katkı sağlamaya ve heyecan veren iş birliklerine ev sahipliği yapmaya devam edeceğiz. Temiz ve sınırsız enerjide pek çok avantaja sahip olan ülkemizde yerli sanayicinin sınırlarını uluslararası areneya taşımak ve 16. Kez SolarEX İstanbul’da katılımcı ve ziyaretçilerimizle bir araya gelmek için sabırsızlanıyoruz.’’
Güneş Enerjisi, Türkiye’nin Büyüyen Gücü Olmaya Devam Ediyor
Güneş enerjisine yapılan yatırımların petrol üretimine yapılan yatırımları geçtiği günümüzde, küresel temiz enerji alanında yapılan çalışmalar güneş enerjisinin ekonomilerde parlayan yıldız olacağını gösteriyor. Sürdürülebilir ve yenilenebilir enerji alanında güçlü bir konuma sahip olan Türkiye temiz enerji sektöründe her yıl büyümeye devam ediyor.
Solar sektöründe ülkemizi Dünya’da ‘’Güneş’in Merkezi’’ haline getirmek amacıyla 16 yıl önce yola çıkan Uluslararası SolarEX İstanbul, her yıl artan katılımcı ve ziyaretçi sayısıyla güçlü bir arena olmaya ve sektöre katkı sağlamaya devam ediyor.
SolarEX İstanbul 16. Yılında, Sektörün Sadece Türkiye’de Değil Avrasya’da da En Büyük Buluşması Olmaya Hazırlanıyor !
Her yıl artan katılımcı ve ziyaretçi sayısıyla alanlarını büyüten SolarEX İstanbul, 16. Yılında yeni eklenen salonları ile 55 bin m2 alanda solar sektörünün devlerini ve nitelikli ziyaretçileri aynı platformda buluşturmaya hazırlanıyor. Sektördeki gelişmelerin, yeni teknolojilerin ve güneş enerjisi çözümlerinin en iyi şekilde sunulduğu Türkiye’nin tek uluslararası etkinliği SolarEX İstanbul’da katılımcı ve ziyaretçi olmak için; www.solarexistanbul.com adresini ziyaret edebilirsiniz.
4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II nci maddesi işverene haklı nedenle fesih yetkisi tanımaktadır. Madde hükümlerine göre işçinin işyerine uyuşturucu madde alarak gelmesi yasak olmasına rağmen alkollü içki alarak işyerine gelmesi yasaklanmamıştır. Ancak işyeri dışında alınan alkol sarhoşluğa yol açmışsa, bu şekilde işyerine gelmek yasak kapsamındadır. Bu nedenle alkollü içki almış olmakla birlikte, sarhoşluk belirtileri göstermeyen işçinin işyerine gelmesi, İş Kanunu 25/II-d kapsamında haklı fesih nedeni olarak kabul edilmemektedir.
Yargıtay’ın konuyla ilgili bir kararına göre, “İşçinin, işyeri dışında aldığı alkollü içki miktarı işçinin irade ve davranışlarını ve işini normal şekilde yürütülmesini etkilemiyorsa, sadece içki almış olması sözleşmenin feshi için yeterli değildir. Buna karşılık işyerinde alkolü içki kullanmak, sarhoşluğa yol açmasa bile fesih için yeterli bir sebeptir. Dosya içeriğine göre davacı hakkında alkollü olduğunda dair iki ayrı tutanak ve rapor vardır. İşyeri tutanaklarından birinde, davacının ne zaman alkol aldığının bilinmediği belirtilmiş olup 6331 sayılı Kanun’da belirtilen “işyerinde alkollü içki içmek” koşulu yerine gelmemiştir. Diğer “davacının işyeri doktoruna ikince kere gidişinde alkollü olduğunun, yürüyüşünde ve konuşmasında bozukluk olduğunun saptandığına ilişkin Doktor imzalı işyeri tutanağı değerlendirildiğinde ise; davacı, işe gelmeden bir süre önce alkollü içki içtiğini belirtmiş olup, davacının işyerinde kolundan yaralanması nedeni ile işyeri doktoruna ilk gidişinde davacının sarhoş olduğu yönünde düzenlenmiş bir belge olmadığı gibi, davacının “sarhoşluk” derecesine varacak şekilde alkollü olup olmadığına ilişkin teknik bir alkol ölçümü gibi bir değerlendirme, kaç promil alkollü olduğuna ilişkin bir inceleme yapılmamıştır.
Alkollü olmak, sarhoş olmak değildir. Bu nedenle 6331 sayılı Kanun’un “işyerine sarhoş gelmek” koşulunun gerçekleştiği ispatlanamamıştır. Diğer taraftan davacının kolunun yandığı ve iş kazası tutanağı tutulduğu belirtilmiş ise de tutanak içeriğine göre bu durumun, davacının alkollü olduğuna ilişkin bir tespit yapılmayan işyeri doktoruna ilk gidişinde gerçekleştiği gene işyeri tutanağı içeriğinden anlaşılmaktadır. Bu durumda davacının iş güvenliğini alkol sonucunda tehlikeye düşürdüğü ispatlanamamıştır. Açıklanan nedenler ile davacının iş akdinin haklı nedenle feshedildiği davalı tarafından ispatlanamadığı için kıdem ve ihbar tazminatı taleplerinin kabulü gerekirken reddi hatalıdır”[1].
Öğretideki bir görüşe göre de, “işçinin işyeri dışında aldığı alkolün haklı fesih nedeni olabilmesi için alınan alkol düzeyi işçiyi sarhoş edecek boyutta olmalı, işçinin irade ve davranışlarını olumsuz yönde etkilemeli ve giderek işçinin iş görme borcunu yerine getirememesine sebep olmalıdır”[2].
Peki, işçiyi sarhoş edecek alkol düzeyinin belirlenmesinde hangi ölçütler dikkate alınmalıdır. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 48 inci maddesine göre, sürücülerin hususi araçlarda 0,50 promilin üzerinde diğer araçlarda ise 0.20 promilin üzerinde, alkollü araç kullanılması yasaktır. Dikkat edilirse, hususi araçlar ile diğer araçlar arasında promil alt sınırı bakımından ayrıma gidilmiştir[3]. İşyeri dışında alkol alarak gelen işçinin yapılan alkol testinde 0.20 promilin üzerinde alkol aldığı tespit edilmiş ve bu durum işçinin irade ve davranışını olumsuz yönde etkiliyorsa işçinin iş sözleşmesi geçerli nedenle sona erdirilmelidir (İşK m.18). Ancak yapılan alkol testinde 0.50 promilin üzerinde alkol aldığı tespit edilmiş ve işçi sarhoşluk boyutuna ulaşacak düzeyde ise, o zaman haklı nedenle fesih yapılmalıdır (İşK m.25/II-d).
Uygulamada işverenlerin işyerinde her çalışana periyodik veya belirsiz aralıklarla alkol ve uyuşturucu testi yaptırıp yaptıramayacakları da tartışma konusudur. Acaba işin niteliği gereği bazı çalışanlara mı bu testler yaptırılmalıdır? Bilindiği üzere, işyerleri tehlikeli yerlerdir. Elbette ki bazı mesleklerin fazla risk taşıması nedeniyle (şoför, forklift operatörü, güvenlik görevlisi gibi) periyodik veya belirsiz aralıklarla alkol ve uyuşturucu testi yaptırmak mümkün olabilir.
Kaldı ki, 6331 sayılı Kanun’un 28 inci maddesine aykırı olarak çalışanın işyerine sarhoş veya uyuşturucu madde almış olarak gelmesi ve işyerinde alkollü içki veya uyuşturucu kullanması haklı fesih nedeni sayılmıştır. Yargıtay’ın bir kararında da, işçinin görevi sırasında alkollü içki içmesi veya kamyon şoförünün kamyonu içkili kullanması haklı fesih nedeni sayılmıştır.
İşverenin haklı nedenle derhal fesih hakkını düzenleyen 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25 inci maddesi uyarınca da, çalışanın, işyerine alkol alarak yahut uyuşturucu madde kullanarak gelmesi ya da işyerinde alkol ve uyuşturucu madde kullanması halinde işverene iş sözleşmesini haklı nedenle derhal sona erdirme hakkı vardır. Ancak; işverenin bahse konu madde kapsamında çalışanın iş sözleşmesini haklı nedenle derhal feshedilmesi için çalışanın alkol veya uyuşturucu madde alarak işyerine geldiğini veya işyerinde bu maddeleri kullandığını tespit etmesi gerekir. Eğer ki çalışanın alkollü olarak veya uyuşturucu madde kullanarak işyerine geldiği yönünde bir şüphe varsa, işverenin alkol ve uyuşturucu testi yaptırması kaçılmaz bir durum olacaktır[4].
Bununla birlikte, özel nitelikli kişisel verilerin işlenme şartları başlıklı 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 6 ncı maddesine göre, ilgi kişinin açık rızası olmaksızın özel nitelikli kişisel verilerinin işlenmemesi gerekiyor. Alkol ve uyuşturucu testi yapılması sonucunda çalışanların sağlık verilerine erişileceğinden, özel nitelikli kişisel veriler kategorisinde yer alan bu veriler nedeniyle çalışanlardan açık rıza alınması zorunluluk arz etmektedir. Alkol ve uyuşturucu testine tabi tutulacak çalışana öncelikli olarak iş bu test için hangi yöntemin kullanılacağını (kan, idrar vb.), ve bu testlerin kendisine hangi amaçla uygulandığını ve tıbbi risklerin neler olduğu veri sorumlusu işveren tarafından detaylı olarak anlatmalı ve çalışan bu konuda aydınlatmalıdır. Ayrıca işverenler tarafından çalışanlara alkol ve uyuşturucu testleri yapılırken ölçülülük ilkesi dikkate alınmalıdır. Özellikle sadece işin mahiyeti gereği gereklilik arz eden hallerde, alkol ve uyuşturucu testi yapılması öncelenmelidir[5].
Sonuç olarak, işyeri dışında alkol alarak gelen işçinin yapılan alkol testinde 0.20 promilin üzerinde alkol aldığı tespit edilmiş ve bu durum işçinin irade ve davranışını olumsuz yönde etkiliyorsa, işçinin iş sözleşmesi geçerli nedenle sona erdirilebilir (İşK m.18). Ancak yapılan alkol testinde 0.50 promilin üzerinde alkol aldığı tespit edilmiş ve işçi sarhoşluk boyutuna ulaşacak düzeyde ise, o zaman haklı nedenle fesih yapılabilir (İşK m.25/II-d).
[4] YURTERİ ÇETİN, Derya; 6698 Sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu Kapsamında Çalışanlara ve Çalışan Adaylarına Yapılabilecek Testler, Kişisel Verileri Koruma Dergisi,C.4.S.1 2022; MAKAS, s.93;ALP, Mustafa/GÜRSEL, İlke, Covid-19 Pandemisinde İşçilere Ait Sağlık Verilerinin İşlenmesi, SİCİL, Yıl 2020, Sayı:44, s.12 vd.
[5] YURTERİ ÇETİN, Derya; s.17-18; BOZKURT GÜMRÜKÇÜOĞLU, Yeliz, İş İlişkisinde İşçinin Kişisel Verilerinin Korunmasına İlişkin Sorunlar ve Kişisel Verilerin Korunması Kanunu, İş Hukukunda Yeni Yaklaşımlar I, İstanbul 2017, s.74 vd.
İZFAŞ tarafından bu yıl ikinci kez düzenlenecek Logistech – Lojistik, Depolama ve Teknolojileri Fuarı; sektördeki tüm paydaşları fuarizmir’de buluşturacak. İhracat ve ithalatın itici gücü lojistik sektörü, Logistech Fuarı ile bir araya gelirken dernek ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve akademisyenlerin katılımlarıyla paneller, seminerler de gerçekleştirilecek.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde İZFAŞ tarafından ikinci kez düzenlenecek Logistech – Lojistik, Depolama ve Teknolojileri Fuarı, 27 – 29 Eylül 2023 tarihleri arasında fuarizmir’de gerçekleştirilecek. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in İzmir’i dünya fuarcılığında ön plana çıkarma ve lojistik merkez üssü yapma vizyonu doğrultusunda geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenen Logistech Fuarı, bu yıl da sektördeki tüm paydaşları bir araya getirecek. Coğrafi konumu, 8 bin 500 yıllık tarihi ve bir liman kenti olmasıyla doğal bir lojistik merkez olan İzmir’in, fuarla oluşan sinerjiyle bu konumunu perçinlemesi hedefliyor.
Küresel pazar büyüklüğü 2022 yılında 10,68 trilyon ABD Doları olarak hesaplanan ve e-ticaret gibi sektörü daha da büyüten etkenlerle artan talep doğrultusunda küresel lojistik pazar büyüklüğünün 2032 yılına kadar yaklaşık 18,23 trilyon ABD Dolarına ulaşması bekleniyor. Ülkemizde de payı gittikçe artan lojistik sektörü, ürünün doğru yerde, doğru zamanda, doğru miktarda ve uygun fiyatla ulaştırılması açısından büyük önem taşıyor. Sektörün dünyaca bilinen markalarının, aralarında Marsilya’nın da bulunduğu farklı ülkelerinden liman işletmelerinin, deniz yolu, kara yolu, hava yolu taşımacılık firmalarının, forwarderların, depolama, yazılım gümrükleme hizmetleri sunan ülkemizin sektördeki önde gelen firmalarının katılımcı olduğu fuarı, yerli ve yabancı binlerce kişinin ziyaret etmesi bekleniyor.
Kente ve Ülkeye Katkı
Geçtiğimiz yıla oranla katılımcı sayısı ve alan olarak yaklaşık iki kat büyüyen fuarın ziyaretçi profilini ise lojistik ihtiyaçlarına çözüm arayan ithalat ve ihracat yapan önde gelen firmalar, lojistik tedarik zincirindeki bütün servis sağlayıcılar, ilgili kamu yöneticileri, uluslararası operasyonlarda bulunan ve Türkiye operasyonlarını geliştirmek isteyen acentelerler oluşturuyor. Katılımcı ve ziyaretçilerine lojistik sektörüne ait tüm tedarik ve ihtiyaç zincirinin bir arada olduğu bir deneyim sunan Logistech, yaratacağı sinerji ile ülkemizin lojistik performansını artırmayı, lojistik sektöründe ülkemize yeni yollar açmayı, ekonomiye ve istihdama da katkı sağlamayı hedefliyor.
Seminer, Paneller ve Sergi de Yer Alıyor
Fuar boyunca ayrıca, etkinlikler, sektörün önde gelen isimlerinin katıldığı seminer ve paneller ile sergiler de düzenleniyor. Fuarın ilk gününde, sektör oda ve dernek başkanlarının katılımıyla “Başkanlar Paneli” gerçekleştirilirken sonrasında da lojistikle ilgili birçok önemli konunun gündeme geleceği oturumlar düzenlenecek. Fuar süresince iş geliştirme konseptiyle yerli ve yabancı ziyaretçiler ile katılımcıların yer alacağı etkinlikler de gerçekleştirilecek.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde İZFAŞ tarafından düzenlenen Logistech’in destekçileri ise T.C. Ticaret Bakanlığı, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB), İzmir Ticaret Odası (İZTO), Ege Bölgesi Sanayi Odası (EBSO), Ege İhracatçı Birlikleri (EİB), İzmir Deniz Ticaret Odası (İDTO), Hizmet İhracatçıları Birliği (HİB), İzmir Kalkınma Ajansı (İZKA), Uluslararası Taşımacılık ve Lojistik Hizmet Üretenleri Derneği (UTİKAD), Uluslararası Nakliyeciler Derneği (UND), Türkiye Liman İşletmecileri Derneği (TÜRKLİM), Demiryolu Taşımacılığı Derneği (DTD), İzmir Deniz Nakliyecileri Derneği (DND) ile Dokuz Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Mezunları Derneği (DEFMED).
Bir Anı: Türk Eximbank Eski Genel Müdürü Adnan Yıldırım ve Ben
Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekirse, Türk Eximbank’ın bugünkü genel müdürü değerli insan Sayın Ali Güney Bey’den önceki genel müdürü Sayın Adnan Yıldırım Bey idi ve bu kurum İçin, tüm kesimlerin tanıyabilmeleri için çok çaba sarfetti. Bugün ise aynı çabayı bugün Türk Eximbank Genel Müdürü Sayın Ali Güney Bey de göstermeye devam etmektedir. Türk Eximbank’a ilgim eğitim konularımın odağında yer alması ile başlamış olmakla birlikte ilgili kurumun yaptığı her toplantıya da katılırdım. Kaçırmazdım. Çünkü üst kademedeki kişileri o toplantıda görme şansım olduğu gibi ihracatçılarımıza destek olmak amacıyla, ihracatçılarımızın verdiğim eğitimlerimde bana sordukları soruların bir kısmını ben de böylesi toplantılarda üst düzey yetkililere soruyordum. Yanıtlarını biliyorum ancak, benim soruma verilecek yanıt ile bakarsınız çok farklı kesimler kafalarındaki soru işaretlerine yanıt bulabilme şansını yakalayabiliyorlardı.
İşte böyle bir gündü. Türk Eximbank eski genel müdürü Sayın Adnan Yıldırım TİM – Türkiye İhracatçılar Meclisi konferans salonunda ihracatçılara hitaben Türk Eximbank’ı bilgilendirme toplantısı yapacağını bahisle ihracatçılarımızı davet etmişlerdi. Kambersiz düğün olur mu? Ben de kendimi bu toplantıya davet ettim. Zira uzun yıllardır eğitimlerimde (www.rblecturer.com) Türk Eximbank ve krediler konulu eğitimleri veren ben ihracatçıların çeşitli sorularına en doğru yanıtı vermek durumunda olduğumdan dolayı Sayın Adnan Yıldırım Bey’in bu toplantısına benim katılmam kaçınılmaz oldu.
Toplantı günü geldi. Ben de toplantıya geldim. Hatta toplantıya gelirken eğitimlerimde kullandığım ve tarafımca hazırlamış olduğum yukarıda resimlerini paylaştığım kitaplarımdan da dört adet yanıma aldım ve bir fırsat yaratıp Adnan Yıldırım Bey’e veririm dedim. Fırsatlar insanın yakınına gelse de, avucuna gelmeyebilir. Önemli olan o fırsatları görüp yakalayabilmek. Ben de öyle yaptım. Toplantı salonuna gelen ihracatçı misafirler nedendir bilinmez sürekli arka sıralara oturmayı tercih ettiler. Ben de en öndeki protokol sırasına oturdum ve masadaki tuzluk misali en ön sırada oturduğumdan dolayı tek başıma kaldım. Ama arka taraflar, arka sıralara doğru dolu idi. Buradaki düşüncem şöyle idi: Türk Eximbank eski genel müdürü Sayın Adnan Yıldırım Bey doğal olarak Türk Eximbank’ı anlatacak ve ardından salonda oturan ihracatçı misafirlerimizin sorularını alacaktı. Bu her zaman öyle oluyordu. Bu sefer de öyle oldu. Adnan Yıldırım Bey izleyicilere “bana sorusu olan var mı?” der demez en önde oturan ben hemen parmak kaldırdım. En önde oturmanın avantajı ve parmak kaldırıp söz almak için fırsat kollayan benim için iyi bir fırsattı. Adnan Yıldırım Bey, salonda ve en önde oturan ilk parmak kaldıran beni ilk gördü ve ilk söz hakkını bana verdi.
Dedim ya fırsatları kovalayacaksınız diye… Sorumu Adnan Yıldırım Bey’e sormadan önce kendimi kısa cümlelerle tanıttım, kitaplarımı kendisine takdim ettim. Kitaplarımı alan Adnan Yıldırım Bey Türk Eximbank konusunu işlediğimden dolayı memnun olduğunu belirtti ve kitaplarımı kısa süreliğine inceledi.
Ve sorumu sordum…
Sorum şöyle idi; “Yurt dışındaki ülkelerdeki Eximbank emsalindeki bankalar hem kendi ülkelerindeki ihracatçısını destekliyor, hem de o ülkeden mal almak isteyen ithalatçıları destekleyerek bu yolla kendi ülkelerinden yapılan ihracatın daha fazla arttırılmasına destek vermektedirler. Örneğin Almanya Hermes Kredisi, Amerika GSM Kredisi vs vermek suretiyle hem kendi ihracatçısına kredi desteği vererek ihracatı artırıyor, hem de Almanya’dan mal almak isteyen farklı bir ülkedeki ithalatçıya alacağı mal kadar kredi sağlayarak, mal bedelini kendi ihracatçısına peşin ödeyerek malı ithal etmek isteyen yurt dışındaki alıcıyı kredilendirmek sureti ile düşük faizli, uzun vadeli kredi vermek sureti ile Alman ihraç mallarının satışına destek vermektedir. Ancak Türkiye’de, bizim ihracatçının dostu olan Türk Eximbank neden bu işi yapmıyor?”
Diye sordum.
Adnan Bey öncelikle benim mesleğimi sorduktan sonra nezaketli bir şekilde sorumu detaylı yanıtladı. Adnan Yıldırım Bey’in yanıtı kısaca şöyle idi;
Biz bu konuda dünyadaki birkaç ülkenin Eximbank’ı ile pilot anlaşma yaptık ve Türkiye’den mal almak isteyen Türkiye dışındaki ithalatçıları destekleyerek Türkiye’nin daha fazla ihracat yapmasının önünü açmayı hedefliyorum. Dünyada bir kaç ülke ile limit çalışması yaptık ve yaklaşık USD.900 Milyon Dolarlık bir risk oluşturduk. Gidişatı kontrol ediyoruz. Ancak bir olumsuzluk var; Türkiye enflasyonist bir ülke olduğundan dolayı, vereceğimiz kredinin maliyeti diğer ülkelerdeki ithalatçılara pahalı geliyor. Zira Türkiye’de enflasyon yüksek, diğer ülkelerde daha düşük. Durum böyle olunca biz Türk Eximbank olarak her ülkeye giremiyoruz paramızın maliyeti nedeniyle. Ancak enflasyon seviyesi Türkiye’den daha yüksek olan ülkelere biz Türk Eximbank olarak girebiliyor ve fiyatlamamızı yapabiliyoruz.
Geçmiş zaman olur ki, Sayın Adnan Yıldırım Bey ile TİM – Türkiye İhracatçılar Meclisi – Çobançeşme İstanbul salonlarında yaptığımız sohbetin üzerinden pek fazla bir zaman geçmedi ve bugün Türk Eximbank web sitesindeki kredi ürünleri arasında; Yurt Dışı Bankalar Alıcı Kredileri de mevcuttur. İnanıyorum ki o tarihlerdeki Türk Eximbank’ın yönetim kadrosu olan Genel Müdür Sayın Adnan Yıldırım ve değerli ekip arkadaşları kredilerden sorumlu genel müdür yardımcısı Sayın Necdet Karadeniz Bey ve emeği geçen ekip arkadaşlarının ülkemiz ihracatının arttırılmasında katkıları büyük olmuştur. Bugün bu bayrağı Türk Eximbank’daki yönetim kadrosu ve değerli çalışanları daha da yükseğe taşıma gayreti içindeler.
Türk Exımbank Kaynaklı Krediler Yurt Dışı Bankalar Alıcı Kredileri
Yurt Dışı Bankalar Alıcı Kredileri programımız kapsamında, Bankamız tarafından kredi limiti tahsis edilmiş yurt dışında yerleşik muteber bankalar aracılığıyla, ülkemizden mal ve/veya hizmet ithal etmek isteyen yabancı alıcıları finanse ediyoruz.
Yurt Dışı Bankalar Alıcı Kredileri Başvuru Ve Değerlendirme Süreci
Kredi başvurusunun, yabancı alıcı tarafından doğrudan limit tahsis ettiğimiz yurt dışında yerleşik Bankaya yapılmasını; Bankamıza ise, bu banka tarafından iletilmesini bekliyoruz.
Bankamıza ulaşan başvuruları, yabancı Bankanın cari limiti çerçevesinde, OECD Resmi Destekli İhracat Kredileri Uzlaşısına ve Bankamız değerlendirme kriterlerine göre değerlendiriyoruz.
Yurt Dışı Bankalar Alıcı Kredileri Kapsam
Türkiye’den gerçekleşecek Türk menşeli tüketim ve sermaye mallarıyla ile Türkiye’den gerçekleştirilen hizmet ihracatına finansman sağlıyoruz.
24 aydan kısa vadeli kredilerde Bankamız finansmanı, Türkiye’den gerçekleştirilecek ihracatın kontrat bedelinin azami %100’üne kadar olabilir. Fakat OECD Resmi Destekli İhracat Kredileri Uzlaşısı uyarınca, 24 ay ve daha uzun süreli vadelerde, Bankamız finansmanı ihracat kontrat bedelinin %85’i ile sınırlıdır. Söz konusu kontratlardaki bakiye %15’in, yabancı alıcı veya yurtdışı bankanın kendisi tarafından finanse edilmesi gerekmektedir.
Yurt Dışı Bankalar Alıcı Kredileri Avantajları Nelerdir ?
İhracatçılarımızın yabancı alıcılarına, ürün paketinin yanı sıra finansman paketi de sunabilmesine olanak tanıyoruz. Yurtdışında yerleşik bankalar aracılığıyla, yabancı alıcılara alternatif finansman kaynağı sağlıyoruz.
İhracatçılarımızın satış potansiyelini arttırıyoruz.
Yurt Dışı Bankalar Alıcı Kredileri Şartlar Nelerdir?
Öncelikle ihracatın gerçekleşeceği ülkede, limit tahsis ettiğimiz muteber bir bankanın bulunması ve ilgili yabancı alıcı adına, Bankamızdan borçlanmaya olumlu yaklaşması gerekmektedir.
Finansmana konu ürünlerin Türkiye’den Türkiye menşeli olarak ihraç edilmesi beklenmektedir.
Limit tahsis ettiğimiz yabancı bankaların limitlerini, banka bilançolarındaki değişimi ve mukim olduğu ülkenin ekonomik ve politik durumunu etkileyen her türlü güncel veriyi değerlendirerek belirli aralıklarda güncelliyoruz. Bu kapsamda, başvuru tarihinde yabancı bankanın bakiye limitinin güncel ve yeterli düzeyde olması gerekmektedir.
Yurt Dışı Bankalar Alıcı Kredileri Maliyetler Nelerdir?
Alıcı kredisi niteliğindeki Program kapsamında tahsis edilen kredilerden doğan maliyetler, genel olarak doğrudan kredi borçlusu tarafından karşılanır. Başlıca maliyet unsurları:
Yurt Dışı Bankalar Alıcı Kredileri Faiz
Faiz (Bankamız kaynak maliyetleri dikkate alınarak, işlem bazında belirlenir.),
Risk Primi (OECD Resmi Destekli İhracat Kredileri Uzlaşısı kapsamında bir defaya mahsus tahsil edilir.), Komisyon (Yönetim Komisyonu, Taahhüt Komisyonu).
Türk Eximbank Ve Türk İhracatçısı
Türk Eximbank, Türk ihracatçısı için elini taşın altına koyuyor ve Türk ihracatçısının yurt dışına daha fazla mal satabilmesini teminen, Türkiye’den mal satın alabilecek ithalatçıları fonlamaktadır. Kuşkusuz ki bu Türk Eximbank için ticari ve politik bir risk olmakla birlikte bu konuda üstlenilen risklerin “hedge” edilmesini Türk Eximbank kuşkusuz ki yerine getirmektedir.
Son zamanlarda araba fiyatlarında yaşanan artış devam ediyor. Arabaların ticari bir yatırım aracına dönüşmüş olduğuna dikkat çeken İstinye Üniversitesi (İSÜ) İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğr. Üyesi Dr. Naim Çetintürk, “Bu nedenle özellikle bu yıl neredeyse her ay satış rakamlarının zirve yaptığını görüyoruz. Haziran ayı son 10 yılın en yüksek satış rakamına bizlere gösterdi ve muhtemelen benzer bir senaryo temmuz ayında da yaşanacak” diyor.
Özellikle pandemiyle birlikte artışa geçen araba fiyatları, artmaya devam ederken araç almak sadece ihtiyacı karşılamanın ötesinde ticari bir boyuta da taşındı. İstinye Üniversitesi (İSÜ) İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğr. Üyesi Dr. Naim Çetintürk, “Genel olarak otomobil satış rakamlarına baktığımız zaman özellikle pandemi sürecinin ardından giderek artan fiyatlar nedeniyle araba bir emtia olmanın ötesinde ticari bir yatırım aracına dönüşmüş durumda” diyor. Bunun önüne geçmek için yapılan çalışmaların da yeterli olmadığını belirten Çetintürk, “Gerek sıfır kilometre gerekse ikinci el otomobil piyasası açısından vergilendirmenin nihai satış rakamları üzerinde olumsuz yönlü bir etkisi olduğunu söylemek pek mümkün görünmüyor” diye konuşuyor.
“Çeşitli tüketici gruplarına uygun otomobiller öneriliyor”
Otomobil ticaretinde vergi düzenlemelerinin nasıl hesaplandığına dair bilgi veren Öğr. Üyesi Dr. Naim Çetintürk, şunları söylüyor:
“Otomobil ticaretini sıfır kilometre ve ikinci el olarak ayırdığımızda vergilendirme yeni satılan araçlar için geçerli bir uygulama. Burada otomobillerin fabrika çıkış fiyatı, yani vergilendirme öncesi satış tutarı ve aracın motor hacmi baz alınarak belirli baremler oluşturulmuş durumda. Buna göre fabrika çıkış fiyatı veya motor hacmi doğrultusunda yüzde 45-50-60-70 ve 80 olmak üzere beş farklı ÖTV dilimi söz konusu. ÖTV uygulandıktan sonra belirlenen tutarın üzerine yüzde 20 KDV eklenir ve aracın nihai satış fiyatı ortaya çıkar. Genellikle her vergi dilimi içerisine belirli sayıda araç giriyor. Otomobil şirketleri farklı segmentlerde ve her segment içerisindeki aracın çeşitli donanım paketlerinde sunulmasını sağlayarak mümkün olabildiğince hem araç hem de vergi dilimi açısından çeşitli tüketici gruplarına uygun otomobiller önermeyi amaçlıyor.”
“ÖTV ve matrah düzenlemeleri sıfır kilometre aracı olan talebi arttırıyor”
Otomotiv piyasasındaki vergilendirmenin amacıyla ilgili de bilgi veren Çetintürk, “Otomotiv piyasasındaki vergilendirmenin amacı aslında her vergi türünde olduğu gibi ülkemizin kamu hizmetlerini gerçekleştirebilmesi adına kaynak yaratma amacı taşıyor. Uzun yıllardır sıfır otomobillerden bu bağlamda hem özel tüketim vergisi hem de katma değer vergisi olarak iki farklı vergi tahsil ediliyor. Elbette son kullanıcı açısından vergilendirme, nihai satış fiyatını belirleyen bir unsur. Zaman zaman ÖTV dilimleri ve matrah seviyelerinde yapılan düzenlemeler sıfır kilometre aracı olan talebi arttırıyor” diye konuşuyor. Vergilendirme sürecinde öne çıkan faktörlerle ilgili de konuşan Çetintürk, şöyle devam ediyor:
“Ülkenin genel vergilendirme politikası doğrultusunda araç fiyatlarına ve motor hacmine göre bir kategorizasyon söz konusu. Burada amaç, halkımızın daha sık satın alabildiği temel modelleri mümkün olabildiğince az vergilendirerek daha erişilebilir fiyatlarda kalmasını sağlamak. Segment ve emisyon hacmi büyüdükçe bu doğrultuda vergi dilimi ve dolayısıyla aracın fiyatı da artıyor. Bu açıdan otomotiv piyasasındaki vergilendirmenin gelir dağılımına yönelik olarak bir basamaklama şeklinde planlandığından bahsedebiliriz.”
“Arabalar ticari bir yatırım aracına döndü”
Arabaların ticari bir yatırım aracına döndüğüne dikkat çeken Çetintürk, “Genel olarak otomobil satış rakamlarına baktığımız zaman özellikle pandemi sürecinin ardından giderek artan fiyatlar nedeniyle araba bir emtia olmanın ötesinde ticari bir yatırım aracına dönüşmüş durumda. Bu nedenle özellikle bu yıl neredeyse her ay satış rakamlarının zirve yaptığını görüyoruz. Örneğin, haziran ayı son 10 yılın en yüksek satış rakamına bizlere gösterdi ve muhtemelen benzer bir senaryo temmuz ayında da yaşanacak. Bu nedenle gerek sıfır kilometre gerekse ikinci el otomobil piyasası açısından vergilendirmenin nihai satış rakamları üzerinde olumsuz yönlü bir etkisi olduğunu söylemek pek mümkün görünmüyor” diyor.
“Vergilendirmede yeniden bir düzenleme gündeme gelebilir”
“Önümüzde süreçte vergilendirmelerde yeniden bir düzenleme yapılmasının gündeme geleceğini belirten Çetintürk, detayları ise şöyle açıklıyor:
“Özellikle ÖTV’de her bir vergi diliminin üst ve alt matrah sınırı bulunuyor. Maalesef döviz fiyatlarının artması nedeniyle fabrika çıkış fiyatları da arttığı için örneğin, daha önceden yüzde 50’lik dilime giren bir araç bir anda yüzde 70’lik dilime girebiliyor. Şu an itibariyle bulunduğumuz durumda tüm otomobiller yüzde 80’lik vergi diliminde kümelenmiş şekilde. Bu nedenle genelde böyle bir dağılım olduğunda bundan önce iki kez olduğu gibi vergi diliminin matrah baremleri güncelleniyor. Bu sayede araçların üzerine binen vergi yükü hafiflediği için vatandaşlarımızın daha erişilebilir fiyatlarla satın alması sağlanıyor. Önümüzdeki süreçte de az önce bahsettiğim durum nedeniyle yeniden böyle bir güncelleme ile karşı karşıya kalabiliriz.”
Sürdürülebilirlik, işletmelerin karbon ayak izini azaltma, çevresel etkilerini minimize etme ve enerji verimliliğini artırma konusunda önemli bir öncelik haline gelmiştir. ISO 50001 Enerji Yönetim Sistemi standardı, işletmelere enerji yönetimi sistemleri kurma ve enerji performansını sürekli olarak iyileştirme konusunda bir çerçeve sunmaktadır. Bu standart, sadece enerji yönetimi ile ilgili ilkeler ve uygulamalar belirtmekle kalmaz aynı zamanda şirketlerin sürdürülebilirlik ve karbon ayak izi yönetimi süreçlerine de etki etmektedir.
ISO 50001 ve Sürdürülebilirlik
ISO 50001 standardı, işletmelere enerji yönetimi konusunda bir çerçeve sunan uluslararası bir standarttır. Bu standardın temel amacı, işletmelerin enerji performansını iyileştirmek, enerji tüketimini izlemek ve kontrol etmek, enerji verimliliği hedefleri belirlemek ve sürekli olarak iyileştirme yapmaktır. ISO 50001, işletmelerin enerji verimliliği stratejilerini geliştirmelerine, enerji maliyetlerini azaltmalarına ve çevresel etkilerini azaltmalarına yardımcı olur. Bu sayede işletmeler, enerji verimliliği alanında liderlik rolü üstlenebilir ve rekabet avantajı elde edebilir.
ISO 50001 standardı, işletmelerin enerji performansını iyileştirme sürecinde sürdürülebilirlik odaklı hedeflerine ulaşmalarını desteklemektedir. ISO 50001 ve sürdürülebilirlik arasındaki ilişkiyi şu başlıklar halinde ele alabiliriz:
Enerji verimliliği ve sürdürülebilirlik: ISO 50001 standardı, işletmelerin enerji verimliliği stratejileri geliştirmelerini sağlar. Bu stratejiler, enerji tüketimini azaltarak sürdürülebilirlik hedeflerine katkıda bulunur.
Karbon ayak izi yönetimi: ISO 50001, işletmelere enerji kaynaklarının etkin kullanımı yoluyla karbon ayak izini azaltma konusunda rehberlik eder. Enerji verimliliği projeleri ve yenilenebilir enerji kullanımı, işletmelerin karbon emisyonlarını azaltmalarına yardımcı olur.
ISO 50001 Standardının Karbon Ayak İzi Yönetimine Katkıları
ISO 50001 standardının karbon ayak izi yönetimi üzerindeki etkilerini aşağıdaki başlıklar altında inceleyebiliriz:
Veri toplama ve izleme: ISO 50001 standardı, işletmelerin enerji tüketim verilerini toplamalarını ve izlemelerini sağlar. Bu veriler, işletmelerin karbon ayak izini belirlemelerine ve performanslarını izlemelerine olanak tanır.
Enerji verimliliği projeleri: Enerji Yönetim Sistemi standardı, işletmelere enerji performanslarını iyileştirmek için projeler geliştirme ve hayata geçirme yolunda rehberlik eder. Bu projeler, enerji tüketimini azaltarak karbon ayak izini düşürmeye yardımcı olur.
Sürekli iyileştirme ve sertifikasyon: ISO 50001 standardının gereklilikleri, işletmelerin enerji performansını sürekli olarak iyileştirme ve sertifikasyon sürecine tabi tutma yolunda adımlar atmalarını sağlar. Bu süreçler, karbon ayak izini azaltma çabalarını sürdürülebilir hale getirir ve işletmelere sürdürülebilirlik konusunda güçlü bir itibar sağlar.
İşletmelerin ISO 50001 Çerçevesinde Geleceğe Yönelik Adımları
ISO 50001 standardının uygulanması, işletmelerin geleceğe yönelik sürdürülebilirlik adımları atmasına yardımcı olur. Bu adımlar genellikle aşağıdaki konularda atılmaktadır:
Sürdürülebilir enerji kaynakları: Standart, işletmelerin sürdürülebilir enerji kaynaklarına geçişini teşvik etmektedir. Yenilenebilir enerji kullanımı, işletmelerin enerji performansını iyileştirirken karbon ayak izini azaltmalarına yardımcı olur.
İnovasyon ve teknoloji kullanımı: İşletmelerin yenilikçi teknolojileri ve piyasadaki ve sektördeki en iyi uygulamaları kullanması sürecinde ISO 50001 standardının etkisi büyüktür. İnovasyon ve teknoloji, enerji verimliliği ve karbon azaltma çabalarında önemli bir rol oynar.
Paydaş iş birliği ve iletişim: ISO 50001 standardı, işletmelerin paydaşlarıyla sürekli iş birliği içinde çalışmalarını ve sürdürülebilirlik hedeflerini paylaşmalarını destekler. İletişim ve iş birliği, işletmelerin sürdürülebilirlik konusunda daha geniş bir etki yaratmalarına yardımcı olur.
ISO 50001 Enerji Yönetim Sistemi standardı, işletmelere sürdürülebilirlik ve karbon ayak izi yönetimi konularında yol gösterici bir çerçeve sunar. Enerji verimliliği projeleri, yenilenebilir enerji kullanımı ve sürekli iyileştirme çabalarıyla ISO 50001 standardına uyum sağlayan işletmeler, sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşırken piyasada rekabet avantajı da elde eder. Standart, ortaya koyduğu ilkeler ve prosedürler ile işletmelerin geleceğe yönelik adımları destekler ve sürdürülebilir enerji için bir yol haritası sunar.
Türkiye’de 2000 sonrasında ihracatın yıldız sektörlerinden birisi olan su ürünlerinin ihracatta 2023 yılı ilk yarı karnesi belli oldu. 2022 yılının ocak-haziran döneminde 760 milyon dolarlık dövizi Türkiye’ye kazandırmış olan su ürünleri sektörü, 2023 yılının ilk yarısında ihracatını yüzde 9’luk artışla 829 milyon dolara taşıdı.
Ege İhracatçı Birlikleri verilerine göre; su ürünleri ihracatı miktar bazında irdelendiğinde, 2022 yılının ocak-haziran döneminde 117 bin ton olan su ürünleri ihracatı, 2023 yılının aynı döneminde yüzde 7’lik artışla 125 bin tona ulaştı.
İhracatın Zirvesinde Levrek Var
Su ürünleri sektöründe levrek 263 milyon dolarlık tutarla en çok ihraç edilen balık türü olma özelliğini korurken, Çipura ihracatı yüzde 10’luk artışla 195 milyon dolardan 215,7 milyon dolara ilerledi.
Son yıllarda yıldızı parlayan Türk somonunun ihracatında yüzde 34’lük artış hızı yakalandı ve 115,7 milyon dolardan 154,7 milyon dolara çıktı.
Alabalık ihracatı yüzde 18’lik gelişimde 49,5 milyon dolardan 58,5 milyon dolara geldi. Orkinos ihracatı 28 milyon dolardan 40 milyon dolara çıkarken, orkinos yüzde 43’lük ihracat artışıyla ihracat artış rekortmeni oldu.
Türkiye’nin kaya levreği ihracatı 3,5 milyon dolar olarak kayıtlara geçerken, diğer su ürünlerinden 93 milyon dolarlık döviz geliri elde edildi.
Kızıltan; “Üretimimiz 1 milyon tona, ihracatımız 2 milyar dolara ilerliyor”
Türkiye’nin 2022 yılında su ürünleri üretiminin 850 bin ton bandına geldiği bilgisini veren Türkiye Su Ürünleri ve Hayvansal Mamuller İhracatçı Birlikleri Sektör Kurulu Başkanı Sinan Kızıltan, bu üretimin yüzde 60’ını oluşturan 515 bin tonluk büyük diliminin yetiştiriciklikten elde edildiğini, Türkiye’nin yetiştiriciliğe büyük yatırımlar yaptığını, sektörün 1 milyon ton üretim kapasitesine ulaşmayı hedeflediğini dillendirdi.
Türkiye’nin son 25 yılda su ürünleri sektörüne yaptığı yatırım sonrasında çipurada dünyanın en büyük üreticisi konumuna geldiğini belirten Kızıltan, “Çipura’da ihracatta ise dünya ikincisiyiz. Levrekte Avrupa’nın en büyük üreticisi konumundayken, ihracatında dünya ikincisiyiz. Orkinosta da dünyanın ilk 5 ülkesi arasındayız. 2022 yılında su ürünleri sektörü olarak 1 milyar 650 milyon dolarlık ihracata imza atmıştık, 2023 yılında 1,8 milyar dolar, 2024 yılında 2 milyar dolar dövizi Türkiye’ye kazandırmayı hedefliyoruz” diye konuştu.
Su ürünleri sektörünün 829 milyon dolarlık ihracatının 560 milyon dolarlık büyük diliminin Ege Bölgesi’ndeki su ürünleri ihracatçılarınca yapıldığının altını çizen Ege Su Ürünleri ve Hayvansal Mamuller İhracatçıları Birliği Başkanı Bedri Girit, “Türkiye’nin su ürünleri ihracatından yüzde 68 pay alıyoruz. Türkiye’nin Levrek ihracatından yüzde 94, çipura ihracatından yüzde 90 pay alıyoruz. Su ürünleri ihracatında güçlü konumumuzu sürdürmek için 2023 yılının ilk yarısında Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri, Japonya, İspanya’da 7 gıda fuarına katılarak su ürünlerimizin tanıtımını gerçekleştirdik. 2023 yılının ikinci yarısında da Singapur, Kenya, İspanya, Almanya, Rusya ve İsrail’de 6 gıda fuarına katılarak tanıtım çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Ticaret Bakanlığı’nın desteklediği, firmaların kümelenerek rekabetçiliklerini artırdıkları ve ticaret heyetleriyle hedef pazarlarda Türk ürünlerini tanıttıkları Uluslararası Rekabetçiliğin Geliştirilmesi (URGE) Projesiyle öncelikli olarak Afrika pazarında ürünlerimizi tanıtmayı hedefliyoruz. “Aegean Fishery and Animal Products” isimli UR-GE projesi ile sektörün ihtiyaçları dahilinde Afrika pazarını da keşfedeceğiz. URGE Projemizde 25 firmamız birlikte hareket edecek” şeklinde konuştu.
İhracatta İlk Üç Ülke: Rusya, İtalya, Hollanda
Türkiye, 2023 yılının ilk yarısında 86 ülkeye su ürünleri ihraç ederken zirvede 134 milyon dolarlık taleple Rusya Federasyonu yer aldı. Rusya’ya 2022 yılının ocak – haziran döneminde su ürünleri ihracatımız 80 milyon dolar iken, 2023 yılının aynı döneminde Rusya’ya su ürünleri ihracatımızda yüzde 66’lık artış hızı yakalandı.
2022 yılının ilk yarısında en çok ihracat yaptığımız ülke olan İtalya 2023 yılının aynı döneminde 100 milyon dolarlık taleple ikinci sırada yer aldı. Hollanda 82,6 milyon dolarlık Türk su ürünleri ithalatıyla üçüncü basamağın sahibi oldu. Bu ülkeleri 78 milyon dolarlık ihracatla İngiltere, 61 milyon dolarlık ihracatla Yunanistan takip etti.
Su Ürünleri İhracatında Muğla ve İzmir Zirvede
Türkiye’nin su ürünleri ihracatına hangi illerin daha fazla katkı sağladığı incelendiğinde 2023 yılının ilk yarısında Muğla 328 milyon dolarlık ihracat performansıyla açık ara birinci il konumunu sürdürüyor. Muğla toplam su ürünleri ihracatından yüzde 40 pay alıyor.
İzmir, 189 milyon dolarlık su ürünleri ihracatıyla Muğla’yı takip ederken, Türkiye’nin su ürünleri ihracatında yüzde 23’lük dilimi temsil ediyor. Bu illeri 84,6 milyon dolarlık su ürünleri ihracatıyla İstanbul izledi.