Görüntüleme Hizmet İhalesinde Şikayet Süresi Nasıl Hesaplanır?
Mehmet ATASEVER
Simdata Danışmanlık Y.K. Başkanı
İtirazen Şikayet Konusu; Başvuru sahibinin dilekçesinde özetle; söz konusu ihalenin 1’inci kısmına ilişkin olarak Teknik Şartname’de aranan “en az 65 alıcı RF kanalı” kriterini sağlamadığı ÜTS kayıtları ve üretici teknik dokümanları ile sabit olan GE Healthcare marka SIGNA Champion model 1,5 Tesla MR cihazını teklif eden isteklilerin tekliflerinin değerlendirme dışı bırakılması gerektiği, idarece tesis edilen işlemde anılan cihazı teklif eden isteklilerin yalnızca Teknik Şartname’ye uygunluk belgelerinde yer alan beyanları esas alınarak değerlendirme yapıldığı, cihazın teknik kapasitesine ilişkin ÜTS kayıtları ve üretici teknik dokümanları ile Teknik Şartname arasındaki açık uyumsuzluğun dikkate alınmadığı, Teknik Şartname’ye aykırı olduğu objektif verilerle sabit olan bir cihazın uygunluk beyanı gerekçe gösterilerek değerlendirmeye alınmasının mevzuata uygun olmadığı iddialarına yer verilmiştir.
Konu İle İlgili Emsal Kamu İhale Kurulu Kararına Göre;
Yapılan inceleme ve tespitler neticesinde; 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun “İhalelere yönelik başvurular” başlıklı 54’üncü maddesinde “İhale sürecindeki hukuka aykırı işlem veya eylemler nedeniyle bir hak kaybına veya zarara uğradığını veya zarara uğramasının muhtemel olduğunu iddia eden aday veya istekli ile istekli olabilecekler, bu Kanunda belirtilen şekil ve usul kurallarına uygun olmak şartıyla şikâyet ve itirazen şikâyet başvurusunda bulunabilirler.” hükmü,
Aynı maddenin onbirinci fıkrasının (c) bendinde “Başvurunun süre, usul ve şekil kurallarına uygun olmaması, usulüne uygun olarak sözleşme imzalanmış olması veya şikâyete konu işlemlerde hukuka aykırılığın tespit edilememesi veya itirazen şikâyet başvurusuna konu hususun Kurumun görev alanında bulunmaması hallerinde başvurunun reddine karar verilir.” hükmü,
Anılan Kanun’un “İdareye şikayet başvurusu” başlıklı 55’inci maddesinde “Şikayet başvurusu, ihale sürecindeki işlem veya eylemlerin hukuka aykırılığı iddiasıyla bu işlem veya eylemlerin farkına varıldığı veya farkına varılmış olması gereken tarihi izleyen günden itibaren 21 inci maddenin (b) ve (c) bentlerine göre yapılan ihalelerde beş gün, diğer hallerde ise on gün içinde ve sözleşmenin imzalanmasından önce, ihaleyi yapan idareye yapılır. İlanda yer alan hususlara yönelik başvuruların süresi ilk ilan tarihinden, ön yeterlik veya ihale dokümanının ilana yansımayan diğer hükümlerine yönelik başvuruların süresi ise dokümanın satın alındığı tarihte başlar.
İlan, ön yeterlik veya ihale dokümanına ilişkin şikayetler birinci fıkradaki süreleri aşmamak üzere en geç ihale veya son başvuru tarihinden üç iş günü öncesine kadar yapılabilir. Bu yöndeki başvuruların idarelerce ihale veya son başvuru tarihinden önce sonuçlandırılması esastır…
İdare, şikâyet başvurusu üzerine gerekli incelemeyi yaparak on gün içinde gerekçeli bir karar alır. Alınan karar, şikâyetçi ile diğer aday veya istekliler ile istekli olabileceklere karar tarihini izleyen üç gün içinde bildirilir. İlan ile ihale veya ön yeterlik dokümanına yönelik başvurular dışında istekli olabileceklere bildirim yapılmaz. Belirtilen süre içinde bir karar alınmaması durumunda başvuru sahibi tarafından karar verme süresinin bitimini, süresinde alınan kararın uygun bulunmaması durumunda ise başvuru sahibi dahil aday, istekli veya istekli olabilecekler tarafından idarece alınan kararın bildirimini izleyen on gün içinde Kuruma itirazen şikâyet başvurusunda bulunulabilir.” hükmü yer almaktadır.
İhalelere Yönelik Başvurular Hakkında Yönetmelik’in “Başvuru süreleri” başlıklı 6’ncı maddesinde “(1) İdareye şikayet süresi; ihale sürecindeki şikayete konu işlem veya eylemlerin farkına varıldığı veya farkına varılmış olması gerektiği tarihi izleyen günden itibaren Kanunun 21 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerine göre yapılan ihalelere yönelik başvurularda beş gün, diğer hallerde on gündür.
(2) Ancak, ilan ile ön yeterlik veya ihale dokümanına yönelik şikayetler, birinci fıkradaki süreleri aşmamak kaydıyla başvuru veya teklif sunulmadan önce en geç ihale veya son başvuru tarihinden üç iş günü öncesine kadar yapılabilir.” hükmüne,
Anılan Yönetmelik’in “Sürelerle ilgili genel esaslar” başlıklı 7’nci maddesinde “ (1)
Süreler; … c) İdarenin işlem veya eylemlerine karşı yapılacak başvurularda şikayete yol açan durumun farkına varıldığı yahut farkına varılmış olması gerektiği tarihi,
ç) Şikayet üzerine idare tarafından verilen kararın bildirildiği veya bildirilmiş sayıldığı tarihi, on gün içerisinde karar alınmaması halinde ise bu sürenin bitimini, izleyen günden itibaren başlar.” hükmüne,
Aynı Yönetmelik’in “Ön inceleme konuları ve ön inceleme üzerine yapılacak işlemler” başlıklı 16’ncı maddesinde “(1) Başvurular öncelikle;
… c) Başvurunun süresinde yapılıp yapılmadığı, … yönlerinden sırasıyla incelenir.
…(4) Yapılan ön inceleme sonucunda, bir aykırılığın tespit edilmesi halinde bu hususa
ilişkin ön inceleme raporu düzenlenir.” hükmüne,
Aynı Yönetmelik’in “Ön inceleme konularına aykırılık üzerine alınacak kararlar” başlıklı 17’nci maddesinde ise “(1) 16’ncı maddenin birinci fıkrası bakımından bir aykırılığın tespiti üzerine Kurul tarafından başvurunun reddine karar verilir.” hükmüne yer verilmiştir. Başvuruya konu ihalenin 05.11.2025 tarihinde gerçekleştirildiği, 26.11.2025 tarihli ve 49 nolu ilk ihale komisyonu kararı ile ihalenin birinci kısmının başvuru sahibi ………. Tıbbi Görüntüleme ve Kalp Merkezi San. ve Tic. Ltd. Şti. üzerinde bırakıldığı, anılan kısımda ………… Sağlık Ürünleri Ticaret Pazarlama San. Ltd. Şti.nin ekonomik açıdan en avantajlı ikinci teklif sahibi olduğu, söz konusu kısma 8 isteklinin teklif verdiği, aşırı düşük teklif açıklaması uygun bulunmayan …….Sağlık Hizmetleri San. ve Tic. Ltd. Şti., ……. Sağlık Medikal San. ve Tic. Ltd. Şti., ……….. Özel Sağlık Hizmetleri A.Ş. ve …….. Özel Sağlık Hizmetleri Ltd. Şti.nin tekliflerinin ise aşırı düşük teklif açıklamaları uygun bulunmayarak değerlendirme dışı bırakıldığı, söz konusu kararın 26.11.2025 tarihinde başvuru sahibi ……. Tıbbi Görüntüleme ve Kalp Merkezi San. ve Tic. Ltd. Şti. ve diğer isteklilere tebliğ edildiği tespit edilmiştir.
İhalenin birinci kısmına ilişkin olarak ilk ihale komisyonu kararında teklifi değerlendirme dışı bırakılan ……….. Özel Sağlık Hizmetleri Ltd. Şti.nin aşırı düşük teklif açıklamalarının idare tarafından yeniden değerlendirildiği, 01.12.2025 tarihli ve 50 nolu ikinci ihale komisyonu kararıyla anılan isteklinin aşırı düşük teklif açıklamasının uygun olduğuna karar verildiği, ihalenin birinci kısmının tekrar başvuru sahibi ………. Tıbbi Görüntüleme ve Kalp Merkezi San. ve Tic. Ltd. Şti. üzerinde bırakıldığı, …….. Sağlık Ürünleri Ticaret Pazarlama San. Ltd. Şti.nin ise tekrar ekonomik açıdan en avantajlı ikinci teklif sahibi olarak belirlendiği, …………Sağlık Hizmetleri San. ve Tic. Ltd. Şti., ……. Sağlık Medikal San. ve Tic. Ltd. Şti. ve ………. Özel Sağlık Hizmetleri A.Ş.ne ait tekliflerin aynı gerekçelerle tekrar değerlendirme dışı bırakıldığı, söz konusu kararın 01.12.2025 tarihinde başvuru sahibine ve diğer isteklilere tebliğ edildiği tespit edilmiştir.
Başvuru sahibinin anılan istekliler hakkında öne sürdüğü iddialar bakımından, 26.11.2025 tarihli ilk ihale komisyonu kararı ile 01.12.2025 tarihli ikinci ihale komisyonu kararı arasında iddiaya konu istekliler açısından bir farklılık olmadığı ve her iki komisyon kararında ihale üzerinde bırakılan başvuru sahibi ve ekonomik açıdan en avantajlı ikinci teklif sahibi isteklinin teklif değerlendirmesine ilişkin herhangi bir değişiklik yapılmadığı, bu bağlamda mevcut hukuki durumda herhangi bir değişiklik bulunmadığı görülmüştür.
Diğer bir ifade ile başvuru sahibinin şikâyete konu isteklilerin tekliflerinin değerlendirilmesine ilişkin öne sürdüğü iddialara konu hususlar 26.11.2025 tarihinde tebliğ edilen 26.11.2025 tarihli ve 49 nolu ihale komisyonu kararı ile ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Dolayısıyla 25.12.2025 tarihinde Kurum kayıtlarına alınan itirazen şikâyet dilekçesinde yer alan iddialara konu hususların 26.11.2025 tarihinde başvuru sahibine tebliğ edilen ilk ihale komisyon kararı ile başvuru sahibince farkına varıldığı ya da farkına varılmış olması gerektiği anlaşılmaktadır.
Bu çerçevede anılan ilk ihale komisyonu kararının tebliğ tarihi olan 26.11.2025 tarihinin şikâyete konu işlemin farkına varılma tarihi olduğu, anılan kararın üst yazısında “Bu kararın bildirim tarihini izleyen günden itibaren on gün içinde idaremize EKAP üzerinden eşikayet başvurusunda bulunulabilir.” şeklinde başvuru merci ve süresinin doğru bir şekilde belirtildiği, ancak başvuru sahibinin ilgili kararın kendisine bildirilmesini izleyen on günlük süre içinde, daha açık bir ifadeyle 08.12.2025 Pazartesi günü mesai bitimine kadar idareye şikâyet başvurusunda bulunması gerekirken, bu süreyi geçirdikten sonra 11.12.2025 tarihinde idareye şikâyet başvurusunda bulunduğu, dolayısıyla idareye yapılan şikâyet başvurunun süresinde olmadığı anlaşılmıştır.
ÜNSPED Gümrük Müşavirliği ve Lojistik Hizmetler A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi
28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a başlattığı saldırılar tüm şiddeti ile devam ederken ve İran bu saldırılara karşılık vererek ABD’nin bölgesel müttefiklerinin petrol rafinerilerine saldırırken, dünyayı nasıl bir geleceğin beklediğini endişeyle izlemeye başladık. 2 Mart tarihinde Rusya’nın ABD ve İsrail’in saldırgan politikası nedeniyle Üçüncü Dünya Savaşının başlayabileceğine ilişkin açıklaması endişelerin iyice artmasına neden oldu. Tüm borsa endekslerinin düştüğü; altın ve gümüşe hücumun şuursuzca devam ettiği bu günlerde, herhangi bir konuda uzun erimli ekonomik analiz yapmanın güçlüğü ve anlamsızlığı da orta yerde duruyor. Ancak, biz yine de enseyi çok karartmadan, özellikle Türkiye’yi yakından ilgilendiren ekonomik bir konuya değinmeden edemedik.
Son 30 yılda kademe kademe Çin Halk Cumhuriyeti’ne kaptırdığımız dış pazar kayıplarımız yetmezmiş gibi, karşımıza bir de Hindistan çıktı! Hep söylemişimdir: “Uluslararası ticarete ahde vefa diye bir kavram yoktur. Müşteriniz birim fiyatta 50 sentlik bir avantaj yakaladığında sizi anında kapı önüne koyar” diye. Nasıl “yenilmez armada” olarak gördüğümüz tekstil ve konfeksiyon pazarlarımızı Kuzey Afrika ülkelerine kaptırdıysak, otomotiv ve diğer dayanıklı tüketim malları pazarlarımızı da elimizden kaçırma riski ile karşı karşıyayız.
Üstelik Hindistan Çin’den çok daha avantajlı bir pozisyonda Avrupa Birliği (AB) pazarlarına girecek. Çünkü artık taraflar arasında ithalat vergilerini bertaraf eden bir Serbest Ticaret Anlaşması (STA) yürürlüğe girme aşamasında.
Günümüzde Çin’in güçlü nüfus artışı kontrolü nedeniyle Hindistan’ın nüfusu Çin’in nüfusunu geçmiş durumda. Çin’de 1 milyar 409 milyon insan yaşarken, Hindistan’ın nüfusu 1 milyar 450 milyona çıktı ve aradaki fark daha da açılmaya başladı. Bugün Çin’de bir çalışanın yıllık ortalama geliri 13.660 $’a yükselmiş iken, Hindistan’da yıllık ortalama gelir 2.650 $ düzeylerinde dolaşıyor.
Hindistan’ın Çin’e göre karşılaştırmalı bir üstünlüğünden daha bahsetmek gerek: Bugün küresel ticaret için kaçınılmaz unsurlardan birisi olan İngilizce Çin’de çok az kişi tarafından biliniyorken, Hindistan’da neredeyse herkes İngilizce biliyor. Bilmem Hinduların son derece zeki ve ilişki yönetiminde üstün becerileri olduğu hususunu da ayrıca belirtmeye gerek var mı? Amerika’daki dev bilişim şirketlerinin en büyük yazılım orduları Hindistan vatandaşlarından oluşuyor. Bu gruba girenler hem zeki hem kullanıcı isteklerini kolay kavrayacak kadar İngilizceye hâkim, hem de dünyanın en ucuz yazılımcı ücretlerine razı kişilerden oluşuyor.
Aslında AB ile Hindistan arasındaki STA müzakereleri 2007 yılında başlamıştı. Avrupa Birliği, otomobil, şarap ve diğer alkollü içecekler gibi sektörlerde daha geniş kapsamlı serbestleştirme talep etmiş, fikri ve sınai mülkiyet hakları ile kamu alımları konularında Hindistan’dan daha güçlü taahhütler beklemişti. Hindistan ise hizmetlerin serbest dolaşımı konusunda AB’den daha fazla taviz talep etmişti. Tarafların bu taleplere olumlu yaklaşmaması üzerine, 2013 yılında STA müzakereleri dondurulmuştu.
Son yıllarda çeşitli nedenlerle küresel tedarik zincirlerindeki kırılmalar, bölgesel savaşlar ve bu savaşlara bağlı geçiş koridorlarının tıkanması, ABD’nin tüm ülkelerde gerginlik yaratan agresif ve saldırgan tutumu, Avrupa Birliği’ni alternatif iş birliklerine daha fazla hevesli kıldı. 2022 yılında AB-Hindistan STA müzakereleri tekrar canlandırıldı ve 2026 yılının ocak ayında sonuçlandırıldı.
İmzalanan STA taraflar arasındaki malların gümrük tarifelerinin kaldırılması konusunda neredeyse en üst düzeyde serbestlik getiriyor. Bu kapsamda AB için % 99 düzeyinde, Hindistan için de % 97 düzeyinde gümrük tarifeleri sıfırlanıyor veya indiriliyor. Tarife kotaları veya bazı hassas ürünlere yönelik özel düzenlemeler STA kapsamı dışında kalacak. Bir başka anlatımla, karşılıklı olarak mal hareketleri üzerine konulan tarife dışı önlemler % 3’lerin üzerinde olmayacak.
AB, Hindistan’la birlikte iki milyar insanın yaşadığı bir coğrafyayı oluşturuyor. Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan bu alanda dünya gayri safi yurtiçi hasılasının da (GSYİH) yaklaşık % 25’i üretiliyor. Halihazırda AB ve Hindistan 180 milyar EURO üzerinde mal ve hizmet ticareti yapıyor ve bu da bu ticaret Avrupa Birliği’nde 800.000 kişiye istihdam sağlıyor. STA’nın 3032 yılına kadar AB’nin Hindistan’a yıllık mal ihracatını %108 oranda artırması bekleniyor. Yılda 4 milyar EURO daha az gümrük vergisi ödeyerek Hindistan pazarına girme olasılığı elde eden Avrupalı ihracatçıların bu avantajlı fiyatlarla Hindistan’daki pazar paylarının büyümesi bekleniyor. AB-Hindistan STA’sı her iki tarafın da bugüne kadar imzaladığı en büyük ticaret anlaşması unvanını şimdiden almış durumda.
Öte yandan, STA müzakerelerinin tıkanmasına yol açan fikri ve sınai mülkiyet haklarına daha fazla özen gösterilmesi ve kamu ihalelerine AB firmalarının katılması gibi konular tamamen gündemden kaldırılmamış olmakla birlikte, bu alandaki ilerlemeler zamanın akışına bırakıldı. Aynı şekilde, Hindistan’ın hizmetlerin serbest dolaşımı alanındaki beklentiler de şimdilik askıya alındı.
Anlaşma ile AB tarım politikası kapsamındaki ürünlerle ilgili hassasiyetlere de özen gösterilecek. Bu kapsamda, sığır eti, şeker, pirinç, tavuk eti, süt tozları, bal, muz, yumuşak buğday, sarımsak ve etanol gibi hassas ürünler üzerindeki AB gümrük tarifeleri korunacak. Koyun ve keçi eti, tatlı mısır, üzüm, salatalık, kurutulmuş soğan, pekmezden yapılan rom ve nişasta gibi ürünlerin de Avrupa Birliğine sınırlı miktarda ithalatına izin verilecek.
AB-Hindistan STA’sının yürürlüğe girmesiyle birlikte, taraflar arasında daha açık, istikrarlı ve öngörülebilir bir iş ortamı doğacağı; gümrük işlemlerinin daha hızlı ve basit gerçekleşeceği; deniz taşımacılığı gibi lojistik sektör hizmetlerinden daha uygun koşullarda yararlanılacağı; her iki taraftaki küçük işletmelerin daha uygun koşullarda ihracat olanaklarına kavuşacağı yönündeki beklentiler karşılık bulacak.
Anlaşma bir STA’dan beklenenlerin de ötesine geçerek, tarafların Paris İklim Anlaşması’nı uygulamak, işçi haklarını korumak, kadınların ekonomik güçlenmesini desteklemek, ticaretle ilgili çevre ve iklim konularında işbirliği platformu oluşturmak ve bu inisiyatiflerde sivil toplum kuruluşlarının da etkin bir şekilde yer alması yönünde hükümler de içeriyor.
İşte böyle dört başı mamur bir STA konumundaki AB-Hindistan STA’sının Türkiye yönünden ciddi riskler içerdiğini görmemek için kör olmak gerekir.
Bu riskleri şöyle sıralamak mümkün:
Daha önceki deneyimlerimizden biliyoruz ki, AB ile çok rahat STA imzalayan ülkeler, paralel hükümler içeren Serbest Ticaret Anlaşmalarını Türkiye ile imzalama konusunda hiç de hevesli olmuyor ve sürekli ipe un seriyorlar. Bu durumda ister istemez AB ile ticarette yapısal asimetrik riskler ile yüz yüze kalınması kaçınılmaz oluyor.
Düne kadar Türk menşeli ürünler AB pazarlarına gümrüksüz girebilirken şimdi Hindistan ürünleri de aynı pazara gümrüksüz girebilecek. Ancak, Türkiye’de yılık ortalama gelir 15.000 $ düzeyinde iken Hindistan’da yıllık ortalama gelir 2.650 $ düzeyinde. AB pazarlarında işçilik ücretlerinin altı misli daha düşük olduğu bir ülke ürünleri ile karşı karşıya kalacağız.
Türkiye konum itibarıyla AB pazarlarına daha yakın. Bu nedenle “Türk ihraç ürünleri daha düşük navlun ücretleri ödenerek pazara erişebilir” diyebiliriz. Ancak, “Yeni Baharat Yolu” olarak da adlandırılan “Hindistan – Orta Doğu – Avrupa Ekonomik Koridoru” dahil olmak üzere, Hindistan’dan Avrupa’ya Süveyş Kanalı üzerinden de erişim mümkün. Bu hatlarda ucuz işgücü kullanılarak daha uygun fiyatlarla taşımacılık yapan Hindistan bayraklı gemiler, uzak destinasyon dezavantajını da bertaraf eden uygun navlun fiyatları sağlayabilecektir.
Gümrük vergisi ödemeden AB pazarlarına giren Hindistan menşeli mallar “serbest dolaşımdaki eşya” statüsü kazandığından prensip olarak Türkiye’de de serbest dolaşım statüsünden yararlanacaktır. Buna karşılık, Türk menşeli mallar AB’de “serbest dolaşım statüsü” kazanmakla birlikte “AB Menşeli Ürün” statüsü edinememektedir. Bu bakımdan, Türk menşeli ürünler Avrupa ülkelerinde “serbest dolaşım statüsü” kazanmış olsa dahi, bu ülkelerden Hindistan’a sevk edildiklerinde anılan ürünler gümrük vergileri tahsil edilerek Hindistan’a ithal edilebilecektir.
Türkiye’de yerleşik ihracatçı firmalarda Avrupa’daki müşteri ile ilişkileri sağlayan ve yazışmaları yapan İngilizce bilen personel “key account manager” yapılır ve el üstünde tutulur. Hindistan’da ise evinde kazak veya banyo lifi ören ev kadını, cep telefonu ile Avrupa’daki müşterilerine İngilizce e-mail yazarak çok kolay bir yoldan müşteri bulan bir “mikro ihracat neferi” olabilecektir.
“Ama Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde yerleşik yüzbinlerce Türk kökenli insan yaşıyor. Bunlar bizim ticarette beşinci kolumuz sayılmaz mı?” diyebilirsiniz. Bu ülkelerle teması olanların çok iyi bildiği gibi, anılan ülkelerde şirketlerin kritik pozisyonlarında çalışan binlerce Hint kökenli insan da yaşıyor.
Kısaca belirtmek gerekirse, Avrupa pazarlarına “savulun ben geliyorum” diyen dev bir Hindistan demir atıyor. Türk ihracatçılarının Avrupa Birliği’ndeki Pazar kapma yarışında Çin’den çok daha dişli bir rakip ile karşı karşıya geldiğini söylemek için kâhin olmaya gerek yok sanırım.
Hüseyin Cahit SOYSAL
ÜNSPED Gümrük Müşavirliği ve Lojistik Hizmetler A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi
Hafta Tatili Günü 7,5 Saatten Fazla Çalıştırılan İşçi Tatil Ücreti Dışında Fazla Çalışma Ücretine de Hak Kazanır mı?
Lütfi İNCİROĞLU
İşçilerin dinlenme hakkı Anayasa ile güvence altına alınmış yine Anayasa’nın 50. maddesinde dinlenmenin çalışanların hakkı olduğu belirtildikten sonra yıllık izin, hafta tatili ve bayram tatili hakları ayrıca vurgulanmıştır. Gerçekten de işçinin hiç dinlenmeden sürekli biçimde çalışması gerek beden ve ruh sağlığı gerekse sosyal, kültürel ve toplumsal birliktelik açısından olumsuz sonuçlara yol açacaktır. Bu yüzdendir ki, çalışanları yorgunluk ve onun beraberinde getireceği dikkatsizlik sonucu uğrayabilecekleri iş kazalarından korumak, çalışanların bedensel ve ruhsal olarak dinlenmelerini, toplumsal yaşamda var olmalarını sağlamak, iş yaşamında verimin ve kalitenin yükseltilmesi gibi birçok sebeple çalışanın yıllık izin, hafta tatili ve bayram tatili haklarını ve gün içinde ara dinlenmelerini tam olarak kullanabilmeleri oldukça önemlidir.
Hafta tatili izni kesintisiz en az yirmi dört saattir. Hafta tatilinin 24 saatin altında bir süre verilmesi durumunda, usulüne uygun şekilde hafta tatili izni kullandığından söz edilemez. Hafta tatili bölünerek kullandırılamaz. Buna göre hafta tatilinin yirmi dört saatten az olarak kullandırılması halinde hafta tatili hiç kullandırılmamış sayılır.
Nitekim Yargıtay’a göre de; “2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanunun 3 üncü maddesine göre, hafta tatili Pazar günüdür. Bu genel kural mutlak nitelikte olmayıp, hafta tatili izninin Pazar günü dışında da kullandırılması mümkündür.
Hafta tatili gününde çalıştığını iddia eden işçi, norm kuramı uyarınca bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Ücret bordrolarına ilişkin kurallar burada da geçerlidir. İşçinin imzasını taşıyan bordro sahteliği ispat edilinceye kadar kesin delil niteliğindedir. Bir başka anlatımla bordronun sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça, imzalı bordroda yer alan hafta tatili ücreti ödemesinin yapıldığı varsayılır. Bordroda ilgili bölümünün boş olması ya da bordronun imza taşımaması halinde, işçi hafta tatilinde çalışma yaptığını her türlü delille ispat edebilir.
Hafta tatillerinde çalışıldığının ispatı konusunda işyeri kayıtları, özellikle işyerine giriş çıkışı gösteren belgeler, işyeri iç yazışmaları, yazılı delil niteliğindedir. Ancak, sözü edilen çalışmanın bu tür yazılı belgelerle kanıtlanamaması durumunda tarafların dinletmiş oldukları tanık beyanları ile sonuca gidilmesi gerekir. Bunun dışında herkesçe bilinen genel bazı vakıalar da bu noktada göz önüne alınabilir. Hafta tatili çalışmalarının yazılı delil ya da tanıkla ispatı imkan dahilindedir. İşyerinde çalışma düzenini bilmeyen ve bilmesi mümkün olmayan tanıkların anlatımlarına değer verilemez.
İmzalı ücret bordrolarında hafta tatili ücreti ödendiği anlaşılıyorsa, işçi tarafından daha fazla çalışıldığının ileri sürülmesi mümkün değildir. Ancak, işçinin hafta tatili alacağının bordroda görünenden daha fazla olduğu yönünde bir ihtirazi kaydının bulunması halinde, hafta tatili çalışmalarının ispatı her türlü delille yapılabilir. Buna karşın, bordroların imzalı ve ihtirazi kayıtsız olması durumunda dahi, işçinin bordroda yazılı olanın dışında hafta tatillerinde çalışmaların yazılı delille kanıtlaması mümkündür.
Peki Hafta tatili günü 7,5 saatten fazla çalıştırılan işçi hafta tatili ücreti dışında fazla çalışma ücretine de hak kazana bilir mi? Elbette ki, haftanın 7 gün çalışılan günlerinde 7,5 saatin üzerindeki çalışmaların fazla çalışma hesabında dikkate alınması gerekmektedir.
Nitekim Yargıtay’ın kararına göre de, “Bu açıklamalara göre dosya kapsamındaki bilgi ve belgeler, dinlenen tanıkların beyanları, yapılan işin niteliği ve davacı tanığının dava dosyası birlikte değerlendirildiğinde; davacı, saat 20.00’den sonra çalıştığına yönelik iddiasını ispatlayamamıştır. Hâl böyle olunca davacının ayda iki hafta 6 gün, iki hafta 7 gün olmak üzere 08.00-20.00 saatleri arasında çalıştığı kabul edilmeli, hafta tatili alacağı ayrıca hesaplandığından 7 gün çalışılan haftalarda sadece 7,5 saatin üzerindeki çalışmaların fazla çalışma hesabında dikkate alınması gerektiği hususu gözden kaçırılmamalıdır”[1].
Sonuç olarak, Hafta tatili kesintisiz en az yirmi dört saattir. Hafta tatilinin 24 saatin altında bir süre verilmesi durumunda, usulüne uygun şekilde hafta tatilinin kullandırıldığından söz edilemez. Hafta tatili bölünerek kullandırılamaz. Ayrıca hafta tatili gününde 7,5 saatten fazla çalışma yapılması halinde, 7,5 saati aşan çalışmalar fazla çalışma olarak değerlendirilecektir.
www.incirogludanimanlik.com sayfasında yayımlanan blog yazıları, hakemli makale formatında olmayıp bilgi verme amaçlıdır. Kesinlikle hukuki mütalaa ya da tavsiye niteliğinde değildir.
Dijital Şeffaflık: Liderlerin Saklanabileceği Yer Kalmadı
Olgar ATASEVEN
Girişimci, İş İnsanı, Yazar, Eğitimci, Konuşmacı
Hatırlıyorum. İşe ilk başladığım dönemlerdi. Şirketin genel müdürünü görmek çok önemli bir durumdu. Biz çaylaklar toplantıların nasıl geçtiğini hep merak ederdik. Ancak bir karar alındıktan sonra şirket içi sirküler olarak yayınlanırdı ve kararları öğrenirdik. O zamanların liderliği (belki bazı şirketlerde hâlâ böyle kalmış olabilir) biraz da mesafe işiydi.
Üst yönetim ayrı katlarda otururdu. Stratejik kararlar kapalı toplantı odalarında alınırdı. Çalışanların büyük çoğunluğu şirketin en üst yöneticilerini yılda birkaç kez görürdü. CEO’ların konuşmaları nadir olur ve mesajları filtrelenmiş biçimde organizasyona ulaşırdı.
Bir çalışanın üst yönetim hakkında bildikleri çoğu zaman sınırlıydı: Nasıl karar aldıklarını, kriz anlarında nasıl davrandıklarını veya çalışanlara gerçekten nasıl yaklaştıklarını bilen sayısı kısıtlıydı. Bu bilinmezlik liderliğin bir parçasıydı. Hatta bazı durumlarda bir avantajdı. Mesafe otoriteyi güçlendiriyordu, görünmezlik liderliğe gizem katıyordu.
Bugün ise bu model neredeyse tamamen ortadan kalkmak üzere, en azından yurt dışında bunu görüyoruz. Dijital çağ, hiç olmadığı kadar liderliği görünür hale getirmiş durumda. Artık liderler sadece stratejik kararlarıyla değil, davranışlarıyla, iletişim tarzlarıyla ve hatta sessizlikleriyle bile değerlendirilir hale geldi. Ve en önemli gerçek şu ki artık “Dijital dünyada liderlerin saklanabileceği yer kalmadı.”
Liderliğin Yeni Sahnesi: Sürekli Görünürlük
Bugünün organizasyonlarında liderlik artık kapalı kapılar ardında gerçekleşmiyor. Gerçi liderlerde daha görünür olmanın peşinde. Çalışanlar yöneticilerini çok daha yakından gözlemliyor. Bunun en önemli nedeni dijital iletişim kanallarının çoğalması.
Bugün bir liderin davranışları ve mesajları çok farklı platformlarda görünür hale geliyor. Örneğin:
şirket içi iletişim platformları
dijital toplantılar
kurumsal sosyal ağlar
çalışan yorum siteleri
profesyonel sosyal medya platformları
Özellikle LinkedIn liderlerin iletişim tarzını doğrudan görünür kılıyor. Aynı şekilde çalışanların deneyimlerini paylaştığı Glassdoor gibi platformlar kurum kültürünün dış dünyaya yansımasına aracılık ediyor. Bunun doğal bir sonucu bu platformların çalışanlara yeni bir güç vermesi oldu. “Liderleri değerlendirme gücü”
Artık çalışanlar yalnızca performans değerlendirmesine tabi olan kişiler değil. Aynı zamanda yöneticilerini de gözlemleyen ve açık ya da gizli yorumlayan aktörler haline geldiler.
Bilgi Artık Tek Yönlü Akmıyor
Alıştığımız modelleri hatırlayalım. Geleneksel organizasyon yapılarında bilgi yukarıdan aşağıya doğru akardı. Yönetim karar alırdı. İletişim departmanları veya ilgili departmanlar mesajı hazırlar, çalışanlara iletirdi. Organizasyon bu mesajı kabul ederdi. Dijital çağ bu yapıyı tamamen değiştirdi. Bugün bilgi çok yönlü akıyor. Bir çalışan yaşadığı deneyimi bir paylaşım, bir yorum ya da bir mesaj aracılığıyla yüzlerce kişiye ulaştırabiliyor. Bir kurumun içinde yaşanan bir olay artık sadece o odada kalmayabiliyor. Bir çalışan deneyimi birkaç saat içinde tüm organizasyonda konuşulabilir hale gelebiliyor. Bu durum liderler için “Davranışların artık kapalı kalmayacağının” en önemli göstergelerini oluşturuyor.
Eskiden şirketler kültürlerini büyük ölçüde kendileri anlatırdı. Kurumsal web siteleri, reklam kampanyaları ve işveren markası projeleri kurumların nasıl görünmek istediğinin araçları olarak kullanılıyordu. Hatta bu konuda ben şirketlere bizzat kendi markaları kadar işveren markalarına da önem vermeleri gerektiğini hatırlatırdım. (Bknz. Peryön Dergisi PY yazılarım)
Bugün ise çalışanlar kurumların nasıl olduğunu anlatıyor. Bir organizasyonun gerçek kültürü artık çalışan yorumları, sosyal medya paylaşımları, işten ayrılan çalışanların deneyimleri ve içeriden paylaşılan hikâyelerle görünür hale geliyor: Bu yüzden modern iş dünyasında kurumların karşı karşıya olduğu önemli bir gerçek ortaya çıkmış durumda: Artık şirketlerin anlattığı kültür ile yaşanan ya da yaşatılan kültür arasındaki farklar çok hızlı bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir şirket çalışan odaklı olduğunu söyleyebilir. Ancak çalışanların deneyimi farklıysa, bu fark kısa sürede görünür hale geliyor. Anlayacağınız üzere, dijital çağda kurumların hikâyesini yalnızca kurumlar yazmıyor. Çalışanlar da yazıyor.
Tutarsızlık Artık Daha Hızlı Ortaya Çıkıyor
Hız çağında yaşadığımızın bir diğer göstergesi de artık her şeyin daha kolay açığa çıkması. Dijital şeffaflığın liderler için yarattığı en büyük risk tutarsızlık. Bir lider toplantılarda çalışanların öneminden söz edip kriz anlarında ekiplerini yalnız bırakıyorsa, bu fark çok daha görünür hale geliyor. Bir yönetici empatiyi savunup günlük kararlarında farklı davranıyorsa, çalışanlar bunu hemen fark ediyor. Eskiden bu tür tutarsızlıkların fark edilmesi uzun zaman alabilirdi. Organizasyon içinde bilgi yavaş yayılırdı. Çalışanlar deneyimlerini sınırlı çevrelerle paylaşırdı. Bugün ise durum farklı. Bir deneyim birkaç saat içinde onlarca kişiye ulaşabiliyor. Bir çalışan yorumu yüzlerce kişi tarafından okunabiliyor. Bu nedenle dijital çağ liderler için yeni bir sorumluluk getiriyor:
Liderliğin Yeni Testi: Davranış
Geçmişte liderlik büyük ölçüde strateji ve karar alma becerisiyle tanımlanıyordu. Bugün ise liderliğin değerlendirilmesinde yeni bir unsur daha güçlü hale geliyor: davranış.
Çalışanlar artık liderleri yalnızca doğru kararlar alıyor mu, şirketi büyütüyor mu, stratejik olarak güçlü mü diye değerlendirmiyor. Aynı zamanda şu soruların cevaplarını arıyorlar: Çalışanlara nasıl davranıyor? Kriz anlarında nasıl iletişim kuruyor? Değerleri gerçekten uyguluyor mu? Bu sorular ve benzeri sorgulamalar artık liderliğin daha görünür hale geldiği bir çağın işaretidir. Bunun cidden fark etmek gerekiyor. Peki her şey her zaman yolunda mı gidiyor? Dijital şeffaflık bazen şirketler için ciddi krizler yaratabiliyor. Örneğin, Uber geçmişte kurum kültürü ile ilgili ciddi eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Çalışanların paylaştığı deneyimler şirket içindeki bazı yönetim uygulamalarını görünür hale getirdi ve bu durum şirketin liderlik yapısını bile değiştiren bir sürece dönüştü. Benzer şekilde, Amazon da zaman zaman çalışma koşulları ve yönetim uygulamalarıyla ilgili çalışan deneyimlerinin kamuoyunda tartışıldığı dönemler yaşadı.
Tüm bunlara rağmen şirketler duruma adapte olmakta hevesli oldukları için krizler de fırsata dönüşüyor. Dijital şeffaflık bazı liderler için tehdit gibi görünse de, ancak güçlü liderler için bu durum önemli fırsatları da beraberinde getiriyor. Çünkü gerçek liderliğin otoriteden çok güven üzerine kurulu olduğunu unutmayalım. Şeffaflık güveni görünür hale getirir. Bir lider gerçekten tutarlıysa, çalışanlara saygı gösteriyorsa ve değerlerini uyguluyorsa, bu davranışlar dijital ortamda daha geniş kitleler tarafından fark ediliyor. Başka bir ifadeyle: Şeffaflık zayıf liderliği zorlaştırır ama güçlü liderliği güçlendiriyor.
Yeni Bir Liderlik Yetkinliği: Dijital Tutarlılık
Günümüz değişim rüzgarlarının içinde dijital çağın liderleri için yeni bir beceri ortaya çıkıyor: dijital tutarlılık. Bu ise ancak ve ancak söylenen ile yapılanların uyumlu olması, değerlerin yalnızca konuşulması değil, uygulanması ve iletişimin kriz anlarında da sürmesi koşullarında gerçek hayata geçiyor. Buradan anlaşılması gerekenin dijital tutarlılığın bir iletişim tekniği olmadığı, bir karakter meselesi olduğudur. Çünkü dijital ortamlar liderlerin gerçek davranışlarını görünür hale getirir.
İş dünyası diğer konularda olduğu gibi bu konuda da sessiz ama güçlü bir dönüşüm yaşıyor. Liderlik artık yalnızca strateji üretmek ya da karar almak olarak gözükmüyor. Liderlik aynı zamanda sürekli göz önünde olan bir davranış biçimi haline geliyor. Dijital çağ liderleri sürekli izlenen bir sahneye taşıyor. Bu sahnede: çalışanlar gözlemci, sosyal medya yankı odası, ve dijital platformlar ise bir kayıt cihazı gibi rolleri üstlenmiş durumdalar. Bu nedenle liderliğin yeni gerçeği oldukça basit ama güçlü görüyorum. Geçmişte liderlik gücünü mesafeden alıyordu. Bugün ise liderlik gücünü şeffaflıktan almak zorunda. Ve bu yeni dünyada saklanacak yer pek kalmadı.
Moda endüstrisi yapay zekayı tasarımdan pazarlamaya kadar her alanda hızla benimserken, sektörde dikkat çekici yeni bir etiket ortaya çıkıyor: “AI ile üretilmedi.” Bir zamanlar “Made in Italy”, “handmade” ya da “sürdürülebilir üretim” gibi ifadeler nasıl değer yaratıyorsa bugün de insan yaratıcılığını vurgulayan bu yeni ibare giderek güçlü bir pazarlama aracına dönüşüyor. Yapay zeka ile hızlanan moda dünyasında, ironik biçimde insan emeği yeniden ayrıcalıklı bir konuma yerleşiyor.
Moda sektörü teknolojik dönüşümlere her zaman hızlı adapte olan bir alan oldu. Dijital tasarım programları, üç boyutlu modelleme ve veri odaklı trend analizleri uzun süredir sektörün ayrılmaz parçaları. Ancak son yıllarda üretken yapay zeka araçlarının yaygınlaşması, tasarım süreçlerinde daha köklü bir değişim yarattı. Bugün bir tasarımcı, birkaç metin komutuyla yeni koleksiyon fikirleri üretebiliyor; markalar ise kampanya görsellerini, ürün fotoğraflarını ya da sanal modelleri yapay zeka ile oluşturabiliyor. Tam da bu noktada moda dünyasında yeni bir tartışma doğdu: Tasarımın gerçek sahibi kim? Bu soruya verilen yanıt, bazı markaları ve tasarımcıları ürünlerinde veya iletişimlerinde farklı bir vurguyu öne çıkarmaya yöneltti: “AI kullanılmadı.” Başka bir ifadeyle, tasarımın insan yaratıcılığıyla ortaya çıktığını özellikle belirtmek.
Bu yeni ibarenin arkasındaki en önemli nedenlerden biri fikri mülkiyet meselesi. Birçok ülkede telif hakkı sistemleri, yaratıcı bir çalışmanın korunabilmesi için insan katkısını temel kriter olarak kabul ediyor. Tamamen yapay zeka tarafından üretilmiş bir tasarımın hukuki statüsü ise hala gri bir alan. Bu durum özellikle moda sektöründe önemli bir risk yaratıyor. Çünkü bir markanın koleksiyonunda yer alan bir tasarımın telif korumasının zayıf olması, rakiplerin benzer ürünleri hızla piyasaya sürebilmesi anlamına gelebilir. Bu nedenle bazı markalar için “AI ile üretilmedi” ibaresi yalnızca etik bir tercih değil, aynı zamanda bir fikri mülkiyet koruması. İnsan yaratıcılığına dayalı bir tasarımın telif koruması daha güçlü olduğu için, bu vurgu markanın tasarım değerini koruma amacı da taşıyor.
Yeni Bir Lüks Tanımı
Moda tarihine bakıldığında, her dönemin kendine özgü bir değer sembolü olduğu görülür. Bir dönem “Made in Italy” ibaresi kaliteyi temsil ederken, daha sonra “handmade” veya “sürdürülebilir üretim” gibi kavramlar öne çıktı. Bugün ise yapay zekanın yaygınlaşmasıyla birlikte yeni bir sembol ortaya çıkıyor: insan yaratıcılığı.
Yapay zeka tasarım süreçlerini hızlandırdıkça tamamen insan emeğiyle üretilmiş tasarımlar daha ayrıcalıklı algılanmaya başlayabilir. Bu durum özellikle lüks moda segmentinde daha belirgin hale gelebilir. Çünkü lüks moda, tarihsel olarak yalnızca ürün değil aynı zamanda hikaye ve zanaatkarlık satıyor.
Dolayısıyla gelecekte “AI ile üretilmedi” ibaresi, tıpkı organik veya el yapımı etiketleri gibi bir değer göstergesi haline gelebilir.
Moda her zaman teknolojiden beslenen bir endüstri oldu. Ancak modayı diğer sektörlerden ayıran temel unsur hiçbir zaman teknoloji değildi.
Moda, özünde bir yaratıcılık endüstrisi. Belki de bu yüzden yapay zeka çağında bile sektör yeni bir etikete ihtiyaç duyuyor:
Ülkemizin ödemeler dengesi, TCMB rezervleri, ihracatın ithalatı karşılama oranları, yurt dışından ithal edilen tüm ithalat kalemleri için gerçek anlamda ihtiyaç duyduğumuz varlık; dövizdir. Dövizin az oluşu veya olmaması ülkemiz açısından ciddi sıkıntılar doğuracağı gibi gerek sermaye hareketleri, gerek ülkemize gelen, gerekse ülkemizden giden yatırımcılar, ülkemizin yatırım projeleri için dövizin varlığı şarttır.
Döviz Üzerine Dedikodular
Döviz üzerine kimler neler söylemiyor ki. En son dedikodu haberi Hatça Teyze’den. Ben bir şey söylemeyeyim, sizi Hatça Teyze ile baş başa bırakayım ve kendi gözlerinizle okuyun.
Döviz piyasamızda böylesi dedikodu haberleri bazen uçuşur, desteksiz atış yapılır, işin finansal tarafına bakmadan rakamlar havada uçuşur.
Bir ay sonra döviz kopacak, piyasalar allak bullak olacak,
Üç ay sonra dövizde fırtına kopacak
En geç yılın ortasında döviz gördüğü, göreceği en yüksek seviyeye gelecek,
Bu yılın ilk yarısından sonra döviz füze gibi fırlayacak
Dövizin Hız Testine Birlikte Bakalım
Dolar yılbaşı civarında TRL.43.- idi. Şubat ayının ilk haftasına kadar dolar REL.43.- bandında gitti, geldi, bir ara TRL.44.- oldu gibi ama tekrar yoluna TRL.43.- ile devam etti ve Şubat’ın ilk haftasından donda nihayet dolar fiyatı TRL.44.- oldu. Burada parite etkisi oldu mu diye sorsam, kafanızı parite ile karıştırmayayım şimdi.
Orta Vadeli Program ve Dolar Fiyatı
2026 yılı sonuna kadar doların fiyatı TRL.46.60 hadi 40 kuruş da benden olsun dolar fiyatına TRL.47.- diyelim.
Gördüğüm kadar, çok afaki bir anormallik olmaz ise, doların fiyatı yıl sonunda TRL.47.-‘dir.
Dövizin Değeri ve Türk Lirası Karşısındaki Performansı
Kuşkusuz ki ülkemize dövizin gelmesi ve döviz varlıklarının artması için şu kriterlerin oluşması zorunludur;
Şöyle ki;
Öncelikli ve birincil şart; ülkede her açıdan istikrar olmalıdır. Siyasi otororitelerin söylemleri birleştirici, istikrar sağlayıcı, toparlayıcı, ekonomik ve iktisadi kurallara uygun,
İhracat kalemlerimizin daha fazla, ithalat kalemlerimizin daha az olması,
Enflasyonun makul seviyede,
Dalgalı deniz misali piyasaların nereye gittiği, hangi dalganın ne kadar büyük veya tahribat yaratabileceğinin bilinir,
TCMB döviz rezervlerinin her açıdan güven veren bir düzeyde,
Döviz hareketlerinin gerek yabancı yatırımcıları cezbedip ülkemizde yatırım yapmaya istek duymalarını gerektirecek durumda,
Ülkemiz finans piyasasının kendi olağan dinamikleri ile hareket edebilecek durumda,
olmaları gerekmektedir.
Ancak;
Piyasa dinamiklerinin olağan akışının önünü keserek dövizin boğazını sıkıp, aylarca nefes aldırmayıp, dövizin TRL değerinin adeta yerinde saydırılması, yerinden kıpırdamaması için sürekli müdahalede bulunulduğu taktirde, ülkemizde zaten belli bir fiyat artışının yarattığı enflasyon tahribatına bir de dövizin gırtlağını sıkıp, nefes aldırmazsanız döviz;
ya yerinde sayar,
ya geriye gelir.
Şöyle ki;
Dövize Baskı Piyasada İstikrarsızlık Yaratır, İstatistiki Veriler Gerçekçi Ölçülmez
Gerek çarşı – pazar ve hepimizin hissettiği, gerekse resmi enflasyon yeknesak olmalı ve birbirleri ile ciddi anlamda fark olmamalı. Enflasyon oranında yükseliş göstermeyen yabancı paralar karşısında;
İstatistiki veriler hatalı sonuçlanır,
İhracat azalır,
İthalat artar,
Dolar bazında hesaplanan veriler ise daime yüksek çıkar ve bu da ciddi anlamda yanıltıcıdır,
Ücretini dolar bazında alan üyelik, hizmet geliri aşan kişiler, dövizden vaz geçip, Türk Lirası almaya yöneldikleri
görülmektedir.
Dövizin Boğazını Sıkar, Nefesini Keserseniz
Dövizin hareket etmesinin önüne geçmek için, dövizin boğazını sıkar, dövize nefes aldırmaz iseniz, bir süre sonra döviz hareketsiz kalır, elden ayaktan gider.
Nefes alamayan ölüm döşeğindeki dövizin ihracatçıya faydası olmaz. Aylardır komaya girmiş gibi hareketsiz bir şekilde kalan dövizin, ülkemize döviz girdisi sağlayan ihracatçıya asla faydası olmayıp, fayda sağlayacağı kesim ise ülkemizden sürekli döviz çıkışı sağlayan ithalatçılar olacaktır.
Çok hareketli, türbülansa yakalanmış uçak gibi hareket eden dövizin olsa olsa spekülatörlere faydası olur ki ülkemiz bu hareketlerden zarar görür. Sürekli iniş ve çıkış gösteren döviz ile ihracatçı iş yapamaz, yurt dışına fiyat veremez, ülkemizde de fiyat istikrarı sağlanamaz.
Ama merak etmeyin, enflasyon düşürülecek… Cek, cak… Yıllardır bu sözü işitiyorum ama hiçbir şey olmuyor enflasyonun düşürülmesi adına.
Sabah uyanıyoruz. Gözümüzü açmadan önce ekranı açıyoruz. Yüzümüz karanlıkta ama ekran aydınlık. İşte modern çağın ironisi burada başlıyor: Biz kararıyoruz, ekran parlıyor.
Cep telefonu artık bir cihaz değil; bir ekosistem. Ve bu ekosistemin içindeki uygulamalar, sadece yazılım değil, küresel ölçekte devasa şirketlerin stratejik üretim bantları. Bir bakalım kimler var bu bantta?
Meta Platform Çatısı altında Facebook, Instagram ve WhatsApp var. Sosyal bağ kurduğumuzu sandığımız yerde aslında veri üretiyoruz. Google, YouTube ile dikkatimizi, Android ile cihazlarımızı yönetiyor. ByteDance, TikTok ile saniyeleri paketleyip bağımlılığa dönüştürüyor. X Corp. (Eski adıyla Twitter), Gündemi hızlandırıyor, dikkati parçalıyor. Hepsi ücretsiz görünüyor. Ama üretim yönetimi bilen herkes bilir: Ücretsiz hiçbir proses yoktur. Bir yerde mutlaka maliyet yazılır.
Zamanın Sessiz İstifası: Bir çalışanın günde ortalama 2–3 saatini sosyal medya ve mesajlaşma uygulamalarında geçirdiğini düşünelim. Bu süre “Dinlenme” değil, çoğu zaman bilinçsiz kayma hareketidir. Tıpkı üretim hattında konveyörün yavaş yavaş verim kaybetmesi gibi.
Saatlik maliyeti 300 TL olan bir beyaz yaka için günde 2 saat ekran kaybı, ayda yaklaşık 12.000 TL’lik üretim dışı maliyet demektir. Üstelik maaş ödenmiş, SGK yatırılmış, masa tahsis edilmiş, ofis ısıtılmıştır.
Bu noktada mesele “İş yerinde telefon yasaklansın” basitliğinde değil. Mesele, dikkatin şirket dışına kiralanmış olmasıdır.
Şirket, bordro öder.
Uygulama şirketi, tüm dikkati toplar.
Çalışan ise ortada sıkışır.
İş Gücü Buharlaşması: Bir KOBİ düşünelim, 40 çalışanlı bir üretim firması olsun. Her biri günde 90 dakika ekran kaybı yaşasa, ayda yaklaşık 1.200 saatlik iş gücü ziyan olur. Bu, neredeyse bir tam zamanlı çalışanın aylık performansına eşdeğer.
Bu kayıp sadece üretim adedini düşürmez.
Kalite hataları artar (çünkü dikkat bölünmüştür).
İş güvenliği riski yükselir.
Süreç iyileştirme düşüncesi zayıflar.
Kurumsal hafıza yerine algoritmik hafıza gelişir.
Ve en tehlikelisi: İnsan, zihinsel olarak üretici değil tüketici moda geçer.
Küresel Dikkat Transferi: Burada asıl fotoğraf büyüyor. Türkiye’de, Almanya’da, Brezilya’da çalışan milyonlarca insan; çalışma saatleri içinde veri üretiyor. Bu veri yerel ekonomiye değil, küresel teknoloji devlerine akıyor. Bir sanayi ülkesinin iş gücü saatleri, başka bir ülkenin piyasa değerini büyütüyor. Bu artık klasik sermaye transferi değil; dikkat transferidir. Endüstri 4.0 konuşuyoruz ama insan 0.4’e düşmüş durumda. Makine verimliliğini artırırken insan verimliliğini algoritmalara devrediyoruz.
Bu yazının başlığındaki “Aydınlık Yüzlü İnsanlar” ironidir. Ekran ışığı yüzümüzü aydınlatır. Ama zihnimizi karartabilir. Şirketler çalışan bağlılığı programları yapıyor. Motivasyon seminerleri düzenliyor. Oysa masanın üzerindeki küçük ekran, sessiz bir üretim sabotajı yapıyor.
Burada çözüm ne?
Telefonu yasaklamak değil, dikkati ölçmek.
Süreçlerde “dijital kayıp analizi” yapmak.
Çalışanlara bilinçli kullanım eğitimi vermek.
Performans KPI’larına odak süresi metriği eklemek.
Kalite Yönetiminde nasıl ki görünmeyen hatayı ölçmeden iyileştiremeyiz, dikkat kaybını da ölçmeden yönetemeyiz. Sanayi devrimleri buharla, elektrikle, otomasyonla geldi. Şimdi ise görünmez bir devrim var: Zamanın Parçalanması. Ve her parçalanan dakika, başka bir şirketin bilançosuna ekleniyor.
Asıl soru şu: Biz mi telefonu kullanıyoruz, yoksa şirketler mi bizi? Cevap, ekran süresi raporunda saklı.
Yazı dizimizin dördüncüsündeyiz. Şirket ve ticaret hayatında ortaya çıkan uygunsuzlukları ve ihtilafları içeren dava dosyalarını incelemeye devam ediyorum. Eğitim verdiğim şirketlerde yöneticilerden en sık duyduğum cümlelerden biri, “Bizde asla böyle şeyler olmaz” sözüdür. Oysa mahkemelere yansıyan binlerce dosya, iş hayatının gerçeklerini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.
Şirketinizi korumak da geliştirmek de sizin elinizde.
Satınalma ve tedarik zinciri operasyonlarında yaşanan suistimal, yolsuzluk ve sözleşme kaynaklı uyuşmazlıklar, şirketlere yalnızca doğrudan zarar vermez. Konu yargıya taşındığında; ilk derece mahkemesi, istinaf ve Yargıtay aşamalarında yıllara yayılabilen süreçler, avukatlık ücretleri, bilirkişi giderleri, yargılama masrafları, gecikme etkileri ve yönetim zamanı kaybıyla birlikte toplam maliyeti katlayarak büyütür.
Buna karşılık, zamanında alınan eğitim ve danışmanlık desteği; kurumsal yapıyı güçlendiren, olası kayıpları azaltan ve şirketi ileri taşıyan stratejik bir yatırım olarak öne çıkar.
Profesyonel rehberlik ile harcama analizlerinizi, kategori yönetiminizi ve iş akışlarınızı güçlendirebilir; kontrol noktalarını netleştirebilir, prosedürlerinizi standardize edebilir ve riskleri ortaya çıkmadan önce yönetebilirsiniz.
Stratejik Satınalma Operasyonlarında Makine ve Teçhizat Yönetimi
Tüm şirketlerimizde makine ve teçhizat harcamaları, stratejik satın alma uygulamalarının en önemli alanlarından biridir. Makine ve teçhizat alımında fiyat, kalite, teknik özellikler, yedek parça, garanti, servis, tedarikçi firma seçimi ve yatırımın geri dönüşü gibi başlıklara büyük dikkat gösteriyoruz.
Peki aynı özeni, bu varlıkların bakım ve onarım süreçlerinde, teknik hizmet alımlarında ve özellikle hurdaya ayırma / elden çıkarma kararlarında da gösterebiliyor muyuz?
Bu yazımızın özünde bu soruya odaklanıp sonuçlarını birlikte tartışacağız.
2. Makine Yaşam Döngüsünde Bakım, Onarım ve Hurda Riskleri
Makine ve ekipman yatırımlarında ayrıntılı teknik değerlendirmeler yapan, onay mekanizmaları kuran ve maliyetleri dikkatle izleyen şirketler; aynı varlıkların kullanım ömrü boyunca bakım, onarım, servis yönlendirme ve hurda süreçlerinde çoğu zaman aynı disiplin düzeyini koruyamayabiliyor. Oysa bu sürecin de ilk aşamadaki gibi titizlikle yürütülmesi gerekiyor. Bazen risk tam da burada büyüyor. Çünkü teknik servis kararları, hurdaya ayırma onayları ve teknik hizmet sağlayıcılarla (tamir-bakım firmaları) kurulan ilişkiler; yalnızca operasyonel verimlilik değil, aynı zamanda iç kontrol, denetim izi ve suistimal / yolsuzluk riski bakımından da kritik sonuçlar doğuruyor.
Sektörden Gelen Bir Deneyim
Bu çerçevede, Stratejik Satınalma eğitimlerimin birinde karşılaştığım bir soru, konunun neden yalnızca teknik bir mesele değil; aynı zamanda satınalma, kayıt disiplini ve kurumsal hafıza meselesi olduğunu çok net biçimde ortaya koymuştu:
Anekdot:
Yönetici:
— “Firma makine envanterini çıkarmak satın alma biriminin sorumluluğunda mı?”
Ben de doğal olarak sordum:
— “Ne oldu, biraz anlatır mısınız?”
Şöyle devam etti:
— “Makinelerimizden biri bozulunca tamir-bakım ekibi cihazı ilgili firmaya göndermiş. Bir süre sonra firmadan geri dönüş geldi: ‘Bu bizim ürettiğimiz makine değil’ dediler. Makinenin nereden geldiğine, kim tarafından satın alındığına, hangi tarihte işletmeye girdiğine ilişkin doğru dürüst bir kayıt bulamadık. Üzerinde belirgin bir marka, etiket ya da izlenebilir bir bilgi de yoktu. Patron da konuyu öğrendi. Bunun üzerine yönetim bize döndü ve ‘Tüm demirbaşları, makine ve teçhizatı siz satın alıyorsunuz; o halde envanteri siz çıkarın, riskleri değerlendirin ve bana rapor hazırlayın’ dedi.
Açıkçası moralimiz çok bozuldu.”
Biraz daha konuşunca hikâyenin arka planı da açılmaya başladı:
Yönetici:
— “Şirket büyürken farklı yerlere taşınmış. Eski ortaklar döneminde Bursa’dan ikinci el makineler alınmış. Şehir içinden Organize Sanayi Bölgesi’ne geçilmiş. Geçmişe dönük ne düzgün bir kayıt var ne de iz sürülebiliyor.
Tamir-bakım birimimiz var; ama iş dönüp dolaşıp yine satın almaya geliyor.”
Bu kısa diyalog bile tek başına çok şey anlatıyor. Yöneticimizin eğitim esnasında verdiği bu örnek, “makineyi satın almak” ile “makine-ekipmanın kullanım ömrü boyunca verimli yönetimi” arasındaki farkı gösteriyor. Sorunlar üretimin aksamaya uğraması, makinenin arızalanması gibi kriz anlarında çok sert biçimde kendisini gösterebilmektedir.
4. Makine Yönetiminde Özensizlikten Suistimal Şüphesine Adım Adım
Bu yazıda inceleyeceğimiz dava dosyası tam bu noktada önem kazanıyor. Tamiri mümkün makine ve parçaların hurda olarak piyasaya satıldığı iddiası üzerinden şekillenen bu dosya, ilk bakışta bir iş akdi feshi ve işe iade uyuşmazlığı gibi görünebilir. Süreci, istinaf aşamasında farklı yönleriyle değerlendirme imkânı bulacağız.
Oysa operasyonların kökeninde;
– hurdaya ayırma kararlarının nasıl alındığı,
– teknik servis firmaları ile ilişkilerin nasıl yönetildiği,
– görev ve sorumluluk sınırlarının ne kadar net olduğu,
– ihbar karşısında şirketin nasıl hareket ettiği ve
– somut delil ile şüphe arasındaki çizginin nasıl yönetildiğini örnek bir dosya üzerinden göreceğiz.
Bu dosya, yalnızca bir mahkeme kararı değil; teknik kararların, hurda süreçlerinin, teknik hizmet sağlayıcı ilişkilerinin ve denetim kalitesinin şirketlerde nasıl bir kontrol kırılmasına dönüşebildiğini gösteren önemli bir yönetim vakasıdır.
Benzer durumlarda asıl mesele, iddiaların doğruluğundan önce, kurumun bu tür şüpheleri hangi kayıt, hangi kontrol noktası ve hangi aksiyon planı ile yönettiğidir. Bu yönüyle dosya, yalnızca hukuki sonuca değil; şirket içinde hangi kontrol eksikliklerinin bu süreci doğurduğuna ve benzer risklerin nasıl önlenebileceğine odaklanmayı gerektirmektedir.
PRATİK ÇALIŞMA:
Örnek Olay İncelemesi:
Kısaca, şirket; teknik servis ve hurdaya ayırma süreçlerinde usulsüzlük yapıldığını, tamiri mümkün makine ve parçaların hurdaya ayrılarak piyasada satıldığını, bu süreçte çalışanı (teknik servis uzmanı) ile dış hizmet sağlayıcı (teknik firma) arasında menfaat ilişkisi bulunduğunu ileri sürmektedir.
Teknik servis uzmanı olan şirket çalışanı ise bu iddiaları reddederek, hakkında somut ve yeterli delil bulunmadığını, bu nedenle iş sözleşmesinin haksız biçimde feshedildiğini savunmaktadır.
İLK DERECE MAHKEMESİ:
DAVA KONUSU: Şirket demirbaşlarının (makine ve aksamın) hurdaya ayrılmasında istismar ve usulsüzlük yapıldığı gerekçesi ile sözleşme feshi ve işe iade talebi.
Not: “Kişisel verilerden arındırılmıştır”.
DAVACI İDDİA ve TALEPLERİ:
Davacı: Teknik Servis Uzmanı (Şirket Çalışanı)
Davacının 10/2004 tarihinden itibaren teknik servis uzmanı olarak çalıştığı,
İş akdinin /12/2015 tarihinde feshedildiği,
Davacının teknik uzman olarak çalıştığı davalı işyerinde hurdaya çıkarma ve hizmet alımı konusunda uygulanan yazılı prosedürün bulunmadığı,
Davacıya tebliğ edilmiş görev tanımının bulunmadığı,
Yapılan işlemlerin müdürün kontrol ve denetimi altında olduğu,
Hurdaya çıkarılacak ürünlerin 3 kişi tarafından belirlendiği, belge ve faturaların olduğu,
Çalıştığı süre içinde görev ve sorumluluklarını ihlal ettiğine dair ihtar ve uyarıda bulunmadığı,
Davacının işyerindeki kıdemi ve aynı işte uzun yıllar süren çalışma şekli ve sistemin işleyiş şekline göre iş akdinin feshinin haklı nedene dayanmadığı
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verilmesini talep etmiştir.
DAVALI İDDİA ve TALEPLERİ:
Davalı: ABC A.Ş. (İşveren Firma)
İşveren Firma ABC A.Ş. (Davalı) vekili cevap dilekçesinde özetle;
Davalı işveren tarafından … Noterliği 23/11/2015 tarihinde keşide edilen ihtarname ile davacının sorumluluğu altındaki bölgede yürütülen iş ve işletme ile ilgili bir kısım ihbarlar neticesinde,
Yapılan denetim sonucu Ekim 2015 döneminde kullanım ömrü bittiği gerekçesiyle bir kısım makine ve aksamın hurdaya ayrılmasında istismar ve usulsüzlükler bulunduğunun tespit edildiği,
Bu tutum ve davranışlar ile şirketin maddi zarara uğramasına, itibar kaybına sebebiyet verildiğinden bahisle iş akdinin 4857 sayılı İş Kanunun 25/II-(e) hükmü uyarınca 22/12/2015 tarihi itibariyle feshedildiğinin bildirildiği
İLK DERECE MAHKEMESİ KARAR ÖZETİ:
Mahkemece;
../04/2016 tarihinde davacı ile dava dışı F1 Teknik Hizmet Şirket yetkilisi K1 hakkında suç duyurusunda bulunulduğu,
Dosya kapsamına uygun ../10/2017 tarihli bilirkişi kök raporu ve ../02/2018 tarihli bilirkişi ek raporundaki tespitler birlikte değerlendirildiğinde,
Soruşturma neticesinde İstanbul C. Başsavcılığı ../05/2016 tarih 2016/49…ve 2016/39… sayılı kararı ile kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği,
Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile tanık anlatımları,
Olayların kronolojik gelişimi ile davacının kullanım ömrü bittiği gerekçesiyle bir kısım makine ve aksamın hurdaya ayrılmasında istismar ve usulsüzlük yaptığı yönünde somut bilgi ve delil bulunmadığı,
Davacının maddi menfaat temin ettiğine ilişkin davalı tarafın iddiası olmadığı gibi herhangi bir delile de rastlanılmadığı,
gerekçesiyle feshin geçersizliğine,davacının (teknik servis uzmanının) işe iadesine ve işe iadenin mali sonuçlarından davalının (işveren şirket) sorumluluğuna karar verilmiştir.
İSTİNAF SEBEPLERİ ve GEREKÇELERİ:
Karara karşı, davalı (ABC Şirketi / İşveren) vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
a–) C.Başsavcılığı takipsizlik kararında sadece, ”olayın hukuki mesele olduğunun anlaşılması üzerine herhangi bir soruşturma yapılmaksızın kamu adına kavuşturmaya yer olmadığına’‘ kararı verildiğini, C.Başsavcılığının vermiş olduğu bu kararın soruşturma yapılmış ve suç unsuru bulunamamış gibi değerlendirilmesinin hatalı olduğunu;
–Bilirkişi heyeti raporunun 8. sayfasının ilk paragrafında ”düzenleme tarihli faturalar incelendiğinde, davacıya izafe edilebilecek bir istismar ve usulsüzlük tespit edilememiştir. Kaldı ki davacı işçinin Müdürünün kontrol ve denetiminde görev yaptığı anlaşılmaktadır” tespitinin yer aldığını,
-Faturalarda bir usulsüzlük olmamasının davacı lehine yorumlanmaması gerektiğini,
-Hangi malzemenin hurdaya ayrılacağına karar verme konusunda mesleki yeterliliğe ve uzmanlığa sahip tek kişinin davacı olduğunu,
–Davacının uzmanlığını ve mesleki yeterliliğini kullanarak menfaat temin ettiğini, davacının müdürünün denetiminde olmasının yapmış olduğu hukuka aykırı eylemi ortadan kaldırmayacağını,
– Kaldı ki müdürünün demirbaşların hurdaya ayrılması kararı verirken tek referans noktasının mesleki bilgisine güvendiği davacı olduğunu;
b–) Davacının …12.2015 tarihli yazılı savunmasının özlük dosyası ile birlikte dosyaya sunulduğunu, İş Kanunun 25/II bendi şartlarına uygun fesih hakkı durumunda savunma almaya gerek olmadığını;
c-) F1 Teknik Hizmet K1‘e ait işyerinde çalışan K2‘ ın yazılı ifadesi üzerine müvekkili şirketin iddialarla ilgili hemen bir araştırma başlattığını ve iddiaların doğru olduğunun tespit edildiğini, aynı kişinin 06.06.2017tarihli celsede tanık olarak ifade verdiğini,
tanığın gerek yazılı beyanında gerekse de mahkemede vermiş olduğu ifadede kesilen faturaların içine rüşvet olarak para konulduğunu, tamir edilmesi mümkün makina ve parçaların özellikle hurdaya ayrılarak işverenine teslim edildiğini ve bunların piyasada satılarak paraya çevrildiğini,
bu paradan da davacının pay aldığını beyan ettiğini; tanık K1‘in kendi çalışanı K2 tarafından davacıya rüşvet verdiği iddia edilen kişi olduğunu, vermiş olduğu ifadenin kendini kurtarmaya çalışmak olduğunu;
d-) davacı tanıklarından K3‘nın hurdaya ayrılan malzemeleri satın alan başka firmanın temsilcisi olduğunu,
-Tanık beyanında muhatap olarak davacıyı bildiklerini,
–K1 ise içlerinde davacının da bulunduğu müvekkili firma muhataplarına ödeme yaptıklarını beyan ettiğini,
-Bu hususların savunmalarını destekler mahiyette olduğunu, hurdaya ayrılan malzemeleri satın alan başka bir firma yetkilisinin davacı ile K1 arasında yaşanan menfaat ilişkisini bilme olasılığının bulunmadığını;
ileri sürerek kararın kaldırılmasını talep etmiştir.
GEREKÇE :
Dava, feshin geçersizliğinin tespiti ve işe iade istemine ilişkindir.
Taraflar arasındaki uyuşmazlık, feshin haklı veya geçerli nedene dayanıp dayanmadığı noktasında toplanmaktadır.
Davalı şirkete yapılan ihbarda, davalı şirketin teknik destek tedarikçisi dava dışı F1 Teknik Hizmet unvanlı firma ile hizmet alımı fiyatlandırılması ve muhasebeleştirilmesi konusunda istismar ve usulsüzlükler bulunduğunun belirtildiği,
davalı şirket tarafından C.Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunulduğu,
soruşturma neticesinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmişse de, davalı şirkete ihbarda bulunan ve davalı tanığı sıfatıyla dinlenen K2’ın ifadesinde ”davacının fatura işleri ve arızaların şirkete yönlendirilmesi işini yaptığını, davalı şirkete kesilen fatura içerisine rüşvet olarak para konulduğu”;
davalı tanığı K4’ün ifadesinde ”depo yer kalmayınca buradaki malları hurdaya verdiklerinin, hurdaya verilmesi işini teknik departmandaki 3 kişinin belirlediğini, davacının da bunlardan birisi olduğunu, hurdaya ayrılmasında herhangi bir usulsüzlük olmadığını, teslimatları kendisinin yaptığını, fiyatlandırmadaki son sözün bu üç kişilik ekipte olduğunu”beyan ettikleri,
davacının hurdaya ayrılan malzemelerin tespiti, bu malzemelerin fiyatlandırılması işlemlerine ilişkin ekipte yer alması nedeniyle prosedürün işletilmesi konusunda davalı işverenlikte şüphe oluştuğu,
davalı tanığının beyanı dikkate alındığında davalı işverenle davacı arasındaki güven ilişkisinin sarsıldığı,
davalının davacıyla çalışma ilişkisini sürdürmesinin beklenemeyeceği, feshin geçerli nedene dayandığı anlaşıldığından davanın reddi yerine yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup, davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.
H Ü K Ü M : Gerekçesi açıklandığı üzere;
–Davalı vekilinin istinaf başvurusunun KABULÜ İLE; HMK 353/1–b.3 maddesi gereğince, İlk Derece Mahkemesi kararının KALDIRILMASINA;
–DAVANIN REDDİNE;
Dair, İlk Derece Mahkemesi karar tarihinde yürürlükte bulunan 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu 8/a maddesi ile 4857 sayılı İş Kanunu 20/3. maddesi uyarınca kesin olarak, oy birliği ile karar verildi. ../04/2019
Pratik Çalışma – Dava Dosyası
TARTIŞMA SORULARI:
İşletme operasyonlarına şimdi yakından bakalım. Satın alma ve tedarik zinciri süreçleri kadar iç kontrol ve denetim yaklaşımlarımızla konuyu etraflıca sorgulayalım.
İlk aşamada satınalma operasyonlarının meslek odağında ilerleyelim. Hurdaya çıkan makine sayısı arttıkça yeni makine alım ihtiyacı da doğmaz mı? Bu durumda satınalma harcamaları doğal olarak artmaz mı? Sizce bir makinenin ekonomik kullanım ömrü nasıl belirlenmeli; teknik bakım, üretim, finans ve satınalma arasında bu kararı kim ya da kimler vermelidir? Bu yapı nasıl kurgulanmalıdır?
Teknik hizmet sağlayıcı firmalarla kurulan ilişkilerde “suistimal riski” en çok hangi noktalarda ortaya çıkar?
Teknik servis yönlendirme, parça değişimi, bakım faturaları, hurdaya ayırma önerileri ve piyasa değerlemesi gibi süreçlerde hangi kontrol açıkları bulunmaktadır? Değerlendiriniz.
Makine ve teçhizatın yaşam döngüsü boyunca kurumsal hafıza nasıl şekillenmektedir?
Satınalma, teknik bakım, depo, muhasebe ve üretim birimleri arasında envanter, bakım geçmişi, servis kayıtları ve hurdaya ayırma kararlarının sahipliği nasıl tanımlanmalıdır? Analiz ediniz.
Şimdi sizin şirketinize dönelim. Hurdaya ayırma kararları şirketinizde hangi teknik ve idari kontrollerden geçmektedir?
Tek bir kişinin teknik görüşü yeterli midir; yoksa ikinci göz, komite, teknik rapor ve onay matrisi gibi ek güvence mekanizmaları var mı? Anlatınız.
Örnek olay / dava dosyası odağında tartışalım.Bu vakada iç kontrol ve denetim eksikliğini görüyor musunuz? Şüphe sizce hangi aşamada doğdu? Neden zamanında fark edilemedi? Tartışınız.
Bu tür bir olay ortaya çıktığında şirket içinde asıl iyileştirme nereden başlamalıdır? Görev tanımları, yetki matrisi, hurda prosedürü, teknik servis tedarikçi yönetimi, envanter sistemi ve ihbar mekanizması arasında öncelik hangisi olmalıdır? Aşama aşama irdeleyiniz.
Hukuki süreç açısından noktalayalım.İlk kararda beklediği sonucu alamayan bir şirket sizce nasıl hareket etmeli? Konunun peşini bırakmayıp süreci üst aşamaya taşıyarak hakkını aramaya devam mı etmeli, yoksa önce içeride eksik kayıtları, dokümantasyonu ve süreç izlerini tamamlayıp daha sağlam bir zeminde mi ilerlemeli? Kendi şirketinizden ya da sektörünüzden bir örnek üzerinden açıklayınız
OLAY İNCELEMESİ ve KAZANIMLAR:
Pratik çalışmanın ortaya koyduğu en önemli kazanım, makine ve teçhizat yönetiminin yalnızca satın alma anında değil, kullanım ömrü boyunca da stratejik biçimde izlenmesi gerektiğidir. Özellikle bakım, onarım, servis yönlendirme, parça değişimi ve hurdaya ayırma kararları, çoğu zaman günlük operasyonun doğal bir parçası gibi görünse de gerçekte ciddi maliyetler doğuran ve yeni yatırım ihtiyacını tetikleyebilen kritik karar alanlarıdır. Bu nedenle makine yaşam döngüsünün; kayıt, izlenebilirlik ve sorumluluk temelli bir yapıda yönetilmesi gerekir.
Dosyanın merkezinde, tamiri mümkün makine ve parçaların prosedüre uygun biçimde hurdaya ayrılıp ayrılmadığı sorusu bulunmaktadır. Şirket açısından bu karar, yalnızca teknik bir değerlendirme değildir; aynı zamanda maliyet, yeni yatırım ihtiyacı ve varlık yönetimi bakımından da kritik sonuçlar doğurmaktadır. Bu nedenle bir makinenin hurdaya ayrılması, tek bir görüşe değil; teknik rapor, kayıt, kullanım geçmişi ve onay mekanizmasına dayanan bir süreç olarak ele alınmalıdır.
Şirket yönetimi açısından öne çıkan sorular ise şunlardır: Şirketlerde makine ve teçhizat yönetimi nasıl yapılıyor? Hurdaya ayırma kararları nasıl alınıyor? Teknik servis ve dış hizmet sağlayıcı ilişkileri nasıl yönetiliyor? Yetki ve sorumluluk sınırları net mi? Bir ihbar geldiğinde şirket ne yapıyor? Somut delil ile şüphe arasındaki çizgi nasıl yönetiliyor?
Dosyada dikkat çeken bir diğer nokta, şirket içindeki teknik servis uzmanı ile dış paydaş konumundaki teknik hizmet sağlayıcısı arasındaki ilişkinin niteliğidir. İş hayatının geneline bakıldığında, tamir ve bakım süreçlerinde şirket çalışanları ile teknik firmalar arasında yakın iş teması bulunması doğaldır. Üretim; makine arızası, parça gereksinimi ve benzeri nedenlerle kesintiye uğrayabilmektedir. Bu durumda hızlı çözüm üretilmesi beklenir. Dış paydaş konumundaki teknik destek tarafının konuyu ivedilikle sahiplenmesi ve öncelikli olarak ele alması da istenir. Ancak bu temasın, enformel ilişki boyutunda ekonomik çıkara dayalı bir zemine kayması, temel risk alanı olarak görülmelidir.
SONUÇ:
Bu vakadan şirketler açısından çıkarılması gereken sonuç, bu yorucu süreçten ve maliyetlerden doğru dersleri çıkarabilmektir. Makine-teçhizat alımına gösterdiğimiz özen ile, makinenin kullanım ömrü boyunca ortaya çıkan bakım-onarım, servis yönlendirme ve hurdaya ayırma kararlarında gösterdiğimiz özen aynı olmak zorunda. Aksi halde risk büyüyebiliyor. Bakış açımızı sadece “satın aldık mı, kaça aldık?” sorusuyla sınırlı tutmamalı; bakım-onarım harcamalarını, servis yönlendirme kararlarını ve hurdaya ayırma sıklığını da kapsayacak şekilde genişletmeliyiz. Çünkü hurdaya çıkan her makine, çoğu zaman yeni satınalma harcamasını tetikleyen stratejik bir maliyet kalemidir.
Şirketler açısından iyileştirme gündemi çok net: Makine envanteri ve bakım geçmişi ortak bir yapıda izlenebilir olmalıdır. Görev tanımları ve yetki matrisi yazılı hâle gelmeli; hurdaya ayırma kararları, teknik raporlar, fotoğraf/seri numarası ve komisyon benzeri ikinci göz onayıyla standardize edilmelidir. Hurda satışı ve elden çıkarma süreçleri şeffaf bir teklif veya ihale mekanizmasına bağlanmalıdır. Teknik hizmet sağlayıcılarla temas noktaları da çıkar çatışması riski açısından yakından izlenmelidir.
Bu dosyanın hukuki açıdan en öğretici tarafı ise şu: Aynı olay, yargı sürecinin farklı aşamalarında bambaşka bir resme dönüşebiliyor. İlk derece mahkemesi tarafında, dosyaya sunulmuş güçlü ve net bir delil zinciri göremiyoruz. Buna karşılık teknik servis uzmanının savunması hayli güçlü: “Görev tanımım yok, yazılı prosedür yok, süreç zaten müdür kontrolünde işliyor.” Şirket tarafında kurumsallaşma ve kontrol mekanizmalarındaki eksiklikler ile kayıt disiplini zayıflığı da gayet net görünüyor. Bu tabloda ilk derece mahkemesinin feshi haksız bulması ve işe iade kararı vermesi aslında hiç de şaşırtıcı değil. Davalı tarafın süreci iyi yönetemediği net biçimde görülüyor.
Fakat istinaf aşamasında işin rengi değişiyor. Şirket belli ki dersine iyi çalışmış. İçeride konunun bir “şüphe” meselesini aştığına dair ipuçlarını ve yeterli kanıtları toparlama imkânı elde etmiş. Üstelik hukuki sürece de daha disiplinli hazırlanmış.
İstinafta gelen tanıklıklar, iddiaların nasıl oluştuğunu, olayın arka plan örgüsünü ve şirketin neden “güven ilişkisinin sürdürülemeyeceği” kanaatine vardığını dosyada farklı bir noktaya taşıyor. Sonuçta istinaf, ilk derece kararını kaldırıp feshin geçerli nedene dayandığı yönünde değerlendirme yapıyor.
Bu tür olay incelemeleri, şirketlerde görev tanımlarını, satınalma süreçlerini, harcama analizlerini, yetki matrisini, hurda prosedürlerini, teknik servis tedarikçi yönetimini, envanter sistemini ve ihbar mekanizmasını birlikte gözden geçirmek için önemli bir fırsat sunmaktadır. Bu başlıkları önleyici bir perspektifle eğitim ve danışmanlık desteğiyle ele almanızı öneririm. Benzer olaylar yaşanmadan bir uzmanın rehberliğine başvurmak, zaman kaybını ve olası zararları azaltır. Şirket içerisinde ortak dili güçlendirir, risk farkındalığını artırır ve benzer olayların büyümeden yönetilmesine yardımcı olur.
Eğitimlerimizde çok sayıda dava dosyasını vaka formatında ele alıyor, riskleri erken aşamada görünür kılarak kurumunuza uyarlanabilir bir iyileştirme yol haritası oluşturuyoruz.
Birlikte öğrenme yolculuğu için planlamanızı bugünden yapın.
Kurumunuzda benzer risklerin suistimale dönüşmesini önlemek ve satınalma fonksiyonunu sağlam, izlenebilir ve denetlenebilir bir kontrol yapısına kavuşturmak için eğitim ve danışmanlık hizmetlerimizle destek veriyoruz:
Bu yazı dizisini sahadan gelen gerçek soru ve örneklerle zenginleştirmek istiyorum. Satınalma süreçlerinde karşılaştığınız etik ikilemleri, kontrol boşluklarını veya “nasıl önleriz?” dediğiniz risk başlıklarını benimle (editor@satinalmadergisi.com ) paylaşabilirsiniz; uygun gördüklerimi anonimleştirerek ilerleyen bölümlerde vaka olarak ele alacağım.
Paylaşım yaparken yalnızca genel çerçeveyi aktarmanız yeterli;
kişi/kurum ismi vermeden, örneği daha çok “süreç ve risk” boyutuyla anlatmanız yazı dizisinin amacına en iyi şekilde hizmet edecektir.
Anahtar sözcükler:
satınalma, suistimal, yolsuzluk, iç kontrol, denetim, dava örneği, pratik çalışma, satınalma suistimali, yolsuzluk, iç denetim, kurumsallaşma, corruption, fraud, süreç, satın alma, dava, mahkeme, davacı, davalı, eğitim, danışmanlık, rüşvet, hile, dolandırıcılık, tedarik, tedarik zinciri, risk, uyum, maliyet, satın almada suistimal, suistimal riski, önlem alma, etik, ceza, satın alma yöneticisi, satın alma müdürü, iş akdi, ISO 37001, kontrol, denetim, istinaf, istinaf mahkemesi, alacak, iddia, yargı, mahkeme, mahkeme kararı, karar, inceleme,
Satınalma Dergisi’nin kıymetli okurları, yazıma geçmeden önce tüm kadınlarımızın, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlarım.
Bu sosyal ağların en önemli işlevlerinden biri sosyal destek sağlamaktır. Sosyal destek ise işlevsel, duygusal, araçsal, bilgilendirici destek ve değerlendirme desteği olmak üzere beş kategoride değerlendirilir. Sosyal ağlar girişimcilik sürecinde girişimciyi her aşamada ve her yönden (beş kategoride) destekler. Aktif ve güçlü bir biçimde kullanılan sosyal ağlar neticesinde girişimcilerin kısa sürede başarıya ulaşmaları daha mümkündür. Sosyal ağlar girişimcilere girişimcilik sürecinde karşılaşmaları muhtemel her sorunda yardımcı olabilir ya da pazara sunacakları girişim ürün ya da hizmetlerin kısa süre içinde bilinirliğinin artmasında destek sağlayabilir. Bunun yanında girişimcinin girişim fikrini olgunlaştırıp hayata geçirmesinde gerekli yatırımcı eşleşmeleri ve en uygun tedarik edilecek hammaddeyi bulma vb. aşamalarda sosyal ağlar oldukça etkilidir.
Girişimci sosyal ağlara katılım ile girişimcilik sürecinde sadece fiziki ve maddi destek görmez. Sosyal ağlardan faydalanan girişimciler uygulama esnasında onları yanlışa düşmekten koruyan danışmanlık desteğine de kolayca ulaşabilir. Deneyimli kişilerden edinilen bilgilerle görünmeyen maliyetlere katlanmak zorunda kalmaz ve zamanı en verimli şekilde kullanır.
Sosyal ağlar, girişimcinin yeni bilgilere erişme ve sorunları belirleme/çözme yeteneğini desteklemeye yardımcı olur. Böylelikle girişimcinin öz kontrolü ve girişimcilik motivasyonu artar. Kendine güveni gelişir ve yaşam amacı duygusu kazanır. Sosyal ağların sağladığı duygusal destek girişimcinin ruh sağlığı için dahi faydalıdır. Öyle ki sosyal ağlar sayesinde kazanılan sosyal destek, girişimciye bir hava yastığı görevi görür ve karşılaşabileceği beklenmedik olumsuzlukların etkisini azaltır. Böylelikle girişimcinin zaman içinde zihinsel ve fiziksel sağlığını korumasına da fayda sağlar.
Girişimcinin algıladığı sosyal destek, onun stresli bir olayla ya da girişimcilik sürecinde herhangi bir olumsuzlukla karşılaştığında bundan kendine olumlu yönde bir ders çıkarabilmesine sebep olur. Bu durum ise girişimcinin ilk anda büyük bir krizi en hasarsız şekilde atlatabilmesine yardımcı olur. Girişimcinin olumsuz duygusal ilk an tepkisini ya da olumsuz tutumunu azaltır. Örneğin, eğer bir girişimci sigara kullanıyorsa, olumsuz bir durum yaşadığında hemen sigara yakma tutumu sosyal ağlarla algıladığı sosyal destek sayesinde önlenebilir.
Öte yandan, sosyal ağlar girişimciliğe yönelik tutum ve davranışları etkiler. Çünkü girişimci referans grubundaki diğer girişimcilerle kendini karşılaştırma yoluna gider. Girişimci sosyal ağlar yoluyla davranışsal rehberlik alma imkanı bulur. Girişimciler, sosyal ağlarındaki sosyal ilişkiler aracılığıyla yardım aramanın yanı sıra başka girişimcilerin başarılı ya da başarısız deneyimlerinden kendine pay çıkarır. Böylelikle aynı yanlışlara girişimcinin kendi düşmez ve başlarının deneyimleri ışığında daha güvenli bir girişimcilik yolculuğu sürdürür.
Sosyal ağ, bireylerin bulunduğu sosyal ilişkiler ağı veya belirli işlevleri yerine getiren insanlar arasındaki bağlantıları kapsar. Sosyal ağ, kişi merkezlidir. Sosyal ağ bir sosyal yapıyı ve bu yapının doğasını ve sağladığı işlevleri ifade eder. Dolayısıyla bir girişimcinin sosyal ağlarını incelemek önemlidir, çünkü bu, sosyal etkileşimler ve girişimcilik süreci arasındaki ilişkiyi anlamaya imkan tanır.
Girişimcilerin sosyal ağlarını inceledikten sonra, girişimcinin sosyal ağını girişimcilik sürecinde başarılı olması için nasıl kullanabileceğini öngörmek de mümkün olacaktır. Dahası, hangi özelliklere sahip sosyal bir ağın hangi aşamalarda ne gibi fırsatlar sağladığından tercih edilmesi gerektiğine dair de yol haritası çıkarılabilecektir. Çıkarılan yol haritasında ise sosyal ağlarda iletişim sıklığı temel kriter olarak belirlenir.
Girişimcilerin düzenli olarak başkalarıyla tanışabileceği etkinlikler ve eylemler ile sosyal ağlarda iletişim sıklığını arttırarak ağlarını nasıl genişletip güçlendirmeleri gerektiğini bilmeleri önemlidir. Çünkü girişimcilerin sosyal ağlarındaki iletişim sıklığının artması neticesinde girişimcilik sürecinde girişimci daha fazla destek bulabilir ve başına gelecek olumsuzlukları en az zararla atlatabilir.