Yönetim 1984’teki Gibi Olmak Zorunda Değil
Zafer URFALIOĞLU
George Orwell’in 1984 adlı romanını okudunuz mu bilmiyorum ama okumadıysanız bile içindeki dünyayı bir yerlerden tanıyorsunuzdur. Hani herkesin izlendiği, her sözün kaydedildiği, düşünmenin bile başa bela olduğu bir düzen vardır ya işte o. Romandaki adıyla “Büyük Birader” herkesi gözetler; insanlar da onun ne düşündüğünü tahmin ederek yaşamaya çalışır.
Şimdi diyeceksiniz ki bunun bizim fabrikayla ne alakası var? Tamam bizde Büyük Birader yok ama Büyük Patron var! Bazen unvanlar değişik olsa da sistemler benzeşiyor.
Düşünün, sabah fabrikaya giriyorsunuz.
- Kameralar çalışıyor,
- Makinelerden veriler akıyor,
- Personelin giriş çıkış saatleri kayıt altında.
- Üretim raporları masanızda,
- Kalite göstergeleri ekranınızda.
- Kimin kaç parça ürettiğini,
- Hangi makinenin ne kadar durduğunu,
- Hangi vardiyada kaç fire çıktığını biliyorsunuz.
Her şey kontrol altında görünüyor.
– Peki, şirketinizin gerçekte nasıl yönetildiğini de biliyor musunuz?
– Daha doğrusu, çalışanlarınızın size anlattıklarının ne kadarı gerçek ne kadarı sizin duymak istedikleriniz?
İşte tam burada küçük bir yönetim problemi, büyük bir yanılgıya dönüşüyor. Patron, her şeyi kontrol ederse her şeyi bileceğini sanıyor. Oysa bazen bir fabrikada herkes patronun ne duymak istediğini biliyor ama kimse gerçekte ne olduğunu söylemeye cesaret edemiyor:
- Üretim Müdürü hedefin tutacağını söylüyor.
- Kalite Müdürü sorunun çözüldüğünü,
- Bakım Müdürü makinenin yarına hazır olacağını,
- Satın Alma Müdürü de malzemenin en uygun fiyata alındığını anlatıyor.
Herkes görevini yapmış, bütün raporlar olumlu hazırlanmış. Bir tek şirketin kârı bu güzel haberlerden habersiz!
Böyle bir ortamda çalışanlar zamanla işlerini değil, yöneticilerinin tepkilerini yönetmeye başlıyor.
- Hata yapmaktan korkuyor, kötü haberleri geciktiriyor,
- Sorumluluğu başkasına aktarıyorlar.
- Toplantılarda başlar sallanıyor, koridorlarda gerçekler konuşuluyor.
- Patron toplantıdan memnun ayrılıyor.
- Çalışanlar da patronun memnun ayrılmasından memnun oluyor.
Herkes mutlu görünüyor. Peki, şirketin sorunu çözülmüş mü?
– Hayır.
Ama toplantı başarıyla tamamlanmıştır! Kurumsal hayatta bazen en pahalı şey, herkesin aynı fikirde görünmesidir.
Peki, çözüm ne?
Her şeyi serbest bırakalım, isteyen istediğini yapsın, müdürler kafalarına göre karar versin, operatör makinenin ayarlarını canı nasıl isterse öyle değiştirsin, kalite müdürü de uygun olmayan ürüne uygun desin mi?
Elbette hayır.
Çünkü 1984’teki gibi baskıcı bir yönetim ne kadar yanlışsa, başıboşluk da o kadar kötü bir işletme modelidir. Şirket dediğiniz; ortak hedefleri, kuralları, yetkileri ve sorumlulukları olan bir yapıdır. Futbol takımında kalecinin özgür olması güzel şeydir ama maç sırasında kaleye geçmek yerine santrfor olmaya karar verirse bu özgürlüğün bedelini bütün takım öder.
İyi yönetim, herkesi serbest bırakmakla herkesi kontrol etmek arasında bir orta nokta bulmak değildir. Asıl mesele, çalışanlara düşünme ve konuşma özgürlüğü tanırken işin gerektirdiği kuralları ve sorumlulukları açıkça belirlemektir.
Örneğin bir enjeksiyon makinesinde üretim hızını artırmak isteyen operatör, bu değişikliğin fire oranını yükselttiğini fark edebilir. Korku kültürünün hâkim olduğu bir işletmede hedefi tutturmaya çalışır, sorunu söylemeye çekinir. Başıboş bir işletmede kendi kararıyla makinenin bütün parametrelerini değiştirebilir.
İyi yönetilen bir işletmede ise sorunu zamanında bildirir, yetkisi dâhilindeki güvenli müdahaleyi yapar ve üretim, kalite ve bakım ekipleri ortak veriler üzerinden çözüm geliştirir. İlkinde insan susturulur, ikincisinde sistem dağılır; üçüncüsünde hem insan hem şirket gelişir.
Çalışanlarınızın tamamı sizden korkuyorsa bu, mutlaka güçlü bir yönetici olduğunuz anlamına gelmez. Belki de yalnızca kötü haberlerin size ulaşmasını engelleyen kusursuz bir düzen kurmuşsunuzdur! Üstelik bunun faturası da ağır olabilir. Saklanan bir kalite problemi hurdaya, geç bildirilen bir bakım arızası plansız duruşa, dile getirilmeyen bir iyileştirme fırsatı ise kaçırılmış kâra dönüşebilir. Siz bütün gün tasarruf hesabı yaparken şirketinizin en büyük maliyetlerinden biri, çalışanlarınızın size gerçeği söyleyememesi olabilir.
Elbette her itiraz doğrudur, her çalışan haklıdır, her yönetici yanlıştır demiyorum. Çalışanların da sorumlulukları vardır. Özgürlük, sonuçlardan muaf olmak demek değildir. Bir insanın fikrini özgürce söyleyebilmesi başka şeydir, yaptığı işin hesabını vermemesi başka. Şirket içinde eleştiri serbest olmalı ama iş güvenliği kuralları kişisel tercihlere bırakılamamalı; süreçler sorgulanabilmeli ama ürünün kalite kriterleri keyfe göre değiştirilememelidir. Önemli olan yalnızca kurallara uyulması değil, bu kuralların neden var olduğunun da anlaşılmasıdır.
Peki, bir patron kendi şirketinde gerçeğin konuşulup konuşulmadığını nasıl anlayabilir? Önce kendisine şu soruyu sormalı:
– Benim şirketimde insanlar gerçeği mi söylüyor, yoksa benim duymak istediklerimi mi?
Cevap vermeden önce son üç ayda size getirilen kötü haberleri düşünün. Sorunu ilk bildiren çalışanı nasıl karşıladınız?
– Hatasını dürüstçe açıklayan kişiye teşekkür mü ettiniz, yoksa herkesin önünde hesap mı sordunuz?
– Aynı sorun yarın yeniden yaşansa çalışanlarınız size erkenden haber vermeyi mi tercih eder, yoksa siz fark edene kadar beklemeyi mi?
Bu soruların cevabı, şirketinizde kaç kamera bulunduğundan veya kaç rapor hazırlandığından çok daha fazla şey anlatabilir.
Son bir hatırlatma: Kameralar makineleri izler, yazılımlar verileri toplar, raporlar sonuçları gösterir. Ancak bunların hiçbiri tek başına şirketin içindeki gerçeği garanti etmez. Gerçeği ortaya çıkaran, insanların gördüklerini açıkça anlatabildiği ve anlattıkları yüzünden haksız yere cezalandırılmayacaklarına inandığı bir yönetim kültürüdür.
Çünkü iyi yönetici her şeyi bilen kişi değil, bilmediği şeyleri öğrenebileceği ortamı kuran kişidir.

Şirketinizi 1984 romanındaki gibi yönetirseniz, bir süre sonra herkes sizden korkabilir. Fakat kimsenin sizi uyarmadığı bir gün, en pahalı hatanızla baş başa kalabilirsiniz. Her şeyi serbest bırakırsanız da herkes kendi şirketini yönetmeye başlar. Oysa mesele ne Büyük Birader olmak ne de fabrikayı başıboş bir meydana çevirmektir. Mesele; insanların özgürce konuşabildiği, ortak hedeflere göre çalıştığı ve sonuçların hesabını birlikte verdiği bir düzen kurmaktır.
Şirketinizde herkes size hak veriyorsa hemen sevinmeyin. Belki gerçekten çok iyi yönetiyorsunuzdur. Belki de kimse size gerçeği söyleyemiyordur. İkisi arasındaki farkı anlamak, bazen en pahalı makineyi satın almaktan daha değerlidir.
Zafer URFALIOĞLU









