Küreselleşmede Yeni Dönem: Güvenlik, Teknoloji ve Karbon Rekabeti
Gül SALDIRANER
EG Partner – SMMM
Bağımsız Denetçi – Sürdürülebilirlik Denetçisi
Son yıllarda dünya ekonomisi art arda gelen şoklarla karşı karşıya kalmıştır. COVID-19 pandemisi tedarik zincirlerindeki kırılganlıkları görünür hâle getirmiş; ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji rekabeti, Rusya–Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa’da yaşanan enerji krizi ile Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktalarında yoğunlaşan lojistik riskler bu kırılganlıkları daha da derinleştirmiştir. Tarifeler, yaptırımlar, ihracat kontrolleri, sanayi sübvansiyonları ve yatırım kısıtlamaları da geçici kriz önlemleri olmaktan çıkarak ekonomi politikasının kalıcı araçlarına dönüşmeye başlamıştır.
Bu gelişmeler, küresel ticaretin ve yatırımların yeni ölçütlere göre yönlendiğini göstermektedir. Üretim ağları varlığını korurken düşük maliyet ve verimliliğin yanına güvenlik, siyasi yakınlık, tedarik sürekliliği, teknolojik kontrol ve karbon performansı gibi yeni öncelikler eklenmektedir. Teknoloji rekabeti, kritik hammaddeler, enerji güvenliği ve karbonsuzlaşma politikaları böylece aynı jeoekonomik dönüşümün parçaları hâline gelmektedir.
2023 yılında yayımlanan “Küreselleşmeden Yeniden Sanayileşmeye: Bölgeselleşme ve Ticaretteki Yeniden Yapılanma” başlıklı makalemde, küreselleşmenin sona ermekten çok dayanıklılık, bölgeselleşme, yeniden sanayileşme ve yeşil dönüşüm ekseninde yeniden şekillendiğini değerlendirmiştim. Aradan geçen dönemde güvenlik kaygılarının, teknoloji rekabetinin ve karbonsuzlaşma odaklı sanayi politikalarının güçlenmesi, bu dönüşüme daha belirgin bir jeoekonomik nitelik kazandırmıştır.
Bu makale, küresel ticaretin ve üretim ağlarının nasıl yeniden şekillendiğini, ticaret savaşları ile jeopolitik gerilimlerin hangi ekonomik dinamiklerden beslendiğini ve yeni dönemin devletler ile şirketler açısından ne anlama geldiğini incelemektedir.
Verimlilikten Güvenliğe: Stratejik Bağımlılıkların Yükselişi
Küreselleşme bugüne kadar büyük ölçüde maliyet, verimlilik, uzmanlaşma ve ölçek ekonomileri üzerinden şekillenmiştir. Ancak maliyet ve verimlilik odaklı bu yapı, bazı kritik ürünlerin, teknolojilerin ve hammaddelerin tedarikinde az sayıda ülke ve üreticiye bağımlılık yaratmıştır. Pandemi, enerji krizi ve artan jeopolitik gerilimler, yüksek verimlilik sağlayan bu yapının aynı zamanda önemli kırılganlıklar taşıdığını ortaya koymuştur.
Maliyet ve verimlilik önemini korumakla birlikte, karar süreçlerinde kritik bağımlılıkların niteliği, alternatiflerin mevcudiyeti ve olası kesintilerin ekonomik etkisi daha belirleyici hâle gelmektedir. Bir girdinin üretim açısından ne ölçüde kritik olduğu, tek bir ülkeye veya tedarikçiye bağımlılık bulunup bulunmadığı, alternatif kaynağın ne kadar sürede geliştirilebileceği ve teknolojik ya da finansal altyapının siyasi baskı aracı olarak kullanılıp kullanılamayacağı giderek daha fazla önem taşımaktadır. Böylece ticaret, teknoloji, enerji ve finans politikaları ulusal güvenlik anlayışının parçaları hâline gelmektedir.
Bu yaklaşımın merkezinde, üretimi veya ekonomik işleyişi kesintiye uğratabilecek stratejik darboğazlar bulunmaktadır. Bir ülkenin yüksek pazar payına sahip olması tek başına jeoekonomik güç yaratmamaktadır. Jeoekonomik üstünlük, yalnızca yüksek pazar payından değil, üretimin devamı için kritik olan bir unsur üzerinde başkalarının kısa sürede alternatif geliştiremeyeceği ölçüde hâkimiyet kurulmasından doğmaktadır. Yarı iletkenler, kritik mineraller, enerji girdileri, ödeme altyapıları ve uzmanlaşmış işleme kapasitesi bu açıdan öne çıkmaktadır. Bu alanlarda yoğunlaşan kontrol, ekonomik karşılıklı bağımlılığı siyasi etki ve müzakere gücüne çevirebilmektedir.
Ancak artan jeopolitik ve ekonomik riskler, küresel üretim ve ticaret ağlarından uzaklaşmayı gerektirmemektedir. Daha uygulanabilir yaklaşım, üretimi durdurabilecek kritik bağımlılıkların belirlenmesi ve bu alanlarda alternatif tedarikçiler, teknolojiler, lojistik güzergâhlar veya finansal kanallar geliştirilmesidir. Dolayısıyla yeni dönemin hedefi bağımlılıkları tamamen ortadan kaldırmak değil, stratejik bağımlılıkları yönetilebilir hâle getirmektir.
Ticaret Savaşları: Stratejik Rekabet, Sanayi Politikası ve Toplumsal Baskı
Ticaret savaşlarını yalnızca ülkeler arasındaki siyasi gerilimlerle açıklamak, bu dönüşümün ekonomik ve stratejik nedenlerini gözden kaçırmaktadır. Bu sertleşmenin arkasında üç temel dinamik bulunmaktadır:
- Stratejik ve teknolojik güç rekabeti
Devletler, ticaretin kendi ekonomik kazançlarını artırmasının yanı sıra rakiplerinin teknolojik, üretim ve stratejik kapasitesini ne ölçüde güçlendirdiğini de dikkate almaktadır. Bu nedenle karşılıklı ekonomik fayda sağlayan bir ilişki, rakibin göreli gücünü daha fazla artırdığı düşünülüyorsa sınırlandırılabilmektedir. Yarı iletkenler, yapay zekâ, ileri üretim teknolojileri ve kritik mineraller üzerindeki kontroller bu yaklaşımın en görünür örnekleridir.
- Sanayi politikası ve yerli üretim
ABD ile Çin arasındaki rekabet, ticaret politikalarının yerli sanayi kapasitesini ve teknolojik üstünlüğü koruma amacıyla kullanılmasının en görünür örneğidir. ABD; tarifeleri, ihracat kontrollerini, yatırım incelemelerini ve sanayi teşviklerini birlikte kullanırken Çin, geniş üretim kapasitesi, devlet destekleri ve küresel tedarik zincirlerindeki ağırlığıyla rekabetin diğer tarafını oluşturmaktadır. Özellikle çelik, güneş paneli, batarya ve elektrikli araç sektörlerinde Çin’de oluşan yüksek üretim kapasitesi ve bunun yarattığı fiyat baskısı, ABD ve Avrupa’da anti-damping önlemleri ile yerli üretimi destekleyen sübvansiyonların güçlenmesine yol açmaktadır. Böylece ticaret politikası, ithalat ve ihracatı düzenleyen bir alanın ötesine geçerek sanayi kapasitesini koruyan stratejik bir araca dönüşmektedir.
- Üretim ve istihdam kayıplarının yarattığı toplumsal baskı
Ticaret politikalarındaki sertleşme, küreselleşmenin bazı bölgelerde yarattığı kalıcı üretim ve istihdam kayıplarından da beslenmektedir. Küreselleşmenin toplam kazançları geniş kesimlere yayılırken fabrika kapanmaları, iş kayıpları ve ücret baskısı belirli sanayi bölgelerinde ve çalışan gruplarında yoğunlaşmıştır. Bu durum özellikle ABD ve Avrupa’da ekonomik milliyetçiliğe ve korumacı politikalara verilen desteği artırmıştır. Tarifeler bu nedenle yalnızca dış rakiplere karşı kullanılan ekonomik araçlar değil, küreselleşmeden zarar gördüğünü düşünen kesimlere verilen siyasi bir yanıt olarak da görülmektedir.
Bununla birlikte ticaret savaşları, küresel ekonominin bütünüyle iki ayrı bloğa ayrılacağı anlamına gelmemektedir. ABD ve Çin gibi rakip ülkeler, stratejik alanlarda rekabet ederken karşılıklı ekonomik kayıpları sınırlamak amacıyla belirli sektörlerde iş birliğini sürdürebilmektedir. Asıl sorun, mevcut çok taraflı ticaret sisteminin teknoloji kontrolleri, ulusal güvenlik istisnaları ve sübvansiyon rekabeti karşısında yetersiz kalmasıdır.
Değer Zincirleri Stratejik Olarak Yeniden Yapılanıyor
Küresel ticaretteki dönüşüme ilişkin tartışmalar sürerken veriler, üretim ağlarında geniş çaplı bir çözülme yaşanmadığını; tedarik zincirlerinin risk, güvenlik ve stratejik önceliklere göre yeniden yapılandığını göstermektedir. Şirketler ve hükümetler bu amaçla üretimi ana ülkeye geri taşıma (reshoring), yakın coğrafyalara yönlendirme (nearshoring) ve siyasi açıdan güvenilir ülkelere kaydırma (friendshoring) stratejilerine daha fazla ağırlık vermektedir.
OECD verileri, değer zincirlerindeki yeniden yapılanmanın yüksek düzeyde uluslararası entegrasyon içinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. OECD’nin 2022 yılına ilişkin verilerine göre, üye ülkelerden yapılan ihracatın yaklaşık yüzde 30,4’ü yurt dışında yaratılan katma değerden oluşmaktadır. Bu oran, üretim ağlarının farklı ülkelerden gelen ara malları, hammaddeleri ve hizmetleri bir araya getirmeyi sürdürdüğünü; tedarik ilişkilerinin ise stratejik önceliklere göre yeniden düzenlendiğini doğrulamaktadır.
Bölgesel tedarik ilişkileri güçlenirken küresel bağlantılar da korunmaktadır. Avrupa ekonomileri bazı girdilerde Avrupa içindeki üreticilere, Japonya ve Güney Kore ise Doğu ve Güneydoğu Asya’daki tedarikçilere daha fazla yönelmekte; ancak maliyet ve ölçek avantajı bulunan uzak pazarlardan da girdi sağlamayı sürdürmektedir. Dolayısıyla bölgeselleşme, kapalı ticaret bloklarından çok, küresel üretim ağlarının dayanıklılığı artıracak biçimde yeniden düzenlenmesini ifade etmektedir.
Bu dönüşüm bütün sektörlerde aynı ölçüde gerçekleşmemektedir. Enerji, ilaç, yarı iletkenler, savunma ürünleri ve kritik mineraller gibi stratejik alanlarda yerli, yakın veya siyasi olarak güvenilir tedarik kaynakları öne çıkarken tekstil, hazır giyim, elektronik, elektrikli ekipman ve çok sayıda ara malında küresel üretim ilişkileri güçlü biçimde devam etmektedir. Dünya ekonomisi bu nedenle geniş çaplı bir deglobalizasyondan çok, stratejik sektörler ve kritik bağımlılıklar temelinde seçici bir yeniden yapılanmaya ilerlemektedir.
Şirketlerin karşı karşıya olduğu dönüşüm, yalnızca tedarik kaynağını veya üretim coğrafyasını değiştirmekle sınırlı değildir. Kritik girdilerin belirlenmesi, tekil tedarikçi bağımlılıklarının azaltılması, alternatif lojistik güzergâhların geliştirilmesi, stok politikalarının gözden geçirilmesi ve tedarik zinciri boyunca veri görünürlüğünün artırılması da dayanıklılığın temel unsurları hâline gelmektedir. Değer zinciri dönüşümü böylece coğrafi bir yeniden konumlanmanın ötesinde, tedarik, üretim, yatırım ve risk yönetimi kararlarının birlikte ele alınmasını gerektirmektedir.
Devletler Yeniden Merkezde: Tarifelerden Yatırım Politikalarına
Küresel ticarette yaşanan dönüşüm, devletlerin ekonomideki rolünü yeniden güçlendirmektedir. Devletler artık yalnızca piyasanın kurallarını belirleyen veya anlaşmazlıkları yöneten aktörler değil; üretimin, yatırımın ve tedarik zincirlerinin yönünü doğrudan şekillendiren karar vericilerdir. Tarifeler, ihracat ve teknoloji kontrolleri, sübvansiyonlar, vergi teşvikleri, kamu alımları, yerli içerik şartları, yatırım incelemeleri ve stratejik stoklar aynı politika bütününün parçaları olarak kullanılmaktadır. Yapay zekâya yönelik yatırımlar büyüdükçe ileri çip üretimi, yüksek işlem gücü, veri merkezi kapasitesi ve artan elektrik ihtiyacı, ülkelerin sanayi ve ekonomik güvenlik gündeminde daha stratejik bir konum kazanmaktadır.
Hükümetler stratejik üretim kapasitesini ülke içinde tutmayı, yeni yatırımları kendi pazarlarına çekmeyi ve rakip ekonomilerin kritik teknolojilere erişimini sınırlandırmayı hedeflemektedir. Özellikle yarı iletkenler, bataryalar, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji teknolojileri ve kritik minerallere sağlanan teşvikler yatırım kararlarını belirgin biçimde etkilemektedir. Yatırımların yönü artık yalnızca işçilik maliyetleriyle değil; kamu destekleri, enerji güvenliği, teknoloji altyapısı, siyasi istikrar ve pazara erişim koşullarıyla birlikte belirlenmektedir.
Bazı stratejik sektörlerde devlet müdahalesi, teşvik ve düzenlemelerin ötesine geçerek doğrudan kamu payı ve mülkiyetine kadar uzanmaktadır. Böylece devlet, yatırımın yerini, teknolojinin dolaşımını ve tedarik zincirlerinin yapısını daha doğrudan etkilemektedir.
Çinli elektrikli araç, batarya ve temiz teknoloji şirketlerinin Çin dışındaki pazarlarda yeni üretim yatırımlarına yönelmesi de bu dönüşümün önemli bir örneğidir. Bu yatırımlar, üretim ağlarının teşvikler, pazar erişimi ve jeopolitik koşullar doğrultusunda yeni coğrafyalarda yeniden konumlandığını göstermektedir.
Karbonsuzlaşma: İklim Hedefinden Jeoekonomik Rekabete
Karbonsuzlaşma; yenilenebilir enerji, elektrifikasyon ve temiz teknoloji yatırımlarının yanı sıra enerji güvenliği, sanayi kapasitesi ve stratejik bağımlılıklar açısından da önem taşımaktadır. Enerji ithalatına yüksek ölçüde bağımlı ülkeler için yenilenebilir kaynakların yaygınlaşması, yalnızca karbon emisyonlarını azaltmanın değil, fosil yakıt fiyatlarındaki dalgalanmalara ve kritik enerji güzergâhlarındaki kesintilere karşı dayanıklılığı artırmanın da bir aracı olarak görülmektedir.
Ancak bu dönüşüm eski bağımlılıkları azaltırken yenilerini yaratmaktadır. Elektrifikasyon ve yenilenebilir enerji yatırımları büyüdükçe, lityumdan nadir toprak elementlerine uzanan kritik mineral grubunun üretim zincirlerindeki önemi de artmaktadır. Kritik minerallerde asıl risk, rezervlerin hangi ülkelerde bulunduğundan çok, işleme ve rafinaj kapasitesinin sınırlı sayıdaki merkezde toplanmasından doğmaktadır. Çin’in kritik minerallerin işlenmesi ve temiz teknoloji tedarik zincirlerindeki güçlü konumu, diğer ülkelerin kısa vadede alternatif üretim kapasitesi geliştirmesini zorlaştırmaktadır. Alternatif maden ve işleme kapasitesinin kurulmasının uzun yıllar gerektirmesi de bu bağımlılıkların azaltılmasını güçleştirmektedir.
Karbonsuzlaşma politikaları ticaretin kurallarını da değiştirmektedir. Karbon fiyatlaması ve CBAM hâlihazırda ticaret ve maliyet yapıları üzerinde etkili olurken geri dönüştürülmüş içerik şartları, dijital ürün pasaportları ve izlenebilirlik yükümlülükleri de giderek pazara erişim ve tedarikçi seçimi kriterlerine dönüşmektedir. Şirketler yatırım ve satın alma kararlarında artık yalnızca fiyat ve kaliteyi değil, üretimin karbon yoğunluğunu, kullanılan enerjinin niteliğini ve ürün verisinin doğrulanabilirliğini de dikkate almaktadır.
Böylece iklim dönüşümü, çevre politikasının sınırlarını aşarak enerji, teknoloji, hammadde, veri ve sanayi kapasitesi rekabetinin bir parçası hâline gelmektedir. Yeni küresel düzende düşük karbonlu üretim, çevresel bir tercih olmanın ötesinde, rekabet gücünü, yatırım kararlarını ve ekonomik dayanıklılığı birlikte etkileyen stratejik bir kapasiteye dönüşmektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Küresel ekonomi, maliyet ve verimlilik odaklı yapıdan; güvenlik, teknoloji, tedarik dayanıklılığı ve karbon performansının birlikte belirleyici olduğu yeni bir jeoekonomik düzene geçmektedir. Bu dönüşüm, devletlerin ekonomi politikalarını yeniden şekillendirirken şirketlerin yatırım, üretim, finansman ve tedarik kararlarını da doğrudan etkilemektedir.
Yeni dönemde ekonomik güvenlik, dışa kapanmak anlamına gelmemektedir. Esas olan, üretimi ve ekonomik işleyişi kesintiye uğratabilecek kritik bağımlılıkları belirlemek, alternatif kapasite oluşturmak ve kırılganlıkları yönetilebilir düzeye indirmektir. Ancak bu yaklaşımın başarısı, ekonomik güvenlik ile küresel entegrasyon arasında sürdürülebilir bir denge kurulmasına bağlıdır. Aksi hâlde dayanıklılığı artırmayı amaçlayan politikalar, yüksek maliyet, verimlilik kaybı, sübvansiyon yarışı ve kalıcı korumacılık riskini beraberinde getirebilir.
Bu yeni düzende rekabet avantajının kaynakları da değişmektedir. Maliyet avantajı ve küresel ölçek önemini sürdürse de günümüz rekabet koşullarında bunlar tek başına kalıcı üstünlük sağlamaya yetmemektedir. Küresel rekabette öne çıkmak; teknoloji geliştirebilme, enerji ve hammadde akışını güvence altına alma, ürün verisini doğrulayabilme ve üretimin karbon yoğunluğunu azaltabilme becerisine bağlı olacaktır.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemin kazananları küresel ekonomiden uzaklaşanlar değil; hangi bağımlılıkların korunacağını, hangilerinin çeşitlendirileceğini ve hangi alanlarda yerli ya da bölgesel kapasite kurulacağını doğru belirleyenler olacaktır. Güvenlik, teknoloji ve karbon rekabetinin iç içe geçtiği bu yeni dönemde kalıcı üstünlük, yalnızca daha ucuza üretmekten değil; daha dayanıklı, daha yenilikçi ve daha düşük karbonlu bir değer yaratma modeli kurabilmekten geçmektedir.
Gül SALDIRANER
EG Partner – SMMM
Bağımsız Denetçi
Sürdürülebilirlik Denetçisi
www.eg-econsulting.com
KAYNAKLAR
- Clayton, C., Maggiori, M., & Schreger, J. (2026, June). Understanding geoeconomics in a volatile world. Finance & Development, International Monetary Fund – https://www.imf.org/en/publications/fandd/issues/2026/06/understanding-geoeconomics-in-a-volatile-world-matteo-maggiori
- Mattoo, A., Ruta, M., & Staiger, R. W. (2026, June). Trade cooperation in an age of geopolitics. Finance & Development. International Monetary Fund- https://www.imf.org/en/publications/fandd/issues/2026/06/trade-cooperation-in-an-age-of-geopolitics-aaditya-mattoo
- Frieden, J. (2026, June). The cost of geoeconomic coercion. Finance & Development. International Monetary Fund – https://www.imf.org/en/publications/fandd/issues/2026/06/the-cost-of-geoeconomic-coercion-jeffry-frieden
- Keeble, E., Kohli, A., & Webb, C. (2026, May 12). Globalisation isn’t dead. It’s reconfiguring: New insights from OECD Trade in Value Added data. OECD– https://www.oecd.org/en/blogs/2026/05/globalisation-isnt-dead-its-reconfiguring-new-insights-from-oecd-trade-in-value-added-data.html
- Hanson, G. H. (2026, June). Righting globalization’s wrongs. Finance & Development. International Monetary Fund – https://www.imf.org/en/publications/fandd/issues/2026/06/righting-globalizations-wrongs-gordon-hanson
- Edwards, B. (2026, June). Mine the gap. Finance & Development. International Monetary Fund- https://www.imf.org/en/publications/fandd/issues/2026/06/cafe-economics-mine-the-gap-bruce-edwards
- United Nations Conference on Trade and Development. (2026). World investment report 2026: International investment in a turbulent era. United Nations – https://unctad.org/publication/world-investment-report-2026-international-investment-turbulent-era
- International Energy Agency. (2025). Global Critical Minerals Outlook 2025. IEA, Paris – https://www.iea.org/reports/global-critical-minerals-outlook-2025/executive-summary
- European Commission, Directorate-General for Energy. (2025, November 17). In focus: Data centres – an energy-hungry challenge – https://energy.ec.europa.eu/news/focus-data-centres-energy-hungry-challenge-2025-11-17_en









