Pirelli’den Teknoloji Yatırımına Yönelik Satın Alma

Satınalma Süreçlerinde Denetim Ve Suistimal Eğitimi Haber Pirelli'den Teknoloji Yatırımına Yönelik Satın Alma

Pirelli, Napoli Federico II Üniversitesi ve Megaride Group Girişimi RIDEsense’in %24,99 Hissesini Satın Aldı

Satınalma Süreçlerinde Denetim Ve Suistimal Eğitimi Haber Pirelli'den Teknoloji Yatırımına Yönelik Satın AlmaPirelli ile RIDEsense iş birliği, fiziksel lastik sensörlerinden elde edilen verilerin sanal sensör teknolojisiyle entegre edilmesini sağlayarak, suda kızaklama tespiti gibi kritik güvenlik fonksiyonlarını daha da güçlendirecek.

Pirelli, Napoli Federico II Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü ve ileri mobilite teknolojileri geliştiren MegaRide Group bünyesinden doğan bir girişim olan RIDEsense ile, Pirelli Cyber™ Tyre ekosistemine entegre edilecek yeni yazılım çözümlerinin geliştirilmesine yönelik bir anlaşma imzaladı.

Anlaşma kapsamında Pirelli, RIDEsense’in sanal sensör teknolojisini kullanma lisansını alırken, üçüncü taraflara hak devri konusunda da belirli güvence mekanizmaları oluşturuldu. Ayrıca Pirelli, RIDEsense’in %24,99 oranındaki hissesini satın alacak ve şirketteki payını gelecekte %100’e kadar çıkarma opsiyonuna sahip olacak.

Pirelli Cyber™ Tyre sisteminde kullanılan fiziksel sensörlerin, RIDEsense’in sanal sensörleriyle (araçlarda halihazırda bulunan sensörlerden elde edilen bilgileri işleyen algoritmalar) entegre edilmesi, Cyber™ Tyre’ın araçların elektronik güvenlik sistemlerine sunduğu katkıyı daha da artıracak. Bu iş birliği, suda kızaklama tespiti gibi mevcut fonksiyonları güçlendirmenin yanı sıra, lastik ve araç teşhis sistemlerine yönelik yeni yeteneklerin geliştirilmesinin de önünü açacak. Böylece Pirelli Cyber™ Tyre ekosistemi, gelişimini sürdürerek gelişmiş sürücü destek sistemleri (ADAS) ve otonom sürüş teknolojilerinde daha önemli bir rol üstlenme yolunda yeni bir aşamaya ulaşmış olacak.

 Pirelli Cyber™ Tyre

Belirli araç modellerinde orijinal ekipman olarak kullanılan Pirelli Cyber™ Tyre, lastiklere entegre edilen sensörlerden veri toplayıp bunları Pirelli’nin özel yazılım ve algoritmalarıyla işleyebilen dünyanın ilk entegre donanım ve yazılım çözümüdür.

Toplanan veriler gerçek zamanlı olarak aracın elektronik sistemlerine aktarılır ve ABS, ESP ve çekiş kontrol sistemleri gibi sürüş ve kontrol sistemleriyle entegre çalışan yeni fonksiyonların geliştirilmesine olanak tanır. Pirelli’nin teknolojisi, araç güvenliğini, performansını ve verimliliğini artırmayı hedeflerken, yol altyapısının durumunun izlenmesinde de kullanılabiliyor. Böylece yol kullanıcıları için risk oluşturabilecek durumların tespit edilmesine katkı sağlanıyor. Bu alanda kamu otoriteleriyle iş birliği içinde çeşitli pilot projeler de yürütülüyor.

RIDEsense

RIDEsense’in teknolojisi, araç ve lastik davranışlarını modelleyen fizik tabanlı algoritmalara dayanıyor. Teknoloji, hem standart seri üretim araçların elektronik kontrol üniteleri (ECU) içinde çalışan sanal sensör yazılımı olarak hem de test ve motorsporları pazarlarına doğrudan erişim sağlayan özel Kymes platformu aracılığıyla donanım çözümü olarak sunuluyor.

Pirelli Teknolojiden Sorumlu Başkanı (CTO) Piero Misani, anlaşmaya ilişkin şu değerlendirmede bulundu:“Yirmi yılı aşkın bir süre önce, lastiklere veri toplama ve iletme yeteneği kazandıran ve Cyber Tyre teknolojisinin doğmasını sağlayan yolculuğa başladık. RIDEsense ile gerçekleştirdiğimiz bu anlaşma, Cyber Tyre’ın merkezinde yer alan yazılım bileşenini güçlendirerek bu ekosistemin potansiyelini daha da artıracak.”

RIDEsense CEO’ları Flavio Farroni ve Aleksandr Sakhnevych ise şu açıklamada bulundu:“Bu anlaşma, İtalya için önemli bir adım niteliği taşıyor. İtalyan araştırma dünyası ile sanayiyi bir araya getirerek, Napoli Federico II Üniversitesi Araç Dinamiği Grubu’nda on yılı aşkın süre önce başlayan ve üniversitenin teknoloji transferi yapıları tarafından desteklenen bir projeyi Pirelli’nin üretim hatlarına taşıyor. Mobilitenin giderek daha bağlantılı hale geldiği günümüzde, daha fazla güvenlik, verimlilik ve sürüş kalitesi sunan teknolojiler büyük önem taşıyor. Pirelli ile paylaştığımız ortak hedef de tam olarak bu.”

 


 

Eğitim: Şirket Harcama Yönetiminde Riskler:
Suistimal, Usulsüzlük ve Rüşvet 
Önleme Eğitimi

Eğitim Kapsamı: İnşaat ve altyapı projeleri, stratejik satınalma operasyonları, CAPEX, taşeron ve tedarikçi ilişkileri, bilgi işlem alımları, teknik ofis, bakım-onarım, idari işler, depo, satış ve satınalma süreçleri

Şirket harcamalarının ve paydaş ilişkilerinin olduğu her yerde risk vardır. Kritik soru şudur:

Harcama Yönetiminde Riskler Eğitimi
Şirket Harcama Yönetiminde Riskler Eğitimi

Para doğru yere mi gidiyor, yoksa şirket sessizce soyuluyor mu? Zamanında görülmeyen kontrol boşlukları ve kirli ilişkiler, bir süre sonra işten çıkarma, ticari dava, ceza dosyası, tazminat ve itibar kaybı olarak geri döner. Rüşvet iddiaları, usulsüzlük söylentileri ve itibar suikastleri şirketin enerjisini içeriden tüketir.

Amaç; usulsüzlük izlerini yakalamak, yapılan ihbarları doğru analiz etmek, ön inceleme ve soruşturma sürecini prosedüre uygun yönetmek, ihale ve sözleşme alanlarındaki riskleri fark etmek ve şirketi mahkeme süreçlerine girmeden önce önlem almaya zorlamaktır. Çünkü önlem zamanında alınmazsa, bedel daha sonra çok daha ağır ödenir.

Eğitmen: Prof. Dr. Murat ERDAL

Eğitim Süresi: 2 gün

Eğitim Planı:

  • Güvenilir Kurumsal Yapı İnşa Etmek
  • Kontrol Noktaları ve Yönetim Zafiyetleri

Pratik 1: Satın almada Suistimal ve Yolsuzluk:
Kurumsallaşma Boşlukları ve Bir Dava İncelemesi

Şüpheli İşlemleri ve Usulsüzlük İzlerini Yakalamak

Pratik 2: Giriş Kalite Kontrolde Rüşvet İddiası: Bir Dava İncelemesi

  • Erken Uyarı Sinyalleri ve Kırmızı Bayraklar
  • İhbar Hattı ve Bildirim Sürecini Yönetmek

Pratik 3: Satınalma Süreçlerinde İhbar, İç Kontrol ve Gizlilik: Bir Dava İncelemesi   

  • Ön İnceleme, Delil Toplama ve Belge İnceleme
  • Mülakat Teknikleri ve Raporlama

Pratik 4: Satınalma Yöneticisinin İhalelerde Şirketi Zarara Uğratma İddiası, Disiplin Soruşturması ve Savunma Süreci: Bir Dava İncelemesi

  • İhale ve Sözleşmelerde Riskli Alanlar
  • Tedarikçi Firma Seçimi ve Kirli İlişki Ağları

Pratik 5: Tedarikçinin Alacak İddiası ve Alıcının Nitelikli Dolandırıcılık Savunması: Bir Dava İncelemesi

  • Rüşvet ve Çıkar Çatışmalarını Görmek

Pratik 6: Hediye mi, Rüşvet mi? Tedarikçi İlişkilerinde Üç Şaşırtıcı Dava Örneği

  • Yargı Süreçlerine Hazırlık: İş, Ticaret ve Ceza Mahkemeleri

Pratik 7: Tamiri Mümkün Makinelerin Hurda Olarak Piyasaya Satışı İddiası:
İlk Derece Mahkemesinden İstinafa Uzanan Bir Dava İncelemesi

  • Gerçek Örnekler ve Uygulamalı Çalışmalar

Eğitim Öncesi Hazırlık: Pratik çalışmalarda kullanılacak dava dosyalarını eğitimden önce indirip inceleyiniz.

Eğitim Kategorisi: Premium 

ŞİRKETİNİZİ KORUMAK DA GELİŞTİRMEK DE SİZİN ELİNİZDE.

Harcama yönetiminde yaşanan suistimal, yolsuzluk ve rüşvet, şirketlere yalnızca doğrudan zarar vermez. Konu yargıya taşındığında; ilk derece mahkemesi, istinaf ve Yargıtay aşamalarında yıllara yayılabilen süreçler, avukatlık ücretleri, bilirkişi giderleri, yargılama masrafları, gecikme etkileri ve yönetim zamanı kaybıyla birlikte toplam maliyeti katlayarak büyütür.

Buna karşılık, zamanında alınan eğitim ve danışmanlık desteği; kurumsal yapıyı güçlendiren, olası kayıpları azaltan ve şirketi ileri taşıyan stratejik bir yatırım olarak öne çıkar.

Profesyonel rehberlik ile harcama analizlerinizi, kategori yönetiminizi ve iş akışlarınızı güçlendirebilir; kontrol noktalarını netleştirebilir, prosedürlerinizi standardize edebilir ve riskleri ortaya çıkmadan önce yönetebilirsiniz.

şirket Harcama Yönetiminde Riskler Suistimal, Usulsüzlük Ve Rüşvet
Eğitim: şirket Harcama Yönetiminde Riskler Suistimal, Usulsüzlük Ve Rüşvet

Prof. Dr. Murat ERDAL – İstanbul Üniversitesi

Murat Erdal
Murat Erdal – Tedarik Zinciri Yönetimi

Prof. Dr. Murat ERDAL, sektörel sözleşmelerde alıcı-satıcı ve taşeron ilişkilerinin sahadaki uygulamasını yakından incelemiştir. Ticaret Mahkemelerinde uzun yıllara dayanan bilirkişilik deneyimiyle, sahadaki ticari problemlerin hukuki süreçlerdeki karşılığını değerlendirmiştir. Kontrat yönetimi, ticari risklerin azaltılması ve operasyonel temas noktalarında etik dışı uygulamaların önlenmesi konularında şirketlere değer katar.

Stratejik yönetim perspektifiyle şirketlerin kritik süreçlerini görünür kılar; karar alma, kontrol ve uygulama disiplinini ölçülebilir çıktılarla destekler. Sürdürülebilir büyüme ve tedarik zinciri yönetimi alanlarındaki uzmanlığıyla şirketlere danışmanlık desteği sağlar; kurumsal gelişim programlarını uçtan uca yönetir.

Danışmanlık yaklaşımını, şirketle birlikte değer üretmeye ve kalıcı yönetim disiplini oluşturmaya odaklar.

Kitapları;

  • Satınalma ve Tedarik Zinciri Yönetimi
  • Tedarik Zinciri Yönetimi Başarı Hikayeleri
  • Entegre Lojistik Yönetimi
  • Depo Yönetimi

Anahtar Sözcükler: Harcama, Risk, Suistimal, Usulsüzlük, Rüşvet, satın alma, dava, mahkeme, işten çıkarma, hile, dolandırıcılık, para, kontrol, denetim, yargı, ticaret, alacak, tedarikçi, CAPEX, soruşturma, disiplin, hile, ihbar, ihbar hattı, eğitim, danışmanlık, davacı, davalı, temyiz, hukuk, mevzuat, menfaat, etik, denetim, süreç, satınalma, tedarik zinciri, 

Farmasötik Endüstride Yapay Zeka

Farmasötik Endüstride Yapay Zeka
Farmasötik Endüstride Yapay Zeka

Farmasötik Endüstride Yapay Zekâ, Kısa Yol Değil, Yeni Bir Kalite Alanı

Prof. Dr. M. Sedef ERDAL
İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi

Farmasötik Endüstride Yapay Zeka
Farmasötik Endüstride Yapay Zeka

Yapay zekâ (Artificial Intelligence, AI), ilaç geliştirme ve değerlendirme süreçlerinde artık yalnızca teknolojik bir yenilik olarak değil, ilaç yaşam döngüsünün tüm aşamalarını etkileyebilecek dönüştürücü bir araç olarak karşımıza çıkıyor. FDA ve EMA yayımladıkları “Good AI Practice” ilkeleri ile AI’ın non-klinik, klinik, üretim ve pazarlama sonrası süreçlerde kanıt üretme veya analiz etme amacıyla kullanılabileceğini; ancak bu kullanımın kalite, etkililik ve güvenlilik ilkelerinden ödün vermeden yönetilmesi gerektiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.

Ortak mesaj oldukça net: AI, ilaç geliştirmeyi hızlandırabilir, pazara erişim süresini kısaltabilir, farmakovijilansı güçlendirebilir, toksisite ve etkililik öngörülerini iyileştirerek hayvan deneylerine bağımlılığı azaltabilir. Ancak bu potansiyel faydalar, AI çıktılarının doğru, güvenilir, izlenebilir ve düzenleyici otoritelerin karar süreçlerinde kullanılabilir olması koşuluna bağlıdır. Başka bir ifadeyle AI, farmasötik inovasyonun hızını artırabilir; fakat düzenleyici güvenilirlik, veri bütünlüğü ve hasta güvenliği bu hızın önünde değil, merkezinde yer almak zorundadır.

Bu belgeler birlikte değerlendirildiğinde, farmasötik endüstriyi bekleyen değişim yalnızca “AI kullanımı artacak” şeklinde özetlenemez. Daha doğru ifade şudur: AI kullanımı arttıkça, AI’ın kendisi de düzenlenebilir, denetlenebilir ve kalite sistemi içinde yönetilebilir bir unsur haline gelecektir.

İnsan Odaklı ve Risk Temelli AI Yaklaşımı

FDA ve EMA belgelerinde öne çıkan ilk ortak nokta, AI sistemlerinin insan odaklı ve etik değerlere uygun şekilde tasarlanması gerekliliğidir. AI karar verme süreçlerini destekleyebilir; ancak bu destek, insan denetimini, hasta güvenliğini veya klinik çalışma bütünlüğünü zayıflatmamalıdır. Bu nedenle “human-centric by design” ilkesi, yalnızca etik bir vurgu değil, düzenleyici kabul edilebilirliğin de temel koşullarından biri olarak değerlendirilmelidir.

İkinci önemli ortaklık risk temelli yaklaşımdır. AI uygulamalarının tek tip bir çerçeveyle değerlendirilmesi mümkün değildir. Modelin kullanım amacı, hasta güvenliği üzerindeki etkisi ve düzenleyici karar süreçlerine katkısı dikkate alınarak orantılı validasyon, gözetim ve risk azaltma stratejileri belirlenmelidir. EMA Reflection Paper’da bu yaklaşım daha ayrıntılı biçimde ele alınmış; “high patient risk” ve “high regulatory impact” kavramları özellikle vurgulanmıştır. Bu ayrım, AI sistemlerinin yalnızca teknik performansıyla değil, yanlış veya yetersiz performans göstermesi halinde hasta güvenliği ve ruhsatlandırma kararları üzerindeki olası etkileriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.

Veri Yönetişimi, Dokümantasyon ve Yaşam Döngüsü Yönetimi

AI sistemleri veri ile öğrenen sistemlerdir. Bu nedenle kullanılan verinin kaynağı, temsil gücü, işlenme biçimi, temizleme, dönüştürme, normalizasyon ve analiz kararları ayrıntılı, izlenebilir ve doğrulanabilir şekilde belgelenmelidir. Bu gereklilik, GxP yaklaşımının AI alanına genişletilmesi anlamına gelmektedir.

Bir diğer nokta, AI sistemlerinin yaşam döngüsü boyunca yönetilmesidir. Bir AI modeli geliştirildikten sonra “tamamlanmış” kabul edilemez. Model performansı zamanla değişebilir; veri dağılımında kaymalar, yani “data drift” ortaya çıkabilir. Bu nedenle düzenleyici belgeler, planlı izlem, periyodik yeniden değerlendirme ve gerektiğinde risk azaltıcı aksiyonların devreye alınmasını kalite sisteminin bir parçası olarak değerlendirmektedir.

FDA/EMA ortak “Guiding Principles of Good AI Practice in Drug Development” belgesi daha çok üst düzey bir çerçeve sunarken, EMA’nın “Reflection Paper” belgesi AI/ML kullanımını ilaç yaşam döngüsünün farklı aşamalarına göre daha operasyonel biçimde ele almaktadır. İlaç keşfi, non-klinik geliştirme, klinik çalışmalar, hassas tıp, ürün bilgisi, üretim ve pazarlama sonrası dönem bu kapsamda ayrı ayrı değerlendirilmiştir. EMA’nın Reflection Paper için 66 paydaştan toplam 1342 yorum alması ve bu yorumlar doğrultusunda terminolojiyi uyumlaştırması da dikkat çekicidir. Özellikle “high risk” ifadesi yerine “high regulatory impact” ve “high patient risk” kavramlarının tercih edilmesi, AI düzenlemelerinin ilaç mevzuatının kendine özgü risk mantığı içinde şekillenmekte olduğunu göstermektedir.

Klinik Araştırmalar: Model Artık Kanıtın Bir Parçası

AI’ın klinik araştırmalarda kullanımı, otoriteler açısından en kritik alanlardan biridir. Veri analizi, hasta seçimi, doz belirleme, tedavi ataması veya sonlanım noktası değerlendirmesi gibi süreçlerde kullanılan AI/ML modelleri, çalışmanın bilimsel geçerliliğini ve hasta güvenliğini doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle AI modeli, bazı durumlarda yalnızca yardımcı bir yazılım değil, klinik çalışma verisinin ve istatistiksel analiz planının ayrılmaz bir bileşeni haline gelmektedir.

Özellikle geç faz ve pivotal çalışmalarda modelin prospektif olarak test edilmesi, veri işleme hattıyla birlikte belgelenmesi ve veri tabanı kilitlenmeden önce “dondurulması” beklenmektedir. Bu aşamadan sonra yapılacak model veya veri işleme değişikliklerinin post-hoc analiz olarak değerlendirilmesi, AI destekli kanıt üretiminde önceden tanımlanmış, izlenebilir ve denetlenebilir süreçlerin önemini göstermektedir.

Dolayısıyla “AI-supported evidence”, klasik kanıt üretiminden farklı olarak hem biyomedikal hem de veri bilimi açısından doğrulanabilir bir yapı gerektirmektedir.

Üretimde AI: Dijital Araçtan GMP Unsuruna

FDA ve EMA’nın üretim alanına ilişkin vurguları özellikle önemlidir. AI/ML kullanımının proses tasarımı, ölçek büyütme, proses optimizasyonu, in-proses kalite kontrol ve seri serbest bırakma gibi üretim süreçlerinde artması beklenmektedir. Bu kullanımın hasta güvenliği, veri bütünlüğü ve ürün kalitesi dikkate alınarak kalite risk yönetimi ilkelerine uygun yürütülmesi gerekecektir.

Bu durum, üretim tesislerinde AI’ın yalnızca verimlilik artırıcı bir dijital araç olarak değil, validasyonu, izlenebilirliği ve kalite sistemi entegrasyonu gereken bir GMP unsuru olarak değerlendirilmesine yol açacaktır. Örneğin proses optimizasyonunda kullanılan bir AI modeli kritik kalite özelliklerini veya kritik proses parametrelerini etkiliyorsa, modelin performans sınırları, güncelleme prosedürleri, veri kaynakları, hata modları ve insan müdahalesi mekanizmaları kalite sistemi içinde tanımlanmalıdır.

Bu dönüşüm endüstriyi üç temel değişime hazırlamaktadır: klasik validasyon yaklaşımının AI/ML sistemlerini kapsayacak şekilde genişlemesi, veri bütünlüğü kavramının model bütünlüğü ve algoritma yönetişimini de içermesi ve üretim, kalite güvence, regülasyon ve veri bilimi ekiplerinin daha entegre çalışması.

Ürün Bilgisi, Generatif AI ve İnsan Kontrolü

AI/ML uygulamaları ürün bilgisi metinlerinin hazırlanması, derlenmesi, çevrilmesi veya gözden geçirilmesinde kullanılabilir. Ancak özellikle generatif dil modellerinin “makul görünen fakat hatalı veya eksik” içerik üretebilme riski nedeniyle bu sistemlerin insan kontrolü altında kullanılması gerekmektedir. Bu, endüstri açısından pratik ama kritik bir değişime işaret eder. Regülasyon departmanları gelecekte generatif AI’dan çeviri, özetleme veya taslak oluşturma amacıyla yararlanabilir; ancak bu kullanım “AI yazdı” düzeyinde bırakılmayacak, kontrollü, izlenebilir ve kalite onaylı bir doküman yönetim sürecinin parçası olacaktır.

Güvenilir AI İçin Teknik Gereklilikler

AI sistemlerinin farmasötik alanda kabul edilebilirliği yalnızca yüksek performans göstermesine bağlı değildir. Modelin hangi veri ile eğitildiği, bu verinin hedef popülasyonu temsil edip etmediği, nadir hasta alt grupları veya az temsil edilen popülasyonlar açısından yanlılık taşıyıp taşımadığı değerlendirilmelidir. Ayrıca modelin farklı zaman dilimlerinde ve farklı veri dağılımlarında nasıl performans gösterdiği de izlenmelidir.

Şeffaf modellerin tercih edilmesi önerilmekle birlikte, bazı yüksek performanslı “black box” modellerin belirli koşullarda kabul edilebileceği belirtilmektedir. Böyle durumlarda model mimarisi, hiperparametre ayarları, eğitim/validasyon/test sonuçları, performans metrikleri ve risk yönetim planı ayrıntılı biçimde sunulmalıdır. Açıklanabilir AI yöntemleri, özellikle kara kutu modellerin değerlendirilmesinde giderek daha önemli hale gelmektedir.

Endüstriyi Bekleyen Yeni Dönem

Farmasötik endüstri doğası gereği kanıt, izlenebilirlik, validasyon, sorumluluk ve risk yönetimi üzerine kurulu bir alandır. AI ise bazı durumlarda şeffaflığı sınırlı olabilen, performansı kullanılan verinin niteliğine ve bağlamına bağlı değişen, zaman içinde veri dağılımındaki değişimlerden etkilenebilen ve hataları her zaman kolay fark edilmeyen bir teknolojidir. Bu nedenle AI’ın ilaç geliştirme ve üretim süreçlerindeki başarısı, algoritmanın ne kadar “zeki” olduğundan çok, ne kadar iyi yönetildiğine bağlı olacaktır.

Önümüzdeki dönemde şirketlerin AI/ML sistemleri için kurumsal yönetişim yapıları oluşturması, GxP kapsamındaki AI uygulamaları için SOP’ler geliştirmesi, veri kaynağı ve model geliştirme adımlarını denetlenebilir hale getirmesi, klinik çalışmalarda kullanılan modeller için prospektif test ve değişiklik kontrol süreçlerini tanımlaması gerekecektir. Üretimde AI kullanımı için ICH Q8/Q9/Q10 çerçevesinde yürütülen mevcut kalite risk yönetimi yaklaşımlarının AI/ML sistemlerini kapsayacak şekilde genişletilmesi; üçüncü taraf AI sistemleri ve yazılım sağlayıcıları için tedarikçi yeterlilik değerlendirmelerinin güçlendirilmesi önem kazanacaktır.

Bu dönüşüm yalnızca bilişim ekiplerinin değil; Ar-Ge, klinik araştırmalar, üretim, kalite güvence, farmakovijilans, regülasyon ve hukuk birimlerinin birlikte çalışmasını gerektirecektir. FDA/EMA ortak ilkelerinde multidisipliner uzmanlığın AI teknolojisinin tüm yaşam döngüsüne entegre edilmesi gerektiğinin vurgulanması da bu nedenle önemlidir.

Sonuç

Yapay zekâ, ilaç geliştirme ve üretim süreçlerinde önemli fırsatlar sunmaktadır. Daha hızlı aday molekül seçimi, daha güçlü non-klinik öngörüler, daha etkin klinik çalışma tasarımları, kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımları, optimize üretim prosesleri ve daha hızlı farmakovijilans sinyal tespiti bu fırsatlar arasında yer almaktadır. Ancak bu teknolojinin ilaç alanındaki başarısı yalnızca algoritmik performansına değil; güvenilirlik, izlenebilirlik, açıklanabilirlik ve düzenleyici beklentilerle uyum düzeyine bağlı olacaktır.

Bu nedenle AI, farmasötik endüstri için bir “kısa yol” değil; yeni bir kalite ve regülasyon alanıdır. Önümüzdeki yıllarda başarılı şirketler, AI’ı yalnızca hızlı sonuç almak için kullananlar değil, AI sistemlerini GxP mantığıyla yöneten, risk temelli validasyon yapan, veri bütünlüğünü koruyan ve insan denetimini sistemin merkezinde tutan şirketler olacaktır.

AI’ın ilaç yaşam döngüsüne entegrasyonu kaçınılmaz görünmektedir. Ancak bu entegrasyonun yönünü belirleyecek temel soru şudur: AI inovasyonu hızlandırırken hasta güvenliği ve bilimsel güvenilirlik aynı ölçüde korunabilecek mi? Mevcut otorite belgelerinin ortak mesajı, bu soruya verilecek yanıtın “evet” olabilmesi için AI’ın farmasötik kalite kültürünün ayrılmaz bir parçası haline gelmesi gerektiğidir.

Prof. Dr. M. Sedef ERDAL
İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi

Anahtar sözcükler: farmasötik endüstri, ilaç, kalite, Generatif AI, AI, yapay zeka, ilaç geliştirme, ilaç üretimi, regülasyon, FDA, EMA, Good AI Practice, klinik, non klinik, hasta, GxP, ar-ge, validasyon, teknoloji, AI/ML, generatif dil modelleri, Klinik Araştırmalar, GMP, ICH Q8/Q9/Q10, SOP, Farmasötik Endüstride Yapay Zeka

Tıbbi Cihaz İhalesinde ISO 7886-2 Standardına Uygunluk Belgesinin Sunumu?

Tıbbi Cihaz İhalesinde Iso 7886 2 Standardına Uygunluk Belgesinin Sunumu Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

Tıbbi Cihaz İhalesinde ISO 7886-2 Standardına Uygunluk Belgesinin Sunumu?

Mehmet ATASEVER

Simdata Danışmanlık Y.K. Başkanı

Tıbbi Cihaz İhalesinde Iso 7886 2 Standardına Uygunluk Belgesinin Sunumu Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündemİtirazen Şikayet Konusu; Başvuru sahibinin dilekçesinde özetle; Teknik Şartname’de alıma konu perfüzyon enjektörünün ISO 7886-2 standardına uygun olması gerektiğinin düzenlendiği, ancak anılan istekli tarafından sunulan uygunluk belgesinin üretici firma tarafından düzenlenmediği ve/veya sunulan uygunluk beyanın üretici adına belge sunma yetkisi bulunmadığı iddialarına yer verilmiştir.

Konu İle İlgili Emsal Kamu İhale Kurulu Kararına Göre;

 

Yapılan inceleme ve tespitler neticesinde;  Mal Alımı İhaleleri Uygulama Yönetmeliği’nin “Yeterliğin belirlenmesinde uyulacak ilkeler” başlıklı 26’ncı maddesinde “(1) Ekonomik ve mali yeterlik ile mesleki ve teknik yeterliğin saptanması amacıyla öngörülecek değerlendirme kriterleri ve istenecek belgeler, rekabeti engelleyecek şekilde belirlenemez.

(2) Yeterlik değerlendirmesi için istenecek belgelerin ve yeterlik değerlendirmesinde aranılacak kriterlerin, ihale veya ön yeterlik ilanı ile idari şartnamede veya ön yeterlik şartnamesinde ya da davet yazısında belirtilmesi zorunludur. …” hükmü,

Anılan Yönetmelik’in “İstenecek belgeler” başlıklı 27’nci maddesinde “…f) Alım konusu malın piyasaya arzı için zorunlu olan izin veya benzeri belgeler, ihaleye katılımda  yeterlik belgesi olarak istenebilir. Bu belgelerin yeterlik belgesi olarak istenilmemesi durumunda, teknik şartnamede veya sözleşme tasarısında bu belgelerin muayene ve kabul aşamasında sunulmasına yönelik düzenleme yapılması zorunludur. …” hükmü,

Başvuruya konu ihaleye ait İdari Şartname’nin “Katılım ve yeterlik kriterleri” başlıklı 7’nci maddesinde “…7.3.6. Ürünlerin piyasaya arzına ilişkin belge veya belgeler istenmiştir.

………….. tarafından sunulan ihaleye katılım belgesi incelendiğinde; söz konusu belgenin “Katalog” başlıklı bölümünde, anılan istekli tarafından teklif edilen “Bayflex Perfüzör Set” ürüne ait ürün görseli ve referans numarası içeren bir belgenin sunulduğu, anılan istekli tarafından teklifi kapsamında söz konusu ürünün ISO 7886-2 standardına uygun olduğuna yönelik başka bir belgenin sunulmadığı anlaşılmıştır.

Yapılan incelemede; ihale üzerinde bırakılan istekli tarafından teklif edilen “Bayflex Perfüzör Set” ürününe ilişkin sunulan belgenin yalnızca ürün görseli ve referans numarasından ibaret olduğu, bu itibarla, söz konusu belgeden teklif edilen ürünün incelemeye konu teknik kriterin karşılanıp karşılanmadığının anlaşılamadığı, anılan istekli tarafından teklifi kapsamında bu kriterin karşılandığına yönelik başka da belge sunulmadığı anlaşıldığından, bahse konu isteklinin teklifinin değerlendirme dışı bırakılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

Tıbbi Cihaz İhalesinde Iso 7886 2 Standardına Uygunluk Belgesinin Sunumu Satınalma Dergisi 7 Gün 7 GündemMehmet ATASEVER

Simdata Danışmanlık Y.K. Başkanı

Sağlık Bak. SGB E. Bşk./KİK E. Üyesi

Mhatasever@gmail.com

Mehmetatasever.org

https://www.simdata.org/

0 312 963 13 63

Küresel Eklemeli İmalat Pazarı 2033’e Kadar 169 Milyar Dolara Ulaşacak

1782734864 Expo3d G1

Küresel imalat sanayisi, eklemeli imalat teknolojilerinin etkisiyle yeni bir dönüşüm dönemine giriyor. Araştırmalara göre 2025 yılında yaklaşık 30,5 milyar dolar büyüklüğe ulaşan küresel eklemeli imalat pazarının, 2033 yılına kadar 169 milyar dolara yükselmesi bekleniyor. Sektörün 2026–2033 döneminde yıllık ortalama yüzde 23,9 büyüme kaydedeceği öngörülürken, bu gelişim; eklemeli imalatın prototiplemenin ötesine geçerek nihai parça üretimi, kalıpçılık, bakım ve onarım, hafifletilmiş komponent geliştirme ve tedarik zinciri yönetiminde stratejik bir üretim modeli hâline geldiğini ortaya koyuyor. Savunma sanayii, havacılık, otomotiv, medikal teknolojiler, makine, enerji ve ileri malzeme uygulamalarında kullanım alanı giderek genişleyen eklemeli imalat çözümlerinin, Türkiye’de de güçlü bir büyüme ivmesi yakalaması bekleniyor. Gelişmiş sanayi altyapısı, güçlü mühendislik kapasitesi ve yüksek katma değerli sektörlerden gelen artan talep, Türkiye’nin eklemeli imalat alanında bölgesel bir üretim ve teknoloji merkezi olarak konumunu güçlendiriyor. Eklemeli imalat ve ileri üretim teknolojilerinin Türkiye’deki sektör odaklı ilk ve en kapsamlı ticari buluşmalarından EXPO3D İstanbul, 17–19 Eylül 2026 tarihlerinde İstanbul Fuar Merkezi’nde sektörün teknoloji sağlayıcılarını, üreticilerini, yatırımcılarını ve karar vericilerini bir araya getirecek.

Dijital üretimde yaşanan hızlı dönüşüm, küresel sanayinin üretim, stok ve tedarik zinciri modellerini yeniden tanımlıyor. Kişiselleştirilmiş üretime yönelik artan talep, küresel tedarik zincirlerindeki kırılganlıklar ve sürdürülebilirlik hedefleri, eklemeli imalat teknolojilerini şirketler açısından stratejik bir yatırım alanına dönüştürüyor. Havacılıktan otomotive, sağlık teknolojilerinden savunma sanayii ve mimarlığa kadar geniş bir alanda 3D üretim çözümlerinin kullanımı giderek yaygınlaşıyor.

Türkiye, güçlü sanayi altyapısı ve yüksek katma değerli üretim sektörlerinden gelen artan taleple birlikte eklemeli imalat alanındaki konumunu güçlendiriyor. Endüstriyel 3D yazıcılardan ileri malzemelere, yazılım ve tasarım çözümlerinden üretim hizmetlerine kadar genişleyen ekosistem; yerli üretim kabiliyetini artırırken dışa bağımlılığın azaltılmasına da katkı sağlıyor. Savunma sanayii, havacılık, otomotiv ve medikal teknolojilerde karmaşık, hafif ve yüksek performanslı parçaların üretimine duyulan ihtiyaç, 3D üretim çözümlerine yönelik yatırımları hızlandırıyor.

Türkiye’nin eklemeli imalat, tasarım ve ileri üretim teknolojilerine odaklanan ilk ve tek ihtisas fuarı EXPO3D İstanbul, 17–19 Eylül 2026 tarihlerinde İstanbul Fuar Merkezi’nde gerçekleştirilecek. Fuarda 100’ün üzerinde katılımcı firma, 120’den fazla marka ve 10 bini aşkın profesyonel ziyaretçinin buluşması hedefleniyor. Yaklaşık 250 milyon dolarlık potansiyel ticaret hacmine katkı sağlaması amaçlanan organizasyon, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin katkılarıyla düzenlenecek 5. Uluslararası 3D Baskı ve Eklemeli İmalat Konferansı ile akademik bilgi birikimini sanayinin üretim gücüyle bir araya getirecek.

ÜRETİMDE PARADİGMA DEĞİŞİMİ YAŞANIYOR

1782734862 Y Ld R M Nverdi
Expo3D İstanbul Fuar Koordinatörü Yıldırım Ünverdi

Expo3D İstanbul Fuar Koordinatörü Yıldırım Ünverdi, “Cumhurbaşkanlığımızın yüksek teknoloji odaklı kalkınma vizyonu, Milli Teknoloji Hamlesi kapsamında hayata geçirilen stratejiler ve sanayide dijital dönüşümü destekleyen politikalar, eklemeli imalat teknolojilerinin Türkiye’de daha hızlı yaygınlaşmasının önünü açıyor. Genç ve nitelikli mühendis nüfusu, gelişen sanayi altyapısı ve stratejik coğrafi konumuyla Türkiye, bölgesel bir üretim ve inovasyon merkezi olma yolunda önemli avantajlara sahip. Özellikle savunma sanayii, havacılık, medikal ve otomotiv gibi yüksek katma değerli sektörlerden gelen artan talepler, Türkiye’de eklemeli imalat ve ileri üretim teknolojileri ekosisteminin önümüzdeki dönemde güçlü bir büyüme ivmesi yakalayacağına işaret ediyor” dedi.

Ünverdi, eklemeli imalat teknolojilerinin üretim anlayışını kökten değiştirdiğini belirterek şu değerlendirmede bulundu: “Eklemeli imalat artık yalnızca yeni bir üretim teknolojisi değil; tasarımdan nihai parçaya, bakım ve onarımdan tedarik zinciri yönetimine kadar sanayinin bütün süreçlerini dönüştüren yeni bir üretim paradigmasıdır. Küresel pazarın yıllık yüzde 20’nin üzerinde büyümesi ve 2025 yılındaki 30,5 milyar dolarlık seviyesinden 2033’te yaklaşık 169 milyar dolara ulaşmasının beklenmesi, bu dönüşümün kalıcı ve stratejik bir nitelik taşıdığını açıkça gösteriyor. EXPO3D İstanbul olarak amacımız yalnızca bir fuar düzenlemek değil; yüksek teknoloji üretimini teşvik eden, yeni yatırımların ve nitelikli iş birliklerinin önünü açan, ülkemizin sanayi dönüşümüne somut katkı sağlayan sürdürülebilir bir platform oluşturmaktır. Eklemeli imalat alanındaki yerli üretim kabiliyetini, katma değerli ihracatı ve küresel rekabet gücünü artırarak Türkiye’nin teknoloji üreten ve bölgesine yön veren konumunu güçlendirmeyi; ülkemizin ekonomik ve teknolojik geleceğine kalıcı değer katmayı hedefliyoruz” dedi.

Türkiye’nin stratejik konumuna dikkat çeken Ünverdi: “Türkiye; Avrupa, Orta Doğu, Orta Asya ve Kuzey Afrika arasında kurduğu üretim, ticaret ve lojistik bağlantılar sayesinde eklemeli imalat alanında bölgesel ölçekte güçlü bir konuma sahip. Gelişmiş sanayi altyapımız, mühendislik kabiliyetimiz ve yüksek katma değerli sektörlerdeki üretim deneyimimiz, ülkemizi yalnızca teknoloji kullanan değil, teknoloji geliştiren ve ihraç eden bir merkez hâline getiriyor. Önümüzdeki 5–10 yıllık dönemde eklemeli imalatın nihai parça üretimi, bakım ve onarım, hafifletilmiş komponent geliştirme, kişiselleştirilmiş üretim ve dijital tedarik zincirlerindeki etkisi çok daha belirgin hâle gelecek. Bu dönüşüm, yeni sanayi düzeninin ve küresel rekabetin en kritik başlıklarından biri olacak” değerlendirmesinde bulundu.

1782735123 Expo3d G4Eklemeli imalat teknolojileri, dijital tasarımların doğrudan üretime aktarılmasını sağlayarak sanayiye hız, esneklik ve tasarım özgürlüğü kazandırıyor. Karmaşık ve hafif parçaların üretilebilmesi, kalıp ihtiyacının azaltılması, düşük adetli üretim ile kişiselleştirilmiş çözümlere olanak tanıması, teknolojinin geleneksel imalat yöntemlerini tamamlayan stratejik bir üretim modeli olarak hızla yaygınlaşmasını sağlıyor.

Arçelik’ten “Maç Keyfi” Araştırması: Türkiye’de tüketicilerin %85’i büyük spor etkinliklerinde evde buluşuyor

1782974945 Arcelik Mac Keyfi Arastirmasi Infografik

Arçelik’in 10 pazarda gerçekleştirdiği “Maç Keyfi Araştırması”, büyük spor müsabakalarını evde izleme alışkanlığının giderek güçlendiğini ortaya koyuyor. Araştırmaya göre, dünya genelinde sporseverlerin %77’si büyük spor etkinliklerinde arkadaşlarını veya ailelerini evde ağırlarken, Türkiye’de bu oran %85’e ulaşıyor. Globalde buzdolapları %42 ile ev sahipliğinde en çok kullanılan ev aleti olarak öne çıkarken, Türkiye’de tüketicilerin %33’ü daha kolay temizliğin evde maç günü deneyimini en çok iyileştirecek unsur olduğunu söylüyor.

1782974946 Ar Elik Global Pazarlama Ve Stratejiden Sorumlu Genel M D R Yard Mc S Cmso Rag P Balc O Lu
Arçelik Global Pazarlama ve Stratejiden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı (CMSO) Ragıp Balcıoğlu

Maç Keyfi Araştırması’nın sonuçları hakkında değerlendirmede bulunan Arçelik Global Pazarlama ve Stratejiden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı (CMSO) Ragıp Balcıoğlu, “Dünya Kupası gibi büyük spor müsabakalarının düzenlendiği bu dönemde gerçekleştirdiğimiz araştırma, maç günü deneyiminin evlerde planlanan ve paylaşılan bir sosyal ana dönüştüğünü gösteriyor. Türkiye’de tüketicilerin %71’inin hazırlığa günler öncesinden ya da etkinlik sabahından başlaması, ev sahipliği kültürümüzün ne kadar güçlü ve planlı olduğunu da gösteriyor. Öte yandan dünya genelinde de (%82), Türkiye’de de (%83) sporseverlerin büyük çoğunluğu yiyecek veya içecek almak için yerinden kalktığında veya ev sahipliği sorumlulukları nedeniyle kritik bir spor anını kaçırdığını belirtiyor. Bu da bizler için deneyimi kolaylaştıran çözümlerin önemini ortaya koyuyor. Arçelik olarak soğutmadan pişirmeye, bulaşık yıkamadan akıllı ev teknolojilerine kadar geniş ürün gamımızla tüketicilerin evdeki spor keyfini daha konforlu, pratik ve kesintisiz hale getiriyoruz. Önümüzdeki dönemde de evde geçirilen ortak anlara değer katan teknolojiler geliştirmeyi sürdüreceğiz” dedi.

Ev teknolojileri sektörünün öncü şirketi Arçelik, tüketicilerin yaz dönemindeki büyük spor müsabakalarını evde izleme ve misafir ağırlama alışkanlıklarını ortaya koyan Maç Keyfi Araştırması’nın (Summer of Sports) sonuçlarını açıkladı. JL Partners iş birliğiyle İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya, Almanya, Romanya, Polonya, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan olmak üzere 10 ülkede 5.139 kişiyle gerçekleştirilen araştırma, evlerin büyük spor karşılaşmaları için giderek daha güçlü bir sosyal buluşma alanına dönüştüğünü gösteriyor.

Araştırmaya göre, dünya genelinde sporseverlerin %77’si büyük spor etkinliklerini izlemek için arkadaşlarını veya ailelerini evde düzenli ya da zaman zaman ağırladığını belirtiyor. Türkiye’de ise bu oran %85 ile global ortalamanın üzerine çıkıyor. Türkiye’de tüketicilerin evde izlemeyi tercih etmesinde konfor %32 ile ilk sırada yer alırken, bunu %22 ile daha uygun maliyetli olması ve %18 ile evde daha iyi bir atmosfer oluşması takip ediyor. Bu sonuçlar, Türkiye’de evde maç izleme deneyiminin sadece stadyum atmosferini eve taşımaktan ibaret olmadığını; konfor, hazırlık ve paylaşım odağında daha planlı bir ev sahipliği kültürüne dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Araştırma, bu dönüşümün özellikle genç tüketiciler tarafından sahiplenildiğini de gösteriyor. Türkiye’de 25-34 yaş grubunun %47’si büyük spor etkinliklerinde düzenli olarak evinde misafir ağırladığını belirtirken, bu oran 55 yaş ve üzeri tüketicilerde %14’e kadar geriliyor. Bu sonuç, evde maç izleme kültürünün genç kuşaklar arasında yalnızca bir izleme alışkanlığı değil, aynı zamanda sosyal bir buluşma deneyimine dönüştüğüne işaret ediyor.

1782974945 Arcelik Mac Keyfi Arastirmasi InfografikArçelik Global Pazarlama ve Stratejiden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı (CMSO) Ragıp Balcıoğlu: “Arçelik olarak tüketicilerin evdeki maç izleme keyfini daha konforlu, pratik ve kesintisiz hale getiriyoruz”

Araştırma sonuçlarını değerlendiren Arçelik Global Pazarlama ve Stratejiden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı (CMSO) Ragıp Balcıoğlu, “Arçelik olarak tüketicilerin değişen ihtiyaçlarını ve ev yaşamını şekillendiren yeni alışkanlıkları yakından takip ediyoruz. Bu anlayışla hayatı kolaylaştıran, konforu artıran ve evde geçirilen anları daha keyifli hale getiren teknolojiler geliştiriyoruz. Dünya Kupası gibi büyük spor müsabakalarının düzenlendiği bu dönemde gerçekleştirdiğimiz araştırma, spor heyecanının ev yaşamına nasıl yansıdığını ortaya koyuyor. Araştırmamız, tüketicilerin maç günü deneyimini nasıl şekillendirdiğine de ışık tutuyor. Büyük spor karşılaşmaları artık sadece ekran başında izlenen anlar olmaktan çıkıyor; evlerde sevdiklerimizle birlikte planlanan, hazırlanan ve paylaşılan sosyal deneyimlere dönüşüyor. Özellikle genç tüketicilerin evlerini spor heyecanının paylaşıldığı sosyal buluşma noktalarına dönüştürdüğünü görüyoruz. Türkiye’de tüketicilerin %71’inin hazırlığa günler öncesinden ya da etkinlik sabahından başlaması, ev sahipliği kültürümüzün ne kadar güçlü ve planlı olduğunu da gösteriyor. Öte yandan dünya genelinde de (%82), Türkiye’de de (%83) sporseverlerin büyük çoğunluğu yiyecek veya içecek almak için yerinden kalktığında veya ev sahipliği sorumlulukları nedeniyle kritik bir spor anını kaçırdığını belirtiyor. Bu da bizler için deneyimi kolaylaştıran çözümlerin önemini ortaya koyuyor. Arçelik olarak soğutmadan pişirmeye, bulaşık yıkamadan akıllı ev teknolojilerine kadar geniş ürün gamımızla tüketicilerin evdeki maç izleme keyfini daha konforlu, pratik ve kesintisiz hale getiriyoruz. Arçelik markamızda sunduğumuz OptiCool teknolojisi de bu yaklaşımımızın güçlü örneklerinden biri.  Hane kullanım alışkanlıklarını öğrenerek soğutmayı otomatik olarak optimize eden bu teknoloji, günlük yaşamda yiyeceklerin tazeliğini korumaya ve enerji tasarrufuna katkı sağlarken; maç günü gibi kalabalık anlarda da içeceklerin ve ikramların hazır kalmasını destekliyor.  Önümüzdeki dönemde de evde geçirilen ortak anlara değer katan teknolojiler geliştirmeyi sürdüreceğiz” diye konuştu.

1782974941 Arcelik Mac Keyfi Arastirmasi 1Maç günü hazırlığında mutfağın rolü öne çıkıyor

Araştırma, evde spor izleme deneyiminde mutfağın ve ev teknolojilerinin önemli bir rol üstlendiğini gösteriyor. Türkiye’de tüketicilerin %43’ü misafir ağırlarken en çok buzdolabından yararlandığını belirtiyor. Buzdolabını %26 ile fırın/ocak ve %23 ile bulaşık makinesi takip ediyor. Globalde de buzdolapları %42 ile maç günü ev sahipliğinde en çok kullanılan ev aleti olarak öne çıkıyor. Fırın ve ocaklar ise %29 ile yiyecek hazırlığının diğer önemli destekçileri arasında yer alıyor.

Yiyecek ve içecek hazırlığı, evde maç izleme deneyiminin en belirgin başlıkları arasında yer alıyor. Türkiye’de tüketicilerin %28’i, misafirler için yemek hazırlarken en büyük zorluğun her şeyi zamanında yetiştirmek olduğunu söylüyor. Bu sonuç, maç günü hazırlığında zaman yönetimi, saklama alanı, soğutma ve pratik pişirme çözümlerinin ev sahipleri için önemini ortaya koyuyor.

Ev sahipliğinde en büyük ihtiyaçlardan biri daha pratik temizlik

Araştırmaya göre, Türkiye’de ev sahipliği deneyiminin en belirgin zorlayıcı noktası, etkinlik sonrası toparlanma süreci. Tüketicilerin %29’u misafir ağırlarken mutfakta en fazla baskı yaratan unsurun etkinlik sonrası temizlik olduğunu belirtirken, %33’ü bu deneyimi en çok kolaylaştıracak unsurun daha pratik temizlik çözümleri olduğunu ifade ediyor. Bu tablo, bulaşık makinesi gibi ev teknolojilerinin yalnızca hazırlık ve servis aşamasında değil, misafirler ayrıldıktan sonra da ev sahiplerinin yükünü hafifleten önemli bir destekçi olduğunu gösteriyor.

Arçelik Maç Keyfi Araştırması’ndan dikkat çeken diğer bulgular

  • Dünya genelinde içecekleri soğuk tutmak ve yeterli saklama alanı yaratmak, maç günü hazırlığında öne çıkan ihtiyaçlar arasında yer alıyor. Tüketicilerin %27’si maç günü her şeyi sığdırabilmek için buzdolabı düzenini yeniden ayarladığını söylüyor.
  • Globalde tüketicilerin %51’i içecekleri daha hızlı soğutmak için dondurucuya koyduğunu belirtiyor.
  • Yemekleri zamanında hazırlamak ve etkinlik sonrası temizlik, global ölçekte ev sahipleri için en fazla baskı yaratan başlıklar arasında bulunuyor.
  • Türkiye’de hazırlık süreci büyük ölçüde maç öncesinde başlıyor; misafirler geldikten sonra hazırlığa başlayanların oranı yalnızca %2 seviyesinde kalıyor.

Spor Sponsorluklarında Markalar Neye Yatırım Yapar?

Spor Sponsorluklarında Markalar Neye Yatırım Yapar
Spor Sponsorluklarında Markalar Neye Yatırım Yapar?

Spor Sponsorluklarında Markalar Neye Yatırım Yapar?

Selin Erdal

Spor Sponsorluklarında Markalar Neye Yatırım Yapar
Spor Sponsorluklarında Markalar Neye Yatırım Yapar?

            Son günlerde milli takım yeniden gündemin en çok konuşulan başlıklarından biri oldu. Kimi taktikleri değerlendirdi, kimi oyuncu tercihlerini tartıştı, kimi ise alınan sonuçlar üzerinden farklı yorumlar yaptı. Sporun doğasında bu tartışmalar her zaman var ancak tüm bu değerlendirmelerin arasında çoğu zaman gözden kaçan başka bir gerçek bulunuyor: Bir milli takım sahaya çıktığında yalnızca futbol oynanmıyor. Aynı anda milyonlarca liralık sponsorluk anlaşmaları, reklam kampanyaları, yayın hakları, lisanslı ürün satışları ve ülkenin marka değeri de sahaya çıkıyor.

            “Futbol sadece futbol değildir.”

Yıllardır duyduğumuz bu söz, belki de bugün ekonomik anlamıyla yeniden okunmayı hak ediyor çünkü modern spor artık yalnızca rekabetten ibaret değil: Küresel ölçekte milyarlarca dolarlık bir endüstri. Özellikle milli takımlar ise kulüplerden farklı olarak yalnızca sportif bir organizasyon olmaktan ziyade bir ülkenin ortak kimliğini, kültürünü ve uluslararası imajını temsil ediyor. Bu nedenle sahadaki mücadele kadar, o mücadelenin çevresinde oluşan ekonomik ekosistem de büyük önem taşıyor.

            Bir futbol maçı doksan dakika sürer ancak o doksan dakikanın arkasında yıllar süren yatırım kararları vardır. Formanın göğsünde ya da saha kenarındaki reklam panolarında gördüğümüz logolar, yalnızca görünür olmak için orada değildir. O markalar, aslında milyonlarca insanın ortak duygusuna ortak olmayı hedefler. Çünkü spor pazarlamasında asıl ürün o maçın hissettirdikleridir. Bir golün ardından yaşanan gurur, büyük bir turnuvanın yarattığı umut ya da milyonları aynı ekranın karşısında buluşturan ortak heyecan… Markaların yatırım yaptığı şey tam olarak budur.

Miili Takım Ve Sponsorluk            Bir marka neden milli takıma yatırım yapar?

İlk bakışta cevap oldukça basit görünür: Daha fazla kişiye ulaşmak ve daha görünür olmak. Oysa sponsorluk stratejileri bundan çok daha derin bir yapıya sahiptir. Markalar yalnızca logolarını forma üzerine yerleştirmez, tüketicinin zihninde oluşan duyguya da ortak olur. Milli takımın temsil ettiği birlik duygusu, aidiyet hissi ve ortak başarı hayali, sponsor markaların algısını da doğrudan etkiler. Çünkü insanlar çoğu zaman yalnızca bir reklamı görmez, o reklamın temsil ettiği hikaye ile de bağ kurar.

            İşletme dünyasında yatırım kararları sadece bugünün sonuçlarına bakılarak verilmez. Asıl belirleyici unsur, geleceğe dair güven oluşturabilmektir. Sponsorluk yatırımları da aynı mantıkla değerlendirilir. Markalar görünür olmak ister ancak görünür oldukları yapının güven veren, sürdürülebilir ve tutarlı bir hikayeye sahip olmasını da önemser. Çünkü sponsorluk uzun vadeli bir marka yatırımıdır.

            Milli takımın yaşattığı sevinç, umut ve ortak deneyim, sponsor markaların tüketiciyle kurduğu bağı güçlendirir. Başka bir ifadeyle markalar yalnızca görünürlük satın almaz, insanların hafızasında yer edecek bir hikayenin parçası olmayı hedefler.

Aslında benzer bir durum moda sektöründe de karşımıza çıkar. Bir tüketici mağazaya girdiğinde yalnızca bir ceket, bir ayakkabı ya da bir forma satın almaz. Aynı zamanda bir yaşam tarzını, bir kimliği ve bir aidiyet duygusunu da satın alır. Moda pazarlamasının temelinde de tam olarak bu vardır. Ürünlerin değeri sadece üretim maliyetleriyle değil de temsil ettikleri anlamlarla da şekillenir.

Milli takım formaları bunun en güçlü örneklerinden biridir. Taraftarın satın aldığı şey çoğu zaman sadece kumaş değildir. O forma; ortak bir duyguyu, ülkesine duyduğu bağlılığı, birlikte yaşanacak sevinçleri ve umutları temsil eder. Bu nedenle forma artık tek başına bir tekstil ürünü olmaktan çıkmış, kimlik ürünü haline gelmiştir. Spor ile moda arasındaki ilişki de tam bu noktada başlar. Forma tasarımı için yalnızca estetik bir süreçten ibaret demek yanlış olur çünkü marka yönetiminin, tüketici davranışının ve pazarlama stratejisinin önemli bir parçasıdır.

            Sponsorluk dünyasında dikkat çeken bir diğer unsur ise sürdürülebilir başarı anlayışıdır. Elbette sporun doğasında kazanmak da kaybetmek de vardır ve tek bir maç ya da tek bir turnuva üzerinden değerlendirme yapmak doğru değildir ancak markaların uzun vadeli yatırım kararlarında yalnızca skorlar değil; kurumsal yapı, organizasyon kültürü, istikrar ve güven duygusu da belirleyici olur. Çünkü güçlü markalar, kısa süreli başarıların değil; uzun soluklu hikayelerin parçası olmayı tercih eder.

Son yıllarda kadın milli voleybol takımına yönelik sponsorluk ilgisinin artması da bu perspektiften değerlendirilebilir. Burada dikkat çeken nokta uluslararası başarılarla sınırlı kalmamaktadır. Yıllar içinde oluşturulan profesyonel yönetim anlayışı, güçlü takım kültürü, sürdürülebilir performans ve kamuoyunda inşa edilen olumlu marka algısı da markalar açısından önemli bir değer yaratmaktadır. Başarı görünürlüğü artırabilir fakat bu görünürlüğü kalıcı hale getiren unsur, güven veren bir sistem ve tutarlı bir marka hikayesi oluşturabilmektir.

            Esasında bu tablo yalnızca spor organizasyonlarını değil, şirketleri de anlatıyor. Bugün herhangi bir işletmenin marka değeri de tek bir başarılı kampanyayla oluşmuyor. Müşterilerin, yatırımcıların ve iş ortaklarının güvenini kazanmak; tutarlı kararlar almak, sürdürülebilir büyümeyi sağlamak ve güçlü bir kurumsal kimlik oluşturmakla mümkün oluyor. Spor sahasında olduğu gibi iş dünyasında da markaların en çok yatırım yaptığı unsur, güven veren ve geleceğe dair öngörü sunan yapılardır.

Belki de “Futbol sadece futbol değildir.” sözünü bugün yeniden düşünmenin zamanıdır çünkü sahaya çıkan yalnızca futbolcular değil; sponsor markalar, üreticiler, yatırımcılar, tüketiciler ve ülkenin itibarıdır. Doksan dakikalık bir maç sona erdiğinde skor tabelası değişebilir ancak güven, kurumsal itibar ve güçlü bir marka algısı yıllar içinde inşa edilir.
İş dünyasında olduğu gibi sporda da en değerli yatırım, sürdürülebilir başarıya ve güven veren hikayelere yapılan yatırımdır.

Belki de markaların asıl satın aldığı şey o galibiyetin temsil ettiği anlamdır.

NATO Zirvesi Ankara’da Toplanırken Türk Savunma Sanayisinin Görünmeyen Tedarik Zinciri

Tedarik Zinciri Danışmanlığı Haber Nato Zirvesi Ankara'da Toplanırken Türk Savunma Sanayisinin Görünmeyen Tedarik Zinciri

NATO Zirvesi Ankara’da Toplanırken Türk Savunma Sanayisinin Görünmeyen Tedarik Zinciri

Tedarik Zinciri Danışmanlığı Haber Nato Zirvesi Ankara'da Toplanırken Türk Savunma Sanayisinin Görünmeyen Tedarik ZinciriBu hafta dünyanın gözü Ankara’da olacak. 36. NATO Zirvesi 7-8 Temmuz tarihlerinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde toplanıyor ve Türkiye, 2004 İstanbul Zirvesi’nin ardından ittifakın liderlerini ikinci kez ağırlıyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte zirve öncesinde Türkiye için ittifaktaki en güçlü ordulardan birine ve devasa bir savunma sanayii avantajına sahip bir ülke ifadesini kullandı. Zirve kapsamında düzenlenecek Savunma Sanayi Forumu ise bu tabloyu diplomasi başlığından somut sanayi başlığına taşıyor. Çünkü Türkiye’nin son yıllarda kaydettiği yükseliş, artık sadece bir askeri kapasite meselesi olmaktan çıkıp bir ekonomi ve tedarik zinciri meselesine dönüştü.

Bu yükselişin en somut nişanesi 20 Haziran’da İstanbul Tersanesi’nde yaşandı. ASFAT ana yükleniciliğinde inşa edilen Contraamiral Roman korveti Romanya Deniz Kuvvetleri’ne teslim edildi ve Türkiye tarihinde ilk kez bir NATO ve Avrupa Birliği üyesine savaş gemisi ihraç etti. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, törendeki konuşmasında sahada güçlü olmayanın masada kendine yer bulamadığını, hatta kendini menüde bulabildiğini söyledi. Bu söz aslında savunma sanayisini de aşan bir satınalma gerçeğine işaret ediyor. Çünkü masadaki pazarlık gücü sahadaki üretim gücüyle belirleniyor. Türk savunma sanayisinin yükselişi özünde bir tedarik zinciri başarısıdır ve bu başarının önündeki asıl sınav da yine tedarik zincirinin kendisinde saklıdır.

Rakamların Arkasındaki Sıçrama

Türkiye’nin geldiği noktayı anlamak için kendi geçmişiyle kıyaslamak gerekiyor. Savunma ve havacılık ihracatı 2002 yılında yaklaşık 248 milyon dolarken, 2013’te 1,6 milyar dolara, 2024’te ise 7,2 milyar dolara ulaştı. Anadolu Ajansı’nın derlediği verilere göre son bir yıllık dönemde, yani 2025 Haziran ile 2026 Mayıs arasında bu rakam yüzde 47 artışla 10,9 milyar dolara yükseldi. Sektörün toplam cirosu da 2002’deki 1,1 milyar dolarlık seviyeden 2023 sonunda 15,5 milyar dolara çıkarak yaklaşık on yılda üç katına ulaştı. Yerlilik oranı ise aynı dönemde yüzde 20 seviyesinden yüzde 83’e tırmandı ve Savunma Sanayii Başkanlığı 2028 için yüzde 85 hedefini koydu.

Büyüme, yalnızca ihracat kaleminde görünmüyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Cevdet Yılmaz’ın TBMM’de aktardığı üzere 2002’de 56 firma ve 62 projeyle yürütülen sektör, bugün 3.500’ü aşkın firma ve 1.400’ün üzerinde projeyle çalışıyor ve ürünlerini 185 ülkeye ulaştırıyor. NATO boyutu ise özellikle çarpıcı, çünkü Anadolu Ajansı verilerine göre son bir yılda ittifak üyesi ülkelere yapılan ihracat 6,2 milyar dolarla toplam ihracatın yüzde 57’sine ulaştı ve ihracatta ilk üç sırayı NATO müttefikleri paylaştı. Katma değer tarafında ise savunma ve havacılık sanayisinin kilogram başına ihracat değeri 65 dolara çıktı. Bu rakam, Türkiye’nin genel ihracat ortalaması olan kilogram başına 1,6 doların yaklaşık kırk katıdır.

Bu tablo etkileyici olsa da yalnızca bir sonucu tarif ediyor. Kilogram başına kırk kat değer üreten ve ihracatının yarıdan fazlasını en zorlu pazarlar olan NATO ülkelerine yapan bir sektör, fiyat rekabetinin ötesine geçerek güvenilirliğiyle tercih edilen bir konuma yükselmiştir. Bu güvenilirliği mümkün kılan mekanizma, vitrindeki platformların arkasında duran tedarikçi ekosistemidir. Bir korvetin, bir insansız hava aracının ya da bir radarın ihraç edilebilir hale gelmesi, onu ayakta tutan yüzlerce firmanın ortak ürünüdür. Dolayısıyla asıl başarı hikayesi, ihracat rakamlarının altında yatan bu görünmez ağda aranmalıdır.

Bir Korveti Ayakta Tutan Görünmez Ağ

Contraamiral Roman korveti resmi açıklamalarda ASFAT ana yükleniciliğinde İstanbul Tersanesi’nde inşa edildi. Ancak aynı açıklamalar, geminin Türk savunma sanayii ekosisteminin güçlü katkılarıyla ortaya çıktığını da vurguluyor. Bir savaş gemisi tek bir şirketin başarısı olamaz, çünkü gövdesinden sevk sistemine, radarından silah entegrasyonuna kadar her bir alt sistem farklı bir tedarikçinin işidir. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Sayın Mehmet Fatih Kacır’ın ifadesiyle, Türkiye bu alanda ana yüklenicilerden KOBİ’lere, araştırma kuruluşlarından üniversitelere uzanan çok katmanlı bir yapı inşa etti. Bu yapının derinliğini gösteren bir örnek, on yıl önce 27 üyeyle yola çıkan SAHA İstanbul kümesinin bugün 1.300’ü aşan üyesiyle Avrupa’nın en büyük savunma sanayii kümesi haline gelmesidir.

Ekosistemin denizcilik kanadındaki en yetkin oyuncularından biri STM. Şirketin MİLGEM programıyla başlayan yolculuğu, Ada sınıfı korvetten İstif sınıfı fırkateyne, yani 2024’te teslim edilen TCG İstanbul’a kadar uzanan milli bir tasarım ailesi ortaya çıkardı. STM bugüne kadar yurt içi ve yurt dışında 11 farklı tersanede, 44 gemi platformu projesi yürüttü ve Pakistan, Malezya, Ukrayna ile Portekiz donanmalarına ihracat gerçekleştirdi. Tek bir ana tasarımın farklı ülkelerin ihtiyaçlarına göre uyarlanabilmesi, tedarik zincirinin ne kadar olgunlaştığının bir göstergesidir. Müşteriye raftan bir ürün yerine göreve ve bütçeye göre şekillenen ve mühendisiğe uygun bir üretim çözümü sunma kapasitesi, Türk tersanelerinin küresel pazardaki asıl rekabet avantajını oluşturuyor.

İhracatın bir ürünü teslim etmekle bittiğini düşünmek yanıltıcıdır. Bir savaş gemisi satışı, beraberinde yedek parça tedarikini, entegre lojistik desteği, mürettebat eğitimini ve uzun yıllara yayılan idame taahhüdünü getirir. Romanya korvetinin 2026’nın ikinci yarısında yaklaşık 42 milyon avroluk bir modernizasyon aşamasına girecek olması, bu ilişkinin teslimatla kapanmadığını gösteriyor. Bir savaş gemisi ihracatı, arkasındaki tedarikçi ağının derinliği ve teslim sonrası idameyi sürdürebilme kapasitesi kadar sağlamdır. Bu da satınalma açısından şu anlama geliyor, bir platformu satmak kadar, onu on yıllar boyunca destekleyebilecek tedarik zincirini kurabilmek önemlidir.

Kopyalamaktan Tasarlamaya Uzanan Öğrenme Eğrisi

Türkiye’nin bu noktaya nasıl geldiğini en iyi anlatan kavram öğrenme eğrisidir. STM Genel Müdürü’nün geçmişi özetleyen sözleri bu eğriyi çıplak biçimde gösteriyor. Çünkü bir zamanlar Alman firmaları gemilerin tasarımını yapıp malzemesini gönderiyor, Türk tersaneleri ise yalnızca inşa ediyordu, oysa bugün hem tasarım hem malzeme tedariki Türkiye tarafından üstleniliyor. Aynı olgunlaşmanın çarpıcı bir kanıtı, STM’nin Pakistan’ın Agosta-90B sınıfı denizaltılarının modernizasyon ihalesini, o denizaltıların üreticisi olan Fransız firmasına karşı yarışarak kazanmasıdır. Yerlilik oranının yüzde 20’den yüzde 83’e çıkması, işte bu öğrenme eğrisinin sayısal karşılığıdır. Bir ülke bir sistemi önce montajlar, sonra parçalarını üretir, en sonunda da tasarlar ve bu birikim yıllar içinde katlanarak büyür.

Bu deneyimsel gözlemi akademik veriyle desteklemek de mümkün. Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi’nden Serkan Derici’nin 2026 tarihli çalışması, Türk savunma sanayisinde tedarik zinciri yönetiminin başarısını belirleyen kritik faktörleri çok kriterli karar verme yöntemleriyle sıraladı. Bu araştırmaya göre en belirleyici faktör yeni teknoloji ve süreçlerin benimsenmesi, ardından üst yönetim bağlılığı ve devlet düzenlemeleri ile teşvikleri geliyor. Çalışan katılımı ve çalışan eğitimi de listenin üst basamaklarında yer alıyor. Aynı çalışma, savunma ürünlerinin çok sayıda girdiyle ve çok sayıda tedarikçiyle üretildiğini, bu nedenle dirençli ve esnek bir tedarik zinciri yapısının zorunlu olduğunu vurguluyor.

Türk Savunma Sanayisi Tedarikçi Odaklı

Bu faktörlerin ortak paydası ise insan ve yetkinliktir. Savunma Sanayii Başkanlığı’nın, 2024 Ağustos’unda başlattığı Milli Yetkinlik Hamlesi, sektördeki insan kaynağını tam da bu yüzden merkeze aldı, çünkü bugün yaklaşık 100 bin çalışanı ve 34’lük yaş ortalamasıyla genç bir sektörden söz ediyoruz. Ancak talep bu arzın önünde büyüyor, zira Milli Muharip Uçak KAAN’ın tek başına en az 5.000 mühendise ihtiyaç duyduğu ifade ediliyor ve yapay zeka, veri bilimi ile siber güvenlik gibi alanlarda nitelikli insan giderek kritik hale geliyor. Aynı denklem ana yükleniciden alt tedarikçiye kadar tüm zincir için geçerli, çünkü bir KOBİ’nin bir alt sistemi üretebilmesi de o firmanın teknik kadrosunun derinliğine bağlı. Türkiye’nin bu alandaki asıl kazanımı ürettiği platformların kendisi değil, o platformları üretebilen mühendislik birikimidir ve bu birikimin sürdürülebilmesi nitelikli insan kaynağının derinliğine bağlıdır.

Madalyonun Öbür Yüzü: Alt Katmandaki Bağımlılık

Bu başarı hikayesinin daha az konuşulan bir yüzü de var. Kadir Has Üniversitesi’nden Serhat Güvenç’in Brookings için kaleme aldığı analiz, Türk savunma sanayisinin küresel silah ticaretinde dördüncü kademeden üçüncü kademeye yükseldiğini, hedefin ise Fransa örneğindeki gibi ikinci kademe olduğunu belirtiyor. Aynı analize göre platform seviyesindeki yüksek yerlilik oranına rağmen, alt sistem ve komponent seviyesinde dışa bağımlılık halen sürüyor. Tankların, uçakların ve gemilerin motorları ile havadan havaya füzelerin arayıcı başlıkları bu bağımlılığın tipik örnekleri olarak gösteriliyor. KAAN ve Hisar-3 gibi milli çözümlerin 2030’dan önce devreye girmesinin beklenmediği düşünülürse, bu boşluğun kısa vadede tümüyle kapanmayacağı görülüyor.

Bağımlılığın nerede yoğunlaştığını en somut biçimde gösteren gelişme, Japonya ile kurulan yeni ilişkidir. Mayıs 2026’da İstanbul’daki SAHA fuarı kapsamında ilk Japonya-Türkiye Savunma Sanayii İş birliği Günü düzenlendi ve Japonya’nın ATLA kurumu ile Savunma Sanayii Başkanlığı arasında bir niyet mektubu imzalandı. Asian Military Review’ın aktardığına göre Japonya’nın öne çıktığı alanlar komponent, malzeme ve haberleşme sistemleridir. Türk firmalarının bu iş birliğinden beklentisi ise tam olarak bu ileri alt sistemlere ve bileşenlere erişim sağlamaktır. Yani Türkiye insansız hava araçları gibi platformları dünyaya ihraç ederken, o platformların içindeki bazı kritik bileşenler için halen dış kaynaklara yönelebiliyor.

Satınalma açısından bu tablo son derece öğreticidir. Yüzde 83’lük yerlilik oranı büyük ölçüde platform bazlıdır, oysa asıl kırılganlık motor, sensör ve kritik komponent gibi derin katmanlarda birikmektedir. Derici’nin çalışmasının savunma ürününün çok sayıda girdiye dayandığı yönündeki tespiti de tam bu noktaya işaret etmektedir. Bir ürünün yüzeydeki yerliliği ile derinlemesine yerliliği farklı şeylerdir. Platform seviyesinde yerlilik zirveye yaklaşırken, bağımlılık tedarik zincirinin daha alt katmanlarına, yani motora, arayıcı başlığa ve kritik bileşene doğru gerilemiştir. Dolayısıyla bir sonraki aşamanın rekabeti, görünen platformların ötesinde, o platformları besleyen derin tedarik katmanlarında yaşanacaktır.

Türkiye Küresel Tedarik Zincirinde Bir Düğüm

Türkiye’nin bu yükselişi uluslararası ölçekte de tescillenmiş durumda. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün 2024 verilerine dayanan ve 2025 sonunda yayımlanan sıralamasında, dünyanın en büyük 100 savunma şirketi arasında rekor sayıda, yani beş Türk firması yer aldı ve bu firmaların toplam silah geliri 10,1 milyar dolara ulaştı. Listede ASELSAN 47. sırada 3,47 milyar dolarlık geliri ve yüzde 65’e varan ihracat artışıyla öne çıkıyor. Onu 65. sıradaki TUSAŞ, 73. sıradaki ve gelirinin yüzde 95’ini ihracattan sağlayan Baykar, 87. sıradaki Roketsan ve ilk kez listeye giren 93. sıradaki MKE izliyor. Aynı listedeki 100 şirketin toplam geliri ise rekor kırarak 679 milyar dolara çıktı, ki bu tablo küresel silahlanma yarışının hızını da gözler önüne seriyor.

Bu küresel yarışın gölgesinde bir tedarik zinciri kırılganlığı da yaşanıyor. Aynı SIPRI raporu, Avrupalı devlerin dahi bu sorundan muaf olmadığını gösteriyor, çünkü Airbus ve Safran 2022 öncesinde titanyum ihtiyaçlarının yarısını Rusya’dan karşılıyor ve yeni tedarikçi aramak zorunda kalıyordu. Rapor ayrıca Thales ve Rheinmetall gibi firmaların, Çin’in kritik minerallere getirdiği ihracat kısıtları nedeniyle tedarik zincirlerini yeniden yapılandırma maliyetleri konusunda uyardığını aktarıyor. Batılı üreticiler bir yandan siparişlerini büyütürken, bir yandan da girdi tedarikindeki bu belirsizliklerle boğuşuyor. İşte bu ortamda Türkiye’nin yıllardır sürdürdüğü yerlileşme hamlesi, bir maliyet ya da gurur meselesi olmanın ötesinde bir tedarik güvenliği kazanımına dönüşüyor. Kendi kritik bileşenini üretebilen bir ülke, küresel arz şoklarına karşı çok daha dayanıklı bir konumda bulunuyor.

Güvenlik boyutu Türkiye’ye ilginç bir ikili rol de kazandırıyor. Brookings analizine göre ABD Deniz Kuvvetleri, Çin’in donanma inşa hızına yetişebilmek için Türk tersanelerini bileşen üretiminde taşeronluk açısından değerlendirmeye başladı. Benzer şekilde bir Türk firması ABD ordusu için Teksas’ta 155 milimetrelik topçu mühimmatı üretiyor, Belçika ise yeni gemilerini Türk tersanelerinde inşa ettirme ihtimalini görüşüyor. Türkiye artık yalnızca kendi ihtiyacını gideren bir alıcı konumundan çıkıp, müttefiklerinin tedarik zincirlerinde güvenilir bir üretim düğümüne dönüşmektedir. Kendi alt sistemlerinde dışa bağımlılığı sürerken aynı anda başkalarının tedarikçisi olması, Türk savunma sanayisinin küresel ağdaki konumunu iki yönlü biçimde derinleştiriyor.

Vitrinin Arkasındaki İş

NATO Ankara Zirvesi’ne dünyanın gözü çevrilmişken, asıl mesele vitrindeki korvetlerin ve dronların parıltısının ötesinde, onların arkasındaki tedarik zincirinde saklıdır. Bir sektörü kalıcı biçimde ayakta tutan şey, ana yüklenicinin nitelikli tedarikçiyi bulma, geliştirme ve elde tutma kapasitesidir. Türk savunma sanayisinin son yirmi yıldaki sıçraması, işte bu kapasitenin sabırla inşa edilmesinin sonucudur. Bundan sonraki rekabet ise motor, sensör ve kritik komponent gibi derin katmanlarda ve bu katmanları besleyecek insan kaynağında düğümlenecektir. Satınalma penceresinden bakıldığında ders açık, bir ürünü satın almak kolaydır, ancak o ürünü var eden tedarik zincirini kurmak asıl ustalık ister.

Tedarik Zinciri Danışmanlığı Haber Nato Zirvesi Ankara'da Toplanırken Türk Savunma Sanayisinin Görünmeyen Tedarik ZinciriÖnümüzdeki dönem bu tabloyu daha da belirginleştirecek. Yüzde 85’lik yerlilik hedefi, KAAN’ın 2030 ufku ve motor ile kritik bileşende süren yerlileşme çalışmaları, hepsi aynı denkleme bağlı. Zirve kapsamındaki Savunma Sanayi Forumu’nun açacağı ortak üretim ve teknoloji transferi imkanları da bu boşlukları kapatmanın bir yolu olabilir. Ancak bu ufkun tamamlanması, tedarikçi geliştirmeye ve nitelikli insan yetiştirmeye yapılacak yatırım olmadan mümkün değildir. Parlayan yıldızı kalıcı kılacak olan, bir sonraki nesil mühendis ve nitelikli tedarikçi kuşağının yetişip yetişmeyeceğidir.


İŞ PROBLEMLERİNE ODAKLI EĞİTİMLER, ÖLÇÜLEBİLİR SONUÇLAR

EĞİTİM ve DANIŞMANLIK:

Kurumunuzun satınalma ve tedarik zinciri fonksiyonunu sağlam, izlenebilir ve denetlenebilir bir kontrol yapısına kavuşturmak için eğitim ve danışmanlık hizmetlerimizle destek veriyoruz.

Eğitim teklifi almak için egitim@satinalmadergisi.com

Fabrikanızda Bire Bir (1-1) Yönetici ve Grup Eğitimleri

Tedarik Zinciri Satın Alma Sürdürülebilirlik Eğitimi Satın Alma Tedarik Zinciri Eğitimi

Turquality, Satın Alma, Tedarik Zinciri Eğitimleri için tıklayınız.

Şirket eğitimlerini standart kalıplarla değil, ihtiyaçlarınıza özel tasarlıyoruz. Her program, işletmenizin gerçek problemlerine çözüm üretmek ve ölçülebilir sonuçlar yaratmak için hazırlanır. Sizlerden gelen geri bildirimlerle eğitimlerimizi özgünleştiriyor, böylece her adımda somut değer katıyoruz.

Mottomuz: “Her eğitim, bir iş probleminin çözümü için tasarlanır.”

Güvenilir, verimli ve profesyonel eğitim hizmetleriyle yanınızdayız. Dolu dolu, güler yüzlü eğitimler dilerim.

Prof. Dr. Murat Erdal 

Eğitim içeriklerini görmek için başlıklara tıklayınız.

☐ Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Yönetimi ve Yeşil Satınalma ISO 20400 Eğitimi (2 gün)

☐ İhale ve Sözleşme Yönetimi Eğitimi (2 gün)

☐ İhale Kazanma, Teklif Verme, Satış ve Sözleşme Eğitimi (2 gün)

☐ Stratejik Satın alma Yönetimi Eğitimi (2 gün)

☐ Tedarikçi Performans Değerlendirme ve Tedarikçi İlişkileri Eğitimi (2 gün)

☐ Sözleşme Yönetimi ve Sektörel Kontrat İncelemeleri Eğitimi (2 gün) 

☐ Satış Mühendisleri için Kurumsal Satış Eğitimi (Rol Canlandırma/Oyun) (2 gün)

☐ Satınalma ve Tedarik Zincirlerinde YAPAY ZEKA Eğitimi (2 gün)

☐ Emtia ve Kategori Uzmanları için Maliyet ve Fiyat Eskalasyon Analizi Eğitimi

☐ ISO 37001 Rüşvetle ve Yolsuzlukla Mücadele Yönetim Sistemi Standardı Eğitimi

☐ Satınalma Süreçlerinde Denetim ve Suistimal Önleme Eğitimi (2 Gün)

☐ Filo Yönetimi Eğitimi: “Operasyon ve Planlama İlkeleri” (2 gün)

☐ Dış Ticarette Lojistik Sözleşme Yönetimi Eğitimi (2 gün)

☐ Lojistik ve Depo Yönetimi Eğitimi (2 gün)

 Müzakere Teknikleri ve Pazarlık Becerileri (İleri Seviye) Eğitimi (2 gün)

Kuruma özel program talepleri için: egitim@satinalmadergisi.com

C Level Pazarlık Eğitimi
C Level Pazarlık Eğitim Broşürünü İndirmek için Tıklayınız. PDF – Broşür——————————————————————————————————————————————-

Ecovadis Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Satın Alma Sürdürülebilirlik

Sürdürülebilir Tedarik Zinciri ve Yeşil Satınalma ISO 20400 Eğitimi için tıklayınız. 

 Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi

Sürdürülebilirlik çalışmalarında temel konulardan biri, tedarikçilerden alınan verilerin düzenli, karşılaştırılabilir ve doğrulanabilir şekilde toplanmasıdır. Bu veriler, hem satınalma süreçleri hem de sürdürülebilirlik raporlaması açısından önemli bir temel oluşturur. Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi, şirketlerin bu verileri daha sistematik, tutarlı ve uygulanabilir bir çerçevede yönetebilmesi amacıyla hazırlanmıştır.

Emisyon Hesaplama Rehberi Scope 3
Değer Zinciri ve Emisyon Hesaplama Rehberi için tıklayınız.

SÜRDÜRÜLEBİLİR TEDARİK ZİNCİRİ YÖNETİMİ
VE YEŞİL SATIN ALMA ISO 20400 MAKALELERİ

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK EĞİTİM TESTLERİ


 

Pazarlik Muzakere Profili Anketini Indiriniz
Pazarlık Müzakere Profili Anketini indiriniz

Pazarlık Anketini Yapın Müzakere Stilinizi Görün

PAZARLIK PROFİLİ ANKETİ

  • 4 Müzakereci Profilinden Hangisisiniz?
  • Pazarlık Stilinizi Keşfedin: Skorunuzu Görün
  • Ekip Profilinizi Ölçün, Gelişim Planınızı Başlatın
  • Sahada, Müzakerelerde Daha Net, Daha Hızlı, Daha Etkili Sonuç Alın

 

İş Bulmacaları Kelime Oyunları
İş Bulmacaları Kelime Oyunları

İş Bulmacaları Kelime Oyunları

Özel İş Bulmacaları. Meydan okumayı sevenleri 17 ayrı bulmaca bekliyor.
Online veya PDF üzerinde çözebilirsiniz. Kolaylıklar dileriz.

Topraktan Stratejiye: Türkiye’nin Ürün Avantajı ve Yapmadıklarımız

Topraktan Stratejiye Türkiye'nin ürün Avantajı Ve Yapmadıklarımız Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

Topraktan Stratejiye: Türkiye’nin Ürün Avantajı ve Yapmadıklarımız

Gülderen SOMAR, BA.MBA Stratejik Pazarlama

Topraktan Stratejiye Türkiye'nin ürün Avantajı Ve Yapmadıklarımız Satınalma Dergisi 7 Gün 7 GündemTürkiye’nin en büyük tarımsal avantajı sadece topraklarında yetişen şey değil — arazinin de kendisidir. Daha eski toprak. Daha güçlü güneş. Daha yüksek doğal tatlılık. Daha derin bir aroma.

Bunlar romantik tanımlar değil. Bunlar piyasayı ayırt edicilerdir. Türkiye onlarca yıldır bu avantajı doğal bir nimet olarak görmüştür.

Ancak küresel pazarlarda, avantaj stratejiye dönüştüğünde değerlidir.

ABD, erken hasat, uzun depolama, uzun taşıma, tekiz görünüm için meyve yetiştiriyor. Türkiye, tam olgunluk, yüksek Brix, mineral açısından zengin, yüz yıllık tarımsal miras için meyve yetiştiriyor.

Lezzet bir lüks değildir! Lezzet bir ekonomidir!

Tarım PolitikasıTekrar satın alma, premium fiyatlandırma, marka sadakati ve küresel talebi teşvik eder. İtalya gibi ülkeler, doğal kalitelerini milyar dolarlık ulusal markaya dönüştürdü.

Türkiye de aynı ham güce sahip — ancak bu güç iletilmeli, korunmalı ve konumlandırılmalıdır. Türkiye’nin hacim açısından rekabet etmesine gerek yok. Zevkle kazanır — ve zevk, dünyanın kopyalayamayacağı tek şeydir.

Kendi ayağımızı kendimize vurmayalım. Ülkemiz İtalya’nın çok ilerisine de gidebilir. AMA!!! Hiç inanmadığımız veya aldırmadığımız “pazarlama” konusu var….

Gülderen SOMAR,

BA.MBA Stratejik Pazarlama

Ülkemizde Yaşayan Suriye Uyruklular Çalışma İzni Almak Zorunda mı?

ülkemizde Yaşayan Suriye Uyruklular çalışma İzni Almak Zorunda Mı Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

Ülkemizde Yaşayan Suriye Uyruklular Çalışma İzni Almak Zorunda mı?

Lütfi İNCİROĞLU

ülkemizde Yaşayan Suriye Uyruklular çalışma İzni Almak Zorunda Mı Satınalma Dergisi 7 Gün 7 GündemUluslararası İşgücü Kanuna göre, yabancıların çalışma izni olmaksızın Türkiye’de çalışmaları veya çalıştırılmaları yasaktır (m.6/2). Uluslararası İşgücü Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nin 12 inci maddesine göre de Türkiye’de çalışacak yabancının çalışmaya başlamadan önce çalışma izni alması zorunludur.

Ülkemizde yabancılara çalışma izni Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı Uluslararası İşgücü Genel Müdürlüğü tarafından verilir. Kanunlarda veya Türkiye’nin taraf olduğu ikili veya çok taraflı anlaşmalar veya uluslararası sözleşmelerde çalışma izni almadan çalışabileceği belirtilen yabancılar çalışma izni almadan çalışabilirler. Bu kapsamdaki yabancıların Türkiye’de çalışmaya başlamaları yabancı çalışmaya başlamadan en geç bir gün önce ve çalışmalarının sona ermesi bu tarihten itibaren en geç on beş gün içinde Bakanlığa bildirilir.

Çalışma izni başvuruları Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Uluslararası İşgücü Genel Müdürlüğünce belirlenen çalışma izni değerlendirme kriterlerine göre değerlendirilir ve usulüne uygun olarak tamamlanan başvuruların değerlendirilmesi, bilgi ve belgelerin tam olması kaydıyla otuz gün içinde tamamlanır. Otuz günlük süre başvurunun sistem üzerinden tamamlandığı veya ek bilgi ve belge talebi olması halinde talep edilen bilgi ve belgelerin sistem üzerinden yüklendiği tarihten itibaren başlar (Yönetmelik m.21). Başvurunun olumlu değerlendirilmesi hâlinde yabancıya çalışma izni verilir. (Yönetmelik m.22). Çalışma izni başvurusunun değerlendirilmesi neticesinde; Yönetmelikte belirlenen kriterlere uygun olmayan başvurular reddedilir. (Yönetmelik m.23).  Bir işverene bağlı çalışan yabancıya verilen çalışma izni, iş veya hizmet sözleşmesinin süresini aşmamak koşuluyla, gerçek veya tüzel kişiye ya da kamu kurum veya kuruluşuna ait belirli bir işyerinde veya bunların aynı işkolundaki işyerlerinde belirli bir işte çalışmak şartıyla ilk başvuruda en çok bir yıl süreyle geçerli olmak üzere düzenlenir. (Yönetmelik m.24/3).

Yurtiçinden yapılan başvurularda yabancının, çalışma izninin başlangıç tarihinden itibaren bir ay içerisinde ilgili mevzuat kapsamında yükümlülüklerini yerine getirmek suretiyle çalışmaya başlaması zorunludur. (Yönetmelik m.25/1). Yurtdışından yapılan başvurularda yabancının yurda giriş tarihinden itibaren bir ay içerisinde ve her halükârda çalışma izninin başlangıç tarihinden itibaren altı ay içerisinde ilgili mevzuat kapsamında yükümlülüklerini yerine getirmek suretiyle çalışmaya başlaması zorunludur. (Yönetmelik m.25/2). Çalışma izin belgesinin işverene tebliğ tarihi ile çalışma izni başlangıç tarihinin farklı olması halinde çalışma izin belgesinin işverene tebliğ tarihinden itibaren bir ay içinde Sosyal Güvenlik Kurumuna yapılan bildirimler süresinde yapılmış sayılır. (Yönetmelik m.25/3).

Ayrıca, bir işverene bağlı olarak çalışma izni verilen yabancının aynı işverene ait işyerinde farklı bir görevde veya bu işverenin aynı iş kolundaki diğer şubelerinde çalışabilmesi için;

a) Değişiklik talebini içeren başvurunun işverence sistem üzerinden Bakanlığa iletilmesi,

b) Çalışılacak yeni şubenin işverenin ticaret siciline kayıtlı olması,

c) Yabancının yapacağı işin mesleki yeterlilik veya ön izin gerektirmemesi ve mevcut işiyle benzer veya uyumlu olması,

ç) Yapılacak başvurunun Genel Müdürlükçe uygun bulunması,

gerekir. (Yönetmelik m.26/1).

Aynı işverenin diğer bir ildeki şubesinde çalışmak üzere yapılacak işyeri veya görev değişikliği başvurusu uygun bulunan yabancının çalışma izni belgesi Bakanlıkça yenilenir. (Yönetmelik m.26/2).

Çalışma izni süre uzatma başvurusu, çalışma izni süresinin dolmasına altmış gün kalmasından itibaren ve her halükârda çalışma izni süresi dolmadan sistem üzerinden yapılır. (Yönetmelik m.27/1). Bir işverene bağlı çalışan yabancı adına yapılan çalışma izni süre uzatma başvurusu olumlu değerlendirilen yabancının çalışma izin süresi, aynı işverene bağlı olarak ilk süre uzatma başvurusunda en çok iki yıl, sonraki süre uzatma başvurularında ise en çok üç yıla kadar uzatılır (Yönetmelik m.27/2). Farklı bir işverene bağlı çalışmak üzere süre uzatma başvurusu yapılması halinde bu başvuru, ilk başvuru usul ve esaslarına tabi olarak değerlendirilir (Yönetmelik m.27/3).

Bir işverene bağlı olarak verilen çalışma izninde, iş kazası, hastalık, analık, zorunlu kamu hizmeti gibi ücretsiz izin verilmesini zorunlu kılan haller hariç olmak üzere işveren ve yabancının karşılıklı anlaşması suretiyle en fazla doksan gün iş veya hizmet sözleşmesinin ücretsiz izin yoluyla askıya alınması durumunda bu durumun işverence en az bir gün önceden Bakanlığa bildirilmesi halinde çalışma izni askıya alınır ve çalışma izni ücretsiz izin süresince askıda kalır. (Yönetmelik m.30/2).

Çalışma izninin askıya alınması halinde bu çalışma iznine bağlı olarak doğan;

a) Çalışma hakkı, iznin askıya alınması tarihinden itibaren,

b) İkamet hakkı, iznin askıya alınmasını takip eden on günlük sürenin tamamlanmasından itibaren, askı halinin son bulduğu tarihe kadar kullanılamaz. (Yönetmelik m.30/4).

Uluslararası İşgücü Kanunu’na göre, “Çalışma izni muafiyeti kapsamında olan yabancılar, çalışma izni muafiyeti almak kaydıyla çalışabilir” (m.13/1). Bu kapsamda, özel kanunlarda yer alan hükümler ile yabancı ile işverenin diğer kanunlardan doğan yükümlülüklerinin saklı kalması kaydıyla; bazı yabancılara çalışma izni muafiyeti tanınmıştır. Bunlardan birisi de ülkemizde geçici koruma statüsünde olup da ikametine izin verilen Suriye uyruklu kişilerdir.

6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 91 inci maddesine göre, “Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancılara geçici koruma sağlanabilir”. Bu yasal düzenleme ile ülkemizde yıllardır ikamet eden Suriye uyruklu kişiler geçici koruma kapsamına alınarak ikametleri sağlanmıştır. Geçici koruma kapsamında en az altı ay geçici koruma belgesi sahibi Suriye uyruklu kişileri istihdam edecek işverenlerin diğer yabancı uyruklularda olduğu gibi Bakanlıktan çalışma izni alarak çalıştırmaları gerekmektedir. Ancak geçici koruma kapsamında ikamet eden Suriye uyruklu kişilerin istihdamını kolaylaştırmak amacıyla yaklaşık 2 yıl önce Uluslararası İşgücü Kanunu Uygulama Yönetmeliğinde bir düzenleme yapılmıştır. 15.10.2024 tarihli ve 32693 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Uluslararası İşgücü Kanunu Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelikte Suriye uyruklu kişilerden kayıt dışı çalışanların bulundukları illerdeki kolluk kuvvetleri tarafından tespiti ve kimliklerinin  İçişleri Bakanlığına bildirilmesi halinde, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı kendisine sistem üzerinden bildirilen Suriye uyruklu kişilere çalışma izni muafiyet belgesi düzenleyerek istihdamlarının devamını sağlamayı amaçlamıştır. Çalışma izni muafiyet belgesi olan kişiler bulundukları ildeki herhangi bir işyerinde çalışabilmektedir. İşyeri değiştirmeleri halinde yeni bir muafiyet ya da çalışma belgesine de gerek bulunmamaktadır. Bunları istihdam eden işverenlere herhangi bir idari para cezası da uygulanmamaktadır. Çalışma izni muafiyet belgesi için herhangi bir harç alınmamaktadır.

Uluslararası İşgücü Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nin 4 üncü maddesinin ç bendine göre, “Çalışma izni muafiyeti: Bakanlıkça resmî bir belge şeklinde düzenlenen ve geçerlilik süresi içinde yabancıya Türkiye’de çalışma izni almaksızın çalışma ve ikamet hakkı veren muafiyeti ifade etmektedir.

Dolayısıyla, 15.10.2024 tarihli ve 32693 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Uluslararası İşgücü Kanunu Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin 1 inci maddesi ile 6458 sayılı Kanunun 46 ncı ve 91 inci maddeleri kapsamındakilerden yani Suriye uyruklu kişilerden İçişleri Bakanlığınca sistem üzerinden bildirilenler, bildirimde belirtilen kapsam ve sürelerde çalışma izninden muaf tutulmuşlardır.

Diğer bir deyişle, Uluslararası İşgücü Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nin 48 inci maddenin birinci fıkrasının (ş) bendi kapsamındaki (Suriye uyruklular), Yönetmeliğin 49 uncu, 50 nci ve 51 inci maddelerden istisna tutularak, bildirimde belirtilen kapsam ve sürelerde çalışma izni muafiyeti kapsamında değerlendirilmişlerdir. Bu kapsamdakiler için sadece çalışma izni muafiyet bilgi formu düzenlenecektir.

Bu durumda, İşgücü Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nin 48 inci maddenin birinci fıkrasının (ş) bendi kapsamında değerlendirilen ve ülkemizde geçici koruma kapsamında ikamet eden Suriye uyruklu kişilerden kolluk kuvvetlerince tespit edilip te İçişleri Bakanlığınca sistem üzerinden Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bildirilenler, bildirimde belirtilen kapsam ve sürelerde çalışma izni muafiyeti kapsamında değerlendirilecektir. Bununla birlikte, Suriye uyruklu olup da ülkemizde geçici koruma kapsamında ikamet eden kişilerin bir işyerinde çalışmak istedikleri taktirde, bazı meslekler hariç dilerlerse ikamet ettikleri illerdeki diledikleri işyerlerinde çalışmak için göç sistemi üzerinden şahsen başvurarak çalışma izni muafiyet talebinde de bulunabileceklerdir.

Sonuç itibariyle, ülkemizde geçici koruma statüsündeki Suriye uyruklu kişileri bir işyerinde çalıştırabilmek için kural olarak çalışma izni alınması gerekmektedir. Ancak, 15.10.2024 tarihli ve 32693 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Uluslararası İşgücü Kanunu Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmeliğin 1 inci maddesi ile Yönetmeliğin 48 inci maddenin birinci fıkrasının (ş) bendi kapsamında değerlendirilen ve ülkemizde geçici koruma statüsündeki Suriye uyruklu kişilerden çalışma izni olmadan çalışanların kolluk kuvvetleri tarafından tespit edilip de İçişleri bakanlığına bildirilenler ile  göç sistemi üzerinden şahsen başvuranlara çalışma izni muafiyeti tanınmıştır. Kısaca özetlemek gerekirse, sosyal medyada paylaşıldığı gibi mevzuatta yeni bir değişiklik yoktur. 2024 yılındaki Yönetmelikte yapılan değişiklik kapsamında işverenler eskiden olduğu gibi geçici koruma statüsündeki Suriye uyruklu kişileri istihdam etmek istediklerinde, bakanlıktan çalışma izni alacaklardır. Bununla birlikte, Suriye uyruklu kişiler dilerlerse ikamet ettikleri illerdeki diledikleri işyerlerinde çalışmak için göç sistemi üzerinden şahsen başvurarak çalışma izin muafiyet talebinde de bulunabileceklerdir. Çalışma izin belgesi ile çalışma izin muafiyet belgesi arasındaki farklar şunlardır; Çalışma iznine işverenler başvurabilirken, çalışma izin muafiyet belgesine yabancı kişiler şahsen başvurabilir. Çalışma izni sadece bir işyeri için düzenlenebilirken, çalışma izin muafiyet belgesi ile yabancı işçi dilediği işyerinde aynı belge ile çalışabilir. Çalışma izni harca tabi iken, çalışma izin muafiyet belgesi harca tabi değildir.

ülkemizde Yaşayan Suriye Uyruklular çalışma İzni Almak Zorunda Mı Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündemwww.incirogludanimanlik.com sayfasında yayımlanan blog yazıları, hakemli makale formatında olmayıp bilgi verme amaçlıdır. Kesinlikle hukuki mütalaa ya da tavsiye niteliğinde değildir.

Lütfi İNCİROĞLU

 

Mukaddime ve Güncel Ekonomik Çıkarımlar

Mukaddime Ve Güncel Ekonomik çıkarımlar Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

Mukaddime ve Güncel Ekonomik Çıkarımlar

Anıl ERDOĞAN

Mimas Danışmanlık

Mukaddime Ve Güncel Ekonomik çıkarımlar Satınalma Dergisi 7 Gün 7 GündemSayılarla ve analitik çözümlerle aram iyi olunca seçtiğim mühendislik mesleğim, üretim, satınalma ve tedarik zinciri kökenli olduğum için de pek çok aşamada üretici faaliyetlerin nasıl değer yaratımı sağladığını gözlemlememi sağladı. Ancak yine de her zaman, kendimi edebiyata ve gündüz düşlerine daha yakın hissettim. Sait Faik, Vüs’at O. Bener ve Gabriel Garcia Marquez sanki mesai arkadaşım gibidirler.

Bu nedenle aslında bir mühendislik problemi olan içinde yaşadığımız Türkiye’de yaşanan güncel ekonomik durumu, yine edebi söylemle anlatmak için başka bir büyük ustaya başvurmak isterim:

İbn Haldun’un Mukaddime’si, bizim çok fazla üzerine eğilmemiş olduğumuz bir eser maalesef. Bu nedenle hocaların hocası Prof. Ahmet Arslan’ın (Ege Ün. Felsefe – Ünlü yazarımız İhsan Oktay Anar’ın da hocası) dediği şekilde “İnsanlar 2’ye ayrılır: İbn Haldun okuyanlar ve henüz okumayanlar” retoriği ile aktaracağım.

Başlığın Arapça olmasına takılmayın, “Önsöz” demekmiş mukaddime. İbn Haldun aslında İktisat’ın sosyal bir bilim olduğunu ve neden İngilizce’de, örneğin Harvard’da “Political Economy” olarak okutulduğunun çerçevesini taa 1377’de çizmiş.
Zaten günümüz Amerikan politikacıları Reagan, Kennedy “bir İslam düşünürü var, 600 yıl önce demiş ki…” şeklinde kendisine referans vermişler hep. Mukaddime’de diyor ki:
“Devletin başında az vergiyle çok gelir alınır. Sonunda çok vergiyle az gelir alınır.”

Başlangıçta herkes üretir, devlet az vergiyle çok gelir elde eder, çünkü orta sınıf hem üretmekte hem tüketmektedir. Sonra bir sınıf rehavete kapılır, sınıflar arası fark ölçülemez derecede artar ve çan eğrisinin ortasındaki %98’lik kesimde gelirler düşer, devlet gelirleri de haliyle düşünce vergiler artar.
Tarladaki “Bu kadar çabayla üretiyorum, neden gelirim azaldı?” der, üretmeyi bırakır. Tarlayı müteahhittlere verir, oturur emekli maaşı bekler. Üretici yeteneklerini ve yaşama amacını kaybeder. Üst sınıf ise vergiden kaçınma yollarını bulur ve adına hukuk denir.
Böylelikle orta sınıf ölür.

Mukaddime’de geçen özet de bu: “Vergiler dayanılmaz olunca, çiftçide çalışma sevgisini öldürür.”

Mukaddime Ve Güncel Ekonomik çıkarımlar Satınalma Dergisi 7 Gün 7 GündemLütfen çalışma sevginizi kaybetmeyin.
İyi çalışmalar dilerim.

Anıl ERDOĞAN

Mimas Danışmanlık