Kriz Dönemlerinde Liderlerin En Büyük Hatalarından Biri
M. Efsun Yüksel Tunç Eğitmen ve Yönetim Danışmanı Yaşam ve Yönetici Koçu
Satınalma Dergisi’nin kıymetli okurları, yazımıza geçmeden önce, hepinizin Kurban Bayramını kutlar, sevdiklerinizle birlikte mutlu ve sağlıklı bayramlar geçirmenizi dilerim.
Kriz dönemleri, liderliğin en görünür hale geldiği süreçlerdir. Ekonomik dalgalanmalar, belirsizlikler, operasyonel baskılar ve hızlı değişim süreçleri; organizasyonların yalnızca stratejik dayanıklılığını değil, liderlik kapasitesini de test eder.
Bu dönemlerde organizasyonların aldığı kararlar kadar, bu kararların nasıl yönetildiği de kritik önem taşır. Çünkü kriz zamanlarında çalışanlar yalnızca yön aramaz; aynı zamanda güven, netlik ve psikolojik dayanıklılık da arar.
Ancak tam da bu noktada birçok liderin yaptığı kritik bir hata vardır:
İnsan boyutunu ikinci plana atmak.
Kriz dönemlerinde organizasyonlar çoğu zaman yalnızca operasyonel sonuçlara odaklanırken, çalışan deneyimi ve psikolojik etki alanı göz ardı edilebilmektedir.
Oysa araştırmalar, kriz dönemlerinde organizasyonların başarısını belirleyen en önemli faktörlerden birinin insan yönetimi olduğunu göstermektedir.
Kriz Dönemlerinde Liderlik Neden Daha Kritik Hale Gelir?
Belirsizlik dönemlerinde çalışanların organizasyona bakışı büyük ölçüde liderlik davranışları üzerinden şekillenir.
McKinsey & Company araştırmalarına göre kriz dönemlerinde çalışanların liderlerinden en çok beklediği üç unsur şunlardır: netlik, güven ve şeffaf iletişim.
Benzer şekilde Gallup verileri, çalışan bağlılığının özellikle belirsizlik dönemlerinde liderlik yaklaşımından doğrudan etkilendiğini göstermektedir.
Bu nedenle kriz dönemlerinde liderlik yalnızca karar vermek değil; aynı zamanda organizasyonun duygusal iklimini yönetmek anlamına gelir.
En Büyük Hata: Sadece Sonuçlara Odaklanmak
Kriz dönemlerinde liderler yoğun baskı altında kalır. Bu baskı, doğal olarak kısa vadeli sonuçlara odaklanmayı artırır. Bu süreçte birçok organizasyonda hedef baskısı artar, iletişim sertleşir, çalışanların duygusal ihtiyaçları geri plana atılır ve performans tek öncelik haline gelir. Ancak bu yaklaşım, kısa vadede hız yaratsa da uzun vadede ciddi riskler oluşturur. Çünkü çalışanlar yalnızca iş yükü değil; aynı zamanda belirsizlik, kaygı ve stres de taşımaktadır.
İnsan boyutunun ihmal edilmesi, zamanla motivasyon kaybı, sessiz istifa, tükenmişlik, bağlılık düşüşü ve takım içi güven kaybı gibi sonuçlar doğurabilir.
Psikolojik Güvenin Kaybolması
Kriz dönemlerinde yapılan en büyük liderlik hatalarından biri, çalışanların yalnızca “çalışan” kimliğiyle görülmesidir. Oysa araştırmalar, psikolojik güven ortamının performans üzerindeki etkisini açık şekilde ortaya koymaktadır.
Google kapsamında yapılan araştırmalar, yüksek performanslı ekiplerin en önemli ortak özelliğinin psikolojik güven olduğunu göstermektedir. Psikolojik güvenin olmadığı ortamlarda çalışanlar:
Hata yapmaktan korkar.
Fikir paylaşmaktan kaçınır.
Risk almamaya başlar.
Yalnızca minimum performansa yönelir.
Bu durum organizasyonel çevikliği ciddi şekilde zayıflatır.
Kriz Dönemlerinde Sessizleşen Çalışanlar
Kriz dönemlerinde çalışanlar çoğu zaman doğrudan tepki vermek yerine geri çekilmeye başlar. Bu süreçte fikir paylaşımı azalır, yaratıcılık düşer, iletişim zayıflar ve ekip enerjisi geriler.
Bu durum çoğu zaman liderler tarafından “disiplin” veya “uyum” olarak yorumlanabilir. Oysa gerçekte bu durum psikolojik geri çekilmenin işareti olabilir. Sessizleşen ekipler, uzun vadede organizasyonların en büyük risklerinden biridir.
Kriz Dönemlerinde Etkili Liderlik İçin 4 Kritik Yaklaşım
Şeffaf İletişim Kurmak
Belirsizliği tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmayabilir. Ancak iletişimsizlik, belirsizliği daha da büyütür. Çalışanlar, gerçekçi ve açık iletişim görmek ister.
İnsanları Görmek
Kriz dönemlerinde çalışanların yalnızca performansına değil; psikolojik durumuna da dikkat edilmelidir. Empati kurabilen liderlik yaklaşımı, bağlılığı güçlendirir.
Güven Ortamını Korumak
Zor dönemlerde güven kaybı çok hızlı yaşanabilir. Bu nedenle liderlerin tutarlı davranması kritik önem taşır.
Anlam Duygusunu Güçlendirmek
Araştırmalar, insanların kriz dönemlerinde bile anlam bulduklarında daha dayanıklı olduklarını göstermektedir.
Çalışanların yaptığı işin etkisini görebilmesi motivasyonu destekler.
Kriz dönemlerinde liderlerin yaptığı en büyük hata, organizasyonu yalnızca rakamlar ve süreçler üzerinden yönetmeye çalışmaktır. Oysa krizler yalnızca finansal değil; aynı zamanda insani süreçlerdir.
Bu nedenle asıl liderlik sorusu şudur: “Süreçleri yönetiyor muyuz?” değil, “İnsanların bu süreçte ayakta kalmasını sağlayabiliyor muyuz?”
Bu soruya güçlü bir yanıt verebilen liderler, yalnızca kriz yöneten değil; kriz dönemlerinde güven inşa eden liderlere dönüşmektedir.
M. Efsun Yüksel Tunç Eğitmen ve Yönetim Danışmanı Yaşam ve Yönetici Koçu
AB Destekli Hibe Başvuruları Başladı, Asıl Sınav Şirketlerin Değer Zincirinde
Avrupa Birliği (AB) finansmanıyla Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından yürütülen yeni bir hibe programı bu ay başvurulara açıldı. Sorumlu İşletmeler, Dayanıklı Sivil Toplum başlığını taşıyan program, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarının (STK) İş Dünyası ve İnsan Hakları (BHR) alanındaki rolünü ve kapasitesini güçlendirmeyi amaçlıyor. İlk bakışta bu, yalnızca dernek ve vakıfları ilgilendiren bir fon duyurusu gibi görünüyor. Oysa programın asıl önemi kimin başvurabileceğinde değil, neyin habercisi olduğunda saklı. Bir ülkede insan hakları temelli bir hibe programının kurulması, o ülkede şirketleri bu konuda hesap verebilir kılacak zeminin hazırlandığının işaretidir. Burada inşa edilen şey tek başına bir fon değil, bir beklenti altyapısı. Ve o beklenti, başvuru yapacak kuruluşlardan çok, değer zincirinin içinde yer alan şirketleri ilgilendiriyor. Aşağıda programın tüm ayrıntısı yer alıyor. Ama yazının asıl sorusu daha baştan belli. Bu zemin olgunlaşırken şirketler nerede duruyor.
İnsan Hakları Artık Beklenti Değil Yükümlülük
İş dünyasının insan haklarına saygı göstermesi uzun süre gönüllü bir iyi niyet meselesi olarak görüldü. Bu çerçeve son on yılda hızla değişti. Birleşmiş Milletler İş Dünyası ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri ile Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) Rehber İlkeleri, şirketlerin yalnızca kendi faaliyetlerinden değil, içinde bulundukları iş ilişkileri ağından da sorumlu olduğu anlayışını ana akım haline getirdi. AB ise bu anlayışı bağlayıcı bir kurala dönüştürme yolunda en ileri adımı attı. Kurumsal Sürdürülebilirlik Özen Yükümlülüğü Direktifi (CSDDD), büyük şirketlere değer zincirleri boyunca insan hakları ve çevresel riskleri tespit etme ve giderme sorumluluğu getiriyor. Bu yaklaşımın özünde cezalandırmaktan çok önleme var, yani amaç riski ortaya çıktıktan sonra gidermek değil, henüz oluşmadan görüp engelleyecek bir düzeni kurmak.
Bu süreç düz bir çizgide ilerlemedi. 2026 başında yürürlüğe giren sadeleştirme paketiyle direktifin kapsamı belirgin biçimde daraltıldı ve doğrudan yükümlülük en büyük ölçekli şirketlerde toplandı. Bu geri adım gerçek, fakat işin yönünü tersine çevirmedi. Düzenlemenin kapsamı daralsa da insan hakları özeninin gönüllü bir tercih olmaktan çıkıp ölçülebilir bir uyum ölçütüne dönüşme yönü değişmedi. Bu yön yalnızca insan haklarıyla da sınırlı değil. Karbon sınırı düzenlemesinden tedarik zinciri şeffaflığına uzanan geniş bir uyum dalgasının parçası ve şirketlerden istenen kanıt giderek somutlaşıyor. Üstelik doğrudan kapsam dışında kalan şirketler bile bu baskıyı dolaylı olarak hissediyor. Çünkü kapsam içindeki büyük alıcılar, kendi yükümlülüklerini yerine getirebilmek için tedarikçilerinden de aynı disiplini talep ediyor. Türkiye’deki ihracatçı için bunun anlamı açık. Yükümlülük çoğu zaman bir hukuk metninden değil, müşterinin sözleşmesinden ve denetim talebinden geliyor.
Bunun somut görünümü şöyle işliyor. Avrupa pazarındaki büyük bir hazır giyim ya da otomotiv markası, kendi raporlama ve özen yükümlülüğünü karşılayabilmek için Türkiye’deki tedarikçisinden çalışma koşullarına ve işçi haklarına dair belgelendirme istiyor. Tedarikçi bu talebi karşılayamadığında sorun bir anda fiyat pazarlığı olmaktan çıkıyor ve siparişin devam edip etmeyeceğine ilişkin bir koşula dönüşüyor. Yani ihracatçı için insan hakları özeni, uzak bir Avrupa direktifinden çok, masadaki siparişin görünmez bir şartı haline geliyor. Büyük alıcı kendi kapsamı daraldığında bile bu beklentiyi sürdürüyor çünkü itibar riskini tek bir tedarikçiye bağlamak istemiyor. Bu noktada hazırlıklı olan ile olmayan tedarikçi arasındaki fark, doğrudan pazara erişimde ve sözleşmenin yenilenmesinde ortaya çıkıyor.
Sınav Değer Zincirinde Veriliyor
Bir şirketin insan hakları karnesi çoğu zaman kendi duvarlarının içinde değil, mal ve hizmet tedarik ettiği yerlerde belirleniyor. Zorla çalıştırma, güvensiz çalışma koşulları ya da örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanması gibi riskler, genellikle zincirin görünürlüğü en düşük alt halkalarında ortaya çıkıyor. Bu yüzden özen yükümlülüğünün ağırlık merkezi, tedarik kararlarının verildiği ve tedarikçilerin seçilip değerlendirildiği süreçlere kayıyor. Bir tedarikçiyi yalnızca fiyatı ve teslim süresiyle değerlendirmek artık eksik bir yaklaşım. O tedarikçinin çalışma koşullarını, alt yüklenicilerini ve risk profilini görebilmek de kararın doğal bir parçası haline geliyor.
Bu noktada beliren şey aslında bir kapasite sorusu. Tedarik zinciri boyunca insan hakları riskini tespit etmek, tedarikçiyi yerinde denetlemek, bulguları belgelemek ve gerektiğinde düzeltici adım atmak, başlı başına bir uzmanlık alanı. Tedarikçisinin insan hakları riskini okuyamayan bir şirket, kendi itibar ve uyum riskini de zamanında göremez. Bu beceri kendiliğinden oluşmuyor. Sözleşmeye eklenen bir madde ya da yılda bir kez doldurulan bir anket, sürekli bir denetim disiplininin yerini tutmuyor. Bir başka deyişle tedarikçiden alınan tek bir taahhüt beyanı değil, o beyanın sahada doğrulanması önem kazanıyor. Zincirin görünürlüğünü sağlamak, risk haritasını çıkarmak ve bunu raporlanabilir bir sürece bağlamak, kurum içinde adım adım geliştirilmesi gereken bir yetkinlik.
Bu sorunun pratikteki yüzü çoğu zaman alt yüklenicide saklı kalıyor. Bir üretici doğrudan çalıştığı tedarikçiyi tanıyor olabilir, ama o tedarikçinin işin bir bölümünü devrettiği fason atölyeyi çoğu zaman hiç görmüyor ve riskin yoğunlaştığı yer tam da bu görünmeyen alt halka. Yerinde yapılan bir denetim, kağıt üzerinde düzgün görünen bir tedarikçinin kayıt dışı bir birimde çok daha düşük standartlarla üretim yaptığını ortaya çıkarabiliyor. Zincirin yalnızca ilk halkasına bakan bir şirket ise kendisini en çok yaralayacak riski hiç görmeden yoluna devam ediyor. Sorun patlak verdiğinde hesabı veren de kuralı ihlal eden küçük atölye değil, ürünü pazara süren markanın kendisi oluyor. Görünürlüğü ilk tedarikçiden öteye taşımak bu yüzden teknik bir ayrıntı değil, riskin merkezine inen bir karar.
Sorumluluk Kurumun Kendi İçinde de Başlıyor
Özenin dışa bakan yüzünü tedarik zinciri olarak tanımlarsak, içe bakan yüzü için de kurumun kendi iş gücü olduğunu söyleyebiliriz. İnsan hakları riskini yalnızca uzaktaki bir tedarikçide aramak yerine, çoğu zaman şirketin kendi çatısı altında aramak daha gerçekçi olur. İşe alma, ücretlendirme, terfi ve çalışma koşullarının belirlendiği süreçlerde insan hakları ihlalleri riskleri ortaya çıkabiliyor. Hibe programının üçüncü öncelik alanı bu nedenle ayrıca dikkat çekici. Program, iş yerlerinde ve iş değer zincirlerinde kadın haklarının ve kadınların güçlenmesinin geliştirilmesini başlı başına bir öncelik olarak öne çıkarıyor. İlginç olan, bu içe bakan yüzün çoğu zaman kurumların en az incelediği alan olması. Dışarıdan gelen denetimler tedarikçiye odaklandığında, şirketin kendi içindeki pratikleri sorgulanmadan arka planda kalabiliyor.
Bu vurgu rastlantı değil. İş gücü içindeki ayrımcılık, ücret farkı ve temsil eşitsizliği, insan hakları uyumunun en ölçülebilir alanlarından biri haline geldi. Aynı durum çalışanların güvenliği, çocuk işçiliğinin önlenmesi ve adil ücret gibi başlıklar için de geçerli. Bir kurumun dışarıya anlattığı eşitlik söylemi ile içeride fiilen uyguladığı politikalar arasındaki mesafe giderek daha fazla mercek altında. İçeride yönetilmeyen bir insan hakları riski, dışarıya verilen hiçbir taahhüdü inandırıcı kılmaz. Çalışan hakları, şikayet mekanizmaları ve eşitlik politikaları, kurumun kağıt üzerindeki değerlerini sahadaki uygulamaya bağlayan halka. Bu da yine bir yetkinlik meselesi. Bir eşitlik politikasını tasarlamak, onu ölçülebilir göstergelere bağlamak ve düzenli aralıklarla raporlamak, iyi niyetin ötesinde bir uzmanlık istiyor.
Bu alanın güçlü yanı somut ve ölçülebilir olması. Bir kurumun yönetim kademelerindeki kadın oranı, aynı işi yapan kadın ve erkek arasındaki ücret farkı ya da kurulan bir şikayet mekanizmasının gerçekten işletilip işletilmediği, hepsi sayıya dökülebilen göstergeler. Bu göstergeler olumlu olduğunda anlatılan eşitlik söylemi inandırıcı hale geliyor, olumsuz olduğunda ise hiçbir slogan aradaki açığı kapatmıyor. Üstelik bu veriler artık yalnızca kurumun kendi içinde kalmıyor, tedarik ilişkisinde ve kamuya açık raporlamalarda da sorulabiliyor. Dışarıdan gelen bir alıcı, çalıştığı şirketin yalnızca ürün kalitesini değil, iş gücüne nasıl davrandığını da bir risk kalemi olarak değerlendirebiliyor. Dolayısıyla iş yerindeki eşitlik, vicdani bir tercih olmanın yanında ölçülen ve karşılaştırılan bir performans alanına dönüşüyor.
Programın Kapsamı ve Başvuru Koşulları
Bu beklenti zeminini besleyen programın ayrıntıları şöyle özetlenebilir. Sorumlu İşletmeler, Dayanıklı Sivil Toplum Projesi kapsamında açılan hibe, sivil toplum kuruluşlarının insan hakları alanındaki programlama, savunuculuk, izleme ve çok paydaşlı katılım kapasitesini güçlendirmeyi hedefliyor. Program üç stratejik öncelik etrafında kurulmuş ve her öncelik ayrı bir lota karşılık geliyor. Bu öncelikler birbirini dışlamıyor. Başvuru sahibi odağını koruduğu sürece tekliflerinde birden fazla önceliğe yer verebiliyor.
Birinci öncelik, iş dünyası ile çalışan ve işveren temsilcileri arasında yapılandırılmış diyaloğu güçlendirmeye yönelik ve bu lot için iş dünyası ile hak sahiplerini buluşturan bir ortaklık zorunlu tutuluyor. Bu lotta asgari 80.001, azami 140.000 dolarlık projeler destekleniyor ve toplam tahsis yaklaşık 590.000 dolar.
İkinci öncelik, sivil toplumun insan hakları alanındaki programlama ve savunuculuk kapasitesini geliştirmeye odaklanıyor. Bu lotun proje aralığı 60.000 ile 80.000 dolar, toplam tahsisi ise yaklaşık 340.000 dolar.
Üçüncü öncelik iş yaşamında kadın haklarının ve kadınların güçlenmesinin geliştirilmesine ayrılmış. Aynı 60.000 ile 80.000 dolarlık aralıkla destekleniyor ve toplam tahsisi yaklaşık 200.000 dolar.
Başvuru sahibi olabilmek için kuruluşların, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve 5253 sayılı Dernekler Kanunu kapsamında kurulmuş ve tüzel kişiliğini 31.12.2024 tarihinden önce kazanmış olması gerekiyor. Küçük ve orta büyüklükteki işletmelere (KOBİ) destek veren ve insan hakları yaklaşımlarının iş ortamına taşınmasını kolaylaştırabilecek kurumlar ise kar amacı gütmeyen tüzel kişilik olmaları koşuluyla istisnai olarak ortak kabul edilebiliyor. Önerilen faaliyetlerin Türkiye’de uygulanması ve proje süresinin altı ile on iki ay arasında olması bekleniyor.
Başvurular yalnızca UNDP’nin çevrim içi sistemi üzerinden ve İngilizce olarak alınıyor. Basılı ve Türkçe başvurular geçersiz sayılıyor. Sistem 8 Mayıs 2026 tarihinde erişime açıldı. Son başvuru ise 14 Ağustos 2026 Cuma günü saat 17.00 olarak belirlendi.
Programa ilişkin başvuru rehberi, gerekli ekler ve çevrim içi başvuru sistemine UNDP’nin resmi sayfasından ulaşılabiliyor.
Beklenti Hızla Kurala Dönüşüyor
Bu duyuruya yüzeyden bakan, yalnızca birkaç sivil toplum kuruluşunun fon başvurusu olarak görür. Derinine bakan ise bir ülkenin insan hakları temelli iş yapma standardını kurumsallaştırma yönünde attığı adımı fark eder.
Devreye giren her hibe, her kapasite geliştirme programı ve her raporlama beklentisi aynı yöne işaret ediyor. Şirketlerin değer zincirlerinde ve kendi içlerinde insan haklarına nasıl davrandığı artık görünmez bir alan olmaktan çıkıyor. Bu zemin olgunlaştığında geriye sade bir soru kalıyor. Beklenti kurala dönüştüğünde şirket bu sınava hazırlıklı mı girecek, yoksa kuralı sahada öğrenirken mi yakalanacak. İnsan hakları uyumu artık uzak bir gündem değil, değer zincirinin içine çoktan girmiş bir beklenti. Onu erken okuyan için bu bir yük olmaktan çıkarak, zamanında verilmiş bir hazırlık kararı haline geliyor.
İŞ PROBLEMLERİNE ODAKLI EĞİTİMLER, ÖLÇÜLEBİLİR SONUÇLAR
EĞİTİM ve DANIŞMANLIK:
Kurumunuzun Turquality, satınalma ve tedarik zinciri fonksiyonunu sağlam, izlenebilir ve denetlenebilir bir kontrol yapısına kavuşturmak için eğitim ve danışmanlık hizmetlerimizle destek veriyoruz.
Fabrikanızda Bire Bir (1-1) Yönetici ve Grup Eğitimleri
Turquality, Satın Alma, Tedarik Zinciri Eğitimleri için tıklayınız.
Şirket eğitimlerinistandart kalıplarla değil, ihtiyaçlarınıza özel tasarlıyoruz. Her program, işletmenizin gerçek problemlerine çözüm üretmek ve ölçülebilir sonuçlar yaratmak için hazırlanır. Sizlerden gelen geri bildirimlerle eğitimlerimizi özgünleştiriyor, böylece her adımda somut değer katıyoruz.
Mottomuz:“Her eğitim, bir iş probleminin çözümü için tasarlanır.”
Güvenilir, verimli ve profesyonel eğitim hizmetleriyle yanınızdayız. Dolu dolu, güler yüzlü eğitimler dilerim.
Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi
Sürdürülebilirlik çalışmalarında temel konulardan biri, tedarikçilerden alınan verilerin düzenli, karşılaştırılabilir ve doğrulanabilir şekilde toplanmasıdır. Bu veriler, hem satınalma süreçleri hem de sürdürülebilirlik raporlaması açısından önemli bir temel oluşturur. Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi, şirketlerin bu verileri daha sistematik, tutarlı ve uygulanabilir bir çerçevede yönetebilmesi amacıyla hazırlanmıştır.
Değer Zinciri ve Emisyon Hesaplama Rehberi için tıklayınız.
SÜRDÜRÜLEBİLİR TEDARİK ZİNCİRİ YÖNETİMİ
VE YEŞİL SATIN ALMA ISO 20400 MAKALELERİ
Marka Vitrinde Kurulur Sahada Kazanılır: Yurt Dışında Dağıtım ve Satış Sonrası Servis
Bir Türk markası yıllarca süren emekle yurt dışında bir rafa, güçlü bir distribütöre ya da büyük bir alıcıya ulaştığında çoğu yönetici işin en zorlu kısmının geride kaldığını düşünür. Oysa asıl sınav çoğu zaman tam o noktada başlar. Marka pazarlama masasında konumlanır, ama markanın gerçekte ne olduğu o pazardaki müşteriye sahada teslim edilir. Teslim süresinin tutması, ürünün rafta zamanında bulunması, arızalandığında servisin çalışması ve markanın söz verdiği değeri günlük operasyonda karşılaması, itibarın asıl kurulduğu yerdir. Devlet destekli markalaşma destek programı bu gerçeği baştan görmüş ve desteklerini üretimden pazarlamaya, satıştan satış sonrası hizmete kadar tüm süreçleri kapsayacak biçimde tasarlamıştır. Beş yıllık destek penceresinin gerçek sınavı da markanın o pazara girip girmediği değil, girdikten sonra orada kalıcı biçimde ayakta kalıp kalmadığıdır.
Marka Vaadi Sahada Teslim Edilir
Bir markanın yurt dışındaki itibarı reklam bütçesinin büyüklüğüyle değil, verdiği sözü tutma tutarlılığıyla kurulur. Müşteri bir ürünü satın alırken aslında bir vaat satın alır, belirli bir kalite, belirli bir bulunabilirlik ve belirli bir teslim hızı. Bu vaadin her teslimatla yeniden doğrulanması gerekir, çünkü güven tek seferde değil tekrar tekrar inşa edilir. Tek bir gecikme ya da tek bir eksik sevkiyat, markaya dair güveni reklamın kazandırdığından çok daha hızlı aşındırır. Tüketici çoğu zaman markanın reklamını unutur ama yaşadığı kötü bir teslim deneyimini unutmaz. Marka, pazarlamanın anlattığı hikaye değil, operasyonun her gün tuttuğu sözdür.
Bu noktada konumlandırma ile teslim arasındaki mesafe çoğu firmada görmezden gelinir. Pazarlama birimi markanın nasıl algılanması gerektiğini tasarlarken, o algıyı sahada ayakta tutacak olan tedarik, lojistik ve servis zinciridir. Yurt dışındaki bir müşteri için marka, gördüğü reklam değil, sipariş ettiği ürünün ne zaman ve hangi durumda eline ulaştığıdır. Algı ile gerçeğin örtüşmediği her durumda kaybeden taraf her zaman marka olur. Bu yüzden teslim performansı bir lojistik ayrıntısı değil, doğrudan bir marka meselesidir.
Markalaşma desteğinin değerlendirme mantığı da tam bu yöne bakar. Programa giriş aşamasında harcamanın yapılmış olması değil, markanın hedef pazarda gerçekten performans gösteriyor olması belirleyicidir. Beş yılın sonundaki performans denetimi ne kadar para harcandığını değil, markanın o pazarda kalıcı bir varlık kurup kurmadığını ölçer. Sahada teslim edilemeyen bir marka vaadi, kağıt üstünde ne kadar güçlü görünürse görünsün bu denetimde karşılığını bulamaz. Operasyonel zayıflık, en görünür markalaşma yatırımını bile boşa çıkarabilir.
Distribütör ve Dağıtım Ağı Markanın Sahadaki Eli
Çoğu Türk markası yurt dışı pazarına bir distribütör aracılığıyla girer ve bu kararın ardından markanın kaderi büyük ölçüde başkasının eline geçer. Distribütör, ürünü hangi rafa koyacağını, hangi fiyatla satacağını ve müşteriye nasıl anlatacağını belirleyen taraftır. Yanlış seçilen ya da yeterince yönetilemeyen bir distribütör, markayı yıllarca yanlış konumda tutabilir ve bu durum çoğu zaman çok geç fark edilir. Doğru distribütörün seçilmesi kadar, o ilişkinin sözleşmeyle, net performans göstergeleriyle ve düzenli denetimle yönetilmesi de markanın sahadaki sağlığını belirler. Bir distribütör ilişkisi kurulduktan sonra kendi haline bırakıldığında, marka zamanla o pazarın ikinci sınıf bir oyuncusuna dönüşebilir. Markayı bir distribütöre teslim edip görünürlüğü kaybetmek, markayı pazara değil karanlığa göndermektir.
Distribütör ilişkisinin en hassas tarafı fiyat ve kanal kontrolüdür. Markanın farklı pazarlarda tutarsız fiyatlanması, bir pazarda ucuzlayan ürünün başka bir pazara sızması ve yetkisiz satış kanallarının devreye girmesi, yıllarca kurulan marka algısını kısa sürede zedeler. Bir ürünün gri pazarda ya da indirim reyonunda görünmesi, premium konumlanmaya yapılan tüm yatırımı tek hamlede geçersiz kılabilir. Bu yüzden distribütör sözleşmeleri sadece satış hedefini değil, fiyat disiplinini, bölge sınırlarını ve marka kullanım kurallarını da kapsamak zorundadır. Sahadaki kanalı kontrol edemeyen marka, kendi değerini koruma gücünü de kaybeder.
Dağıtım ağının fiziksel tarafı da en az ticari tarafı kadar belirleyicidir. Ürünün hedef pazarda zamanında bulunabilmesi, yerinde stok konumlandırmayı, lokal depolamayı ve son kilometre teslimatın güvenilirliğini gerektirir. Destek programının yurt dışı birim desteğinin depo, mağaza ve showroom giderlerini kapsaması tesadüf değildir, çünkü markanın pazardaki fiziksel varlığı doğrudan dağıtım altyapısına bağlıdır. Bu altyapıyı kuramayan firma, talebi yaratsa bile karşılayamadığı için markaya zarar verir. Rafta bulunmayan bir ürün, en iyi reklam kampanyasını bile anlamsız kılar.
Dağıtım ağının yönetimi aynı zamanda bir veri ve görünürlük meselesidir. Markasını uzak bir pazara gönderen firma, o pazardaki satış hızını, stok devir oranını, iade düzeyini ve müşteri şikayetlerini mümkün olduğunca gerçek zamanlı görebilmelidir. Bu görünürlük olmadan distribütör ilişkisi bir kara kutuya dönüşür ve sorunlar ancak satışlar düştüğünde fark edilir. Sahadan gelen veriyi okuyabilen firma dağıtım stratejisini zamanında düzeltme şansına sahip olur. Bu okuma kapasitesi olmayan firma ise markasının neden zayıfladığını çoğu zaman hiç anlayamaz.
Satış Sonrası Servis Markanın İkinci Ömrüdür
Bir ürünün satılması markanın hikayesinin sonu değil, satış sonrası ilişkinin başlangıcıdır. Özellikle dayanıklı tüketim ürünlerinde, makinede ve teknik ürünlerde marka sadakati ilk satışta değil, ürün arızalandığında verilen yanıtla kurulur. Garantinin zamanında karşılanması, yedek parçanın bulunabilmesi ve iade ile değişim sürecinin sorunsuz işlemesi, müşterinin aynı markayı tekrar tercih edip etmeyeceğini doğrudan belirler. Müşteri bir markaya en çok, işler ters gittiğinde gördüğü ilgiyle bağlanır. Marka, ürünü sattığı anda değil, arızalandığında müşterisinin yanında olup olmadığıyla sınanır. Yurt dışında bu desteği veremeyen bir marka, ilk büyük arıza dalgasında sahadaki itibarını hızla kaybeder.
Satış sonrası hizmet, kurulması en zor ve bu yüzden en çok ihmal edilen yetkinliklerden biridir. Uzak bir pazarda servis ağı kurmak, yetkili servisleri eğitmek, yedek parça stokunu doğru noktalarda tutmak ve onarım süreçlerini standartlaştırmak ciddi bir operasyonel altyapı ister. Firmaların çoğu ürünü ihraç etmeyi başarır ama servis kapasitesini onunla birlikte ihraç etmeyi planlamaz. Bu eksiklik kısa vadede görünmez, çünkü yeni ürünler bir süre sorunsuz çalışır. Ama garanti süresi içindeki ilk arızalarda ortaya çıkan boşluk, markanın o pazardaki geleceğini belirler.
Bu kapasiteyi kurmanın maliyeti ile kurmamanın maliyeti arasındaki orantısızlık çoğu zaman gözden kaçar. Servis ağına ve yedek parça altyapısına yapılan yatırım baştan yüksek görünür, oysa bu yatırımın yokluğunda kaybedilen müşteri ve aşınan itibar çok daha pahalıya mal olur. Bir pazarda satış sonrası başarısızlığın yarattığı olumsuz algı, yeni müşteri kazanmanın önündeki en büyük engele dönüşür. Üstelik bu algı dijital değerlendirme ve yorum platformları üzerinden hızla yayılır ve markanın o pazardaki bütün satış çabasını geriye çeker. Sahadaki servis zayıflığı, görünürde küçük bir operasyon eksiği gibi dururken aslında büyümenin önündeki en sessiz frendir.
Yedek parça lojistiği ve tersine lojistik bu tablonun teknik ama hayati parçasıdır. Bir parçanın haftalarca beklemesi ya da bir iadenin aylarca çözülmemesi, müşterinin gözünde markanın bütün değerini silebilir. Bu süreçler doğru kurgulandığında ise marka, rakiplerinin sunamadığı bir güven katmanı yaratır ve bu güven fiyat pazarlığında somut bir avantaja dönüşür. Satış sonrası hizmeti bir maliyet kalemi olarak görmek ile bir marka yatırımı olarak görmek arasındaki fark, uzun vadede doğrudan pazar payına yansır. Destek programının satış sonrası süreçleri baştan kapsamına almış olması da bu alanın markalaşmadaki ağırlığını gösterir.
Hizmet Seviyesi Sessiz Bir Marka Sözüdür
Dağıtım ve satış sonrası hizmet aslında tek bir kavramın iki yüzüdür, o da hizmet seviyesidir. Müşterinin gerçekte deneyimlediği şey ne reklamdır ne de ürünün teknik özellikleri, doğrudan markanın ona verdiği sözü ne ölçüde tuttuğudur. Zamanında teslim oranı, sipariş karşılama hızı ve arıza çözüm süresi gibi ölçülebilir göstergeler aslında markanın sessiz vaatleridir. Bu göstergeler tutarlı olduğunda marka sessizce güçlenir, tutarsız olduğunda ise hiçbir tanıtım bütçesi bu boşluğu kapatamaz. Bir müşterinin markaya duyduğu güven, çoğu zaman bu küçük ama sürekli deneyimlerin toplamından oluşur. Hizmet seviyesi bir operasyon metriği gibi görünür ama gerçekte markanın müşteriye verdiği en somut sözdür.
Bu disiplin, markalaşma desteğinin görünmeyen beklentisiyle birebir örtüşür. Destek küresel bir marka kurmak için verilir, ama markanın beş yıllık pencere boyunca o pazarda yaşaması bu operasyonel tutarlılığa bağlıdır. Performans denetimi giderek tek seferlik pazara girişi değil, kalıcı pazar varlığını ve markanın sahadaki gerçek performansını ölçer hale gelmektedir. Bir firma destek dönemini güçlü bir giriş ile açıp zayıf bir operasyon ile kapatırsa, kağıt üstündeki başarı denetimde karşılığını bulamaz. Markalaşma yatırımının geri dönüşü, sonuçta sahadaki teslim disiplininin sürekliliğiyle ölçülür.
Hizmet seviyesini sürdürebilmek tek bir kararla değil, kurum içinde yerleşmiş bir kapasiteyle mümkün olur. Teslim sözünü tutan bir firma bunu tesadüfen değil, performansını ölçen, izleyen ve sürekli düzelten bir sistemle başarır. Böyle bir sistem kurulmadığında her teslimat ayrı bir kumara dönüşür ve markanın itibarı her seferinde yeniden riske girer. Sahadaki tutarlılık, ancak bu tutarlılığı üretecek insan ve süreç altyapısı varsa kalıcı olabilir. Markalaşmanın en görünmez ama en belirleyici eşiği tam burada durur.
Asıl Sınav Sahada Başlar
Markanın sahadaki ömrü tek bir birimin değil, birbirine bağlı birkaç fonksiyonun ortak eseridir. Tedarik zinciri hedef pazardaki dağıtım derinliğini haritalar ve yönetir, lojistik teslim tutarlılığını ve tersine akışı ayakta tutar, satış sonrası birim ise sahadaki servis kapasitesini inşa eder. Satınalma, distribütör ve servis sözleşmelerini markanın uzun vadeli çıkarını koruyacak biçimde yapılandırır. Bu fonksiyonların hepsi aynı marka vaadini taşıdığında marka sahada kazanır, biri zayıf kaldığında ise tüm zincir o halkadan kopar. Markanın gücü, en parlak fonksiyonunun değil en zayıf fonksiyonunun seviyesiyle ölçülür. Markanın küresel başarısı, en zayıf operasyonel halkasının gücü kadardır.
Bu fonksiyonları aynı dilde konuşturacak olan ise tüm bu kapasiteyi örgütleyen yetkinlik altyapısıdır. Sahadaki servis ekibini, dağıtım sorumlusunu ve lojistik uzmanını doğru donanımla yetiştiren ve sürekli geliştiren bir yapı olmadan, en iyi tasarlanmış operasyon bile zamanla aşınır. Markanın sahadaki sözünü tutacak insanların bu sözü taşıyacak bilgi ve beceriye sahip olması kendiliğinden gerçekleşen bir durum değildir. Bu yetkinlik raftan hazır satın alınmaz, kurum içinde planlı ve yapılandırılmış biçimde geliştirilir. Markalaşmanın görünür yatırımları kadar, bu görünmez yetkinlik altyapısı da geri dönüşün gerçek belirleyicisidir.
Bir markanın uzak bir pazardaki gerçek değeri, vitrindeki görüntüsünde değil, müşterinin her temasında yaşadığı deneyimde saklıdır. Teslim zamanında geldiğinde, ürün rafta bulunduğunda ve arıza hızla çözüldüğünde marka sessizce büyür. Bu sessiz güç, pazarlama bütçesiyle değil, gündelik operasyonun disipliniyle ve bu disiplini taşıyan ekibin yetkinliğiyle kurulur. Marka vitrinde kurulur ama sahada kazanılır ve sahayı kazandıran şey, her zaman parayla satın alınamayan kurumsal yetkinliktir.
İŞ PROBLEMLERİNE ODAKLI EĞİTİMLER, ÖLÇÜLEBİLİR SONUÇLAR
EĞİTİM ve DANIŞMANLIK:
Kurumunuzun Turquality, satınalma ve tedarik zinciri fonksiyonunu sağlam, izlenebilir ve denetlenebilir bir kontrol yapısına kavuşturmak için eğitim ve danışmanlık hizmetlerimizle destek veriyoruz.
Fabrikanızda Bire Bir (1-1) Yönetici ve Grup Eğitimleri
Turquality, Satın Alma, Tedarik Zinciri Eğitimleri için tıklayınız.
Şirket eğitimlerinistandart kalıplarla değil, ihtiyaçlarınıza özel tasarlıyoruz. Her program, işletmenizin gerçek problemlerine çözüm üretmek ve ölçülebilir sonuçlar yaratmak için hazırlanır. Sizlerden gelen geri bildirimlerle eğitimlerimizi özgünleştiriyor, böylece her adımda somut değer katıyoruz.
Mottomuz:“Her eğitim, bir iş probleminin çözümü için tasarlanır.”
Güvenilir, verimli ve profesyonel eğitim hizmetleriyle yanınızdayız. Dolu dolu, güler yüzlü eğitimler dilerim.
Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi
Sürdürülebilirlik çalışmalarında temel konulardan biri, tedarikçilerden alınan verilerin düzenli, karşılaştırılabilir ve doğrulanabilir şekilde toplanmasıdır. Bu veriler, hem satınalma süreçleri hem de sürdürülebilirlik raporlaması açısından önemli bir temel oluşturur. Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi, şirketlerin bu verileri daha sistematik, tutarlı ve uygulanabilir bir çerçevede yönetebilmesi amacıyla hazırlanmıştır.
Değer Zinciri ve Emisyon Hesaplama Rehberi için tıklayınız.
SÜRDÜRÜLEBİLİR TEDARİK ZİNCİRİ YÖNETİMİ
VE YEŞİL SATIN ALMA ISO 20400 MAKALELERİ
Konsolidasyon Depo Yönetiminin İşletmelerdeki Stratejik Önemi
Kadir HANÇER
Satınalma Dergisi’nin kıymetli okurları, yazımıza geçmeden önce, şimdiden hepinizin Kurban Bayramını kutlar, sevdiklerinizle birlikte mutlu ve sağlıklı bayramlar geçirmenizi dilerim.
Küresel rekabetin yoğunlaştığı günümüz ekonomisinde işletmeler yalnızca üretim gücüyle değil, lojistik kabiliyetleri ve tedarik zinciri yönetimindeki etkinlikleriyle de rekabet etmektedir. Bu bağlamda konsolidasyon depo yönetimi maliyet azatlımı, operasyonel hız, stok optimizasyonu ve süreç koordinasyonu açısından stratejik bir yönetim alanı hâline gelmiştir. Özellikle sağlık sektörü, e-ticaret ve perakende operasyonlarında konsolidasyon depoları tedarik zincirinin sürekliliğini sağlayan kritik merkezler olarak değerlendirilmektedir. Bu çalışmada konsolidasyon depo yönetiminin işletmeler üzerindeki etkileri maliyet yönetimi, süreç verimliliği, dijital dönüşüm, sağlık lojistiği ve sürdürülebilir operasyon perspektifinden ele alınmıştır.
1. Giriş
Lojistik yönetimi modern işletmeler için yalnızca ürün taşımaktan ibaret değildir. Günümüzde lojistik bilgi, zaman, insan kaynağı ve operasyonel koordinasyonun bütünleşik yönetimidir. Özellikle çok tedarikçili yapılarda ürünlerin belirli merkezlerde birleştirilmesi, optimize edilmesi ve kontrollü biçimde dağıtılması işletmeler için kritik önem taşımaktadır. Bu noktada konsolidasyon depo yönetimi, tedarik zinciri performansını doğrudan etkileyen stratejik bir unsur olarak öne çıkmaktadır. Konsolidasyon depoları farklı tedarikçilerden gelen ürünlerin merkezi bir noktada toplanması, sınıflandırılması, ayrıştırılması ve sevkiyata hazır hâle getirilmesini sağlayan operasyon merkezleridir.
Christopher’a göre lojistik sistemlerin temel amacı yalnızca ürün hareketi değil “doğru ürünün, doğru yerde, doğru zamanda ve minimum maliyetle bulunmasını sağlamaktır” (Christopher, 2016). Bu yaklaşım konsolidasyon depolarının neden stratejik önem taşıdığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
2. Konsolidasyon Depo Kavramı
Konsolidasyon depoları parsiyel yüklerin birleştirilmesi, ürün akışlarının optimize edilmesi ve sevkiyat süreçlerinin merkezileştirilmesi amacıyla kullanılan lojistik yapılardır.
Bu depoların temel görevleri şunlardır:
Ürün toplama ve ayrıştırma
Sipariş bazlı konsolidasyon
Çapraz sevkiyat (cross-docking)
Geçici stok yönetimi
Sevkiyat optimizasyonu
Tedarik zinciri koordinasyonu
Richards (2018), modern depo yönetimini yalnızca fiziksel alan yönetimi olarak değil veri akışı ve operasyonel karar destek sistemi olarak tanımlamaktadır.
3. İşletmeler Açısından Konsolidasyon Depolarının Önemi
3.1 Maliyet Yönetimi ve Operasyonel Tasarruf
Konsolidasyon depo yönetimi işletmelere önemli maliyet avantajları sağlamaktadır.
Başlıca katkıları:
Taşıma maliyetlerinin azalması
Araç doluluk oranlarının artması
İş gücü verimliliğinin yükselmesi
Yakıt tüketiminin optimize edilmesi
Fazla stok maliyetlerinin düşürülmesi
Ballou (2004), depo konsolidasyonunun toplam lojistik maliyetlerini %15–30 arasında azaltabileceğini belirtmektedir.
Özellikle sağlık sektöründe medikal ürünlerin farklı tedarikçilerden merkezi depoya yönlendirilmesi satınalma süreçlerini daha kontrollü hâle getirmektedir.
3.2 Tedarik Zinciri Koordinasyonu
Konsolidasyon depoları işletmelerde operasyonel senkronizasyon sağlamaktadır.
Bu yapı sayesinde:
Tedarikçi yönetimi kolaylaşır,
Sipariş hataları azalır,
Sevkiyat planlaması güçlenir,
İzlenebilirlik artar,
Kriz yönetimi kolaylaşır.
Pandemi sonrası süreçte işletmeler güçlü depo organizasyonuna sahip olmayan tedarik zincirlerinin kırılgan olduğunu net biçimde deneyimlemiştir.
Bowersox ve Closs’a göre modern tedarik zinciri yönetiminin başarısı “bilgi akışı ile fiziksel akışın eş zamanlı yönetimine” bağlıdır (Bowersox et al., 2019).
3.3 Stok Yönetimi ve Süreç Kontrolü
Konsolidasyon depo modeli sayesinde:
Güvenlik stokları optimize edilir,
Son kullanma tarihi yönetimi kolaylaşır,
Kritik ürün erişilebilirliği artar,
Talep tahmin doğruluğu gelişir.
Özellikle sağlık işletmelerinde kritik medikal ürünlerin eksiksiz yönetimi hasta güvenliği açısından hayati öneme sahiptir.
Kadir Hançer’in sağlık lojistiği yaklaşımında da depo yönetimi yalnızca stok takibi değil operasyonel güvenliğin sürdürülebilirliği olarak değerlendirilmektedir.
4. Sağlık Lojistiğinde Konsolidasyon Depoları
Sağlık sektörü hata toleransı düşük olan en kritik operasyon alanlarından biridir. Hastanelerde lojistik süreçlerde yaşanan küçük bir aksama dahi ameliyat süreçlerini, yoğun bakım operasyonlarını ve hasta güvenliğini etkileyebilmektedir.
Bu nedenle konsolidasyon depoları sağlık işletmelerinde:
Cerrahi süreçlerin destek merkezi,
Kritik stok yönetim alanı,
Operasyonel koordinasyon merkezi,
Klinik süreç destek yapısı olarak değerlendirilmektedir.
Her operasyonel yapı gibi konsolidasyon depolarında da çeşitli problemler yaşanmaktadır.
Problem
Etkisi
Veri yönetimi eksikliği
Yanlış sevkiyat
Alan yönetimi yetersizliği
Operasyonel yavaşlama
Eğitim eksikliği
İnsan hatası
Dijital altyapı eksikliği
İzlenebilirlik kaybı
Zayıf stok planlaması
Tedarik riski
Kadir Hançer’in depo yönetimi yaklaşımında insan faktörü ve operasyonel disiplinin süreç başarısındaki belirleyici etkisi özellikle vurgulanmaktadır.
7. Organizasyonel Zihin ve Depo Yönetimi
Modern lojistik anlayışında depo yalnızca ürünlerin saklandığı alan değildir. Depo düzeni işletmenin organizasyonel refleksini, veri kültürünü ve operasyonel zekâsını yansıtan bir yapıdır.
Kadir Hançer’in sektörel yaklaşımında sıkça vurgulanan:
“Bir depo düzenliyse, işletmenin zihni de düzenlidir.”
ifadesi depo organizasyonu ile kurumsal yönetim kültürü arasındaki ilişkiyi açıklamaktadır.
Bu yaklaşım:
Süreç standardizasyonu,
Operasyonel disiplin,
İnsan organizasyonu,
Bilgi akışı yönetimi açısından stratejik önem taşımaktadır.
8. Sonuç
Konsolidasyon depo yönetimi modern işletmeler için yalnızca lojistik bir operasyon değil stratejik rekabet avantajı sağlayan temel yönetim alanlarından biridir.
Başarılı bir konsolidasyon sistemi:
Maliyetleri azaltır,
Tedarik zincirini güçlendirir,
Operasyonel süreklilik sağlar,
Müşteri memnuniyetini artırır,
Krizlere karşı dayanıklılık oluşturur.
Özellikle sağlık sektöründe konsolidasyon depoları hasta güvenliği, operasyonel sürdürülebilirlik ve klinik başarı açısından kritik rol üstlenmektedir.
Gelecekte yapay zekâ, otomasyon ve veri analitiği destekli depo sistemleri işletmelerin rekabet gücünü belirleyen en önemli unsurlardan biri olacaktır.
Kadir HANÇER
Kaynakça
Hançer, K. Sağlık İşletmelerinde Lojistik DNA Kavramı.
Hançer, K. Sağlık Sektöründe Lojistik Çalışanların Know-How Birikiminin İşletmeye Katkıları.
Council of Supply Chain Management Professionals (CSCMP)
Association for Supply Chain Management (ASCM)
Christopher, M. (2016). Logistics & Supply Chain Management. Pearson Education.
Ballou, R. H. (2004). Business Logistics/Supply Chain Management. Pearson.
Richards, G. (2018). Warehouse Management. Wiley.
Chopra, S., & Meindl, P. (2021). Supply Chain Management. Pearson.
Bowersox, D. J. et al. (2019). Supply Chain Logistics Management. McGraw-Hill.
Landry, S., & Philippe, R. (2004). Healthcare logistics and patient services. Supply Chain Forum.
Satınalma Dergisi’nin kıymetli okurları, yazımıza geçmeden önce, şimdiden hepinizin Kurban Bayramını kutlar, sevdiklerinizle birlikte mutlu ve sağlıklı bayramlar geçirmenizi dilerim.
Satın alma masasında uzun süre oturan herkes şunu öğrenir: Bir kararın gerçekten doğru olup olmadığını çoğu zaman fiyat tablosu değil, o masada yapılan tartışma belirler.
Bir toplantı düşünün. Yönetim ekibi yeni bir tedarikçiyle anlaşma yapmak üzere. Sunumlar yapılmış, maliyet avantajı anlatılmış, grafikler gayet ikna edici görünüyor. Odanın havası da olumlu. Birkaç kişi başını sallıyor, biri;
“- Mantıklı görünüyor” diyor, bir diğeri;
“- Piyasaya göre iyi fiyat” diye ekliyor. Sonra karar alınır.
Ve birkaç ay sonra ortaya çıkar ki teslimatlar gecikiyor, kalite sorunları başlıyor ya da sözleşmede gözden kaçan bir madde şirketi ciddi bir maliyetle karşı karşıya bırakıyor.
Bu tür hikâyeler satın alma dünyasında şaşırtıcı değildir. Çünkü çoğu zaman problem yanlış analiz değil, yeterince tartışılmamış karardır.
Osmanlı düşünce hayatının önemli isimlerinden Namık Kemal’e atfedilen bir söz vardır:
“- Barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar.” Yani hakikatin kıvılcımı, fikirlerin çarpışmasından çıkar.
Satın alma mesleği bunu her gün doğrular. Çünkü satın alma yalnızca fiyat karşılaştırmak değildir. Risk görmek, alternatif üretmek, pazarlık etmek, sözleşme okumak ve çoğu zaman herkesin görmediği ihtimali fark etmektir. Ve bu süreçlerin sağlıklı işlemesi için bir kurumda en çok ihtiyaç duyulan şeylerden biri itiraz edebilme kültürüdür.
Satın alma departmanlarında en pahalı hatalar genellikle iki sebepten doğar: ya kimse kritik bir soruyu sormamıştır ya da soran kişi konuşmakta tereddüt etmiştir.
Tedarikçinin kapasitesi gerçekten yeterli mi?
Fiyat avantajı sürdürülebilir mi?
Sözleşmede riskli bir yükümlülük var mı?
Alternatif kaynaklar gerçekten araştırıldı mı?
Bu soruların sorulmadığı bir satın alma toplantısı hızlı sonuçlanabilir ama çoğu zaman pahalı sonuçlar doğurur.
Kurumsal hayatta sık karşılaşılan bir durum vardır: Yönetim bir karar yönünde eğilim gösterdiğinde odadaki çoğu kişi o yönde konuşmaya başlar. İnsanlar doğal olarak uyum arar. Tartışmayı zorlaştırmak istemez. Oysa satın alma stratejisinin doğası tam tersidir. Satın alma profesyonelinin görevi çoğu zaman masadaki rahatlığı bozacak soruyu sormaktır.
Bu fiyat neden bu kadar düşük?
Bu tedarikçi üç yıl sonra da aynı koşulları sağlayabilir mi?
Bu sözleşmenin riskini kim üstleniyor?
Bu sorular bazen toplantının akışını yavaşlatır. Ama çoğu zaman kurumun milyonlarca liralık riskten kaçınmasını sağlar.
Ben satın alma stratejisiyle ilgilenen biri olarak şunu çok net söyleyebilirim: Bir kurumda herkes aynı fikirdeyse o karar genellikle yeterince düşünülmemiştir. Çünkü satın alma dünyasında gerçek sağlam kararlar genellikle biraz rahatsız edici tartışmaların ardından çıkar.
Zayıf organizasyonlar tartışmadan kaçınır. Güçlü organizasyonlar ise tartışmayı sistemin bir parçası haline getirir.
Çünkü iyi yönetilen bir satın alma sürecinde amaç sadece hızlı karar almak değildir; doğru karar almaktır.
Bu nedenle kurumların satın alma fonksiyonundan beklemesi gereken şey yalnızca maliyet düşürmek değildir. Aynı zamanda karar masasında eleştirel düşünceyi temsil etmektir. Satın alma profesyoneli çoğu zaman organizasyonun “Zor soruları soran” tarafıdır.
Bir yöneticinin başına gelebilecek en değerli şeylerden biri de budur: Kendisine saygıyla itiraz eden insanlar. Çünkü itiraz, kararın düşmanı değildir. Çoğu zaman kararın sigortasıdır.
Bugün birçok kurumda toplantılar hızlı geçiyor, kararlar hızla alınıyor. Bu ilk bakışta verimlilik gibi görünür. Ama eğer o toplantılarda kimse zor soruları sormuyorsa, o hız çoğu zaman ilerleme değil, yaklaşan bir hatanın hızıdır.
Satın alma dünyası bize şunu öğretir: İyi bir sözleşme yalnızca rakamlarla kurulmaz. İyi bir karar yalnızca verilerle oluşmaz. Onları sağlamlaştıran şey, o veriler üzerine yapılan sağlıklı tartışmadır.
Çünkü hakikat hâlâ aynı yerden doğuyor: fikirlerin çarpışmasından.
Ve satın alma masasında çoğu zaman şirketin kaderini belirleyen şey, birinin çekinmeden şu soruyu sorabilmesidir:
– Bu kararın gerçekten doğru olduğundan emin miyiz?
Çelik Fiyatları Neden Dalgalanıyor, Sinyali Okuyabiliyor musunuz?
Çelik Fiyatı Yükselmeden Önce Konuşur
Çoğu kişi çelik fiyatının rastgele yükseldiğini, piyasada sürekli tekrarlanan “her şey zamlanıyor” cümlesinin bir uzantısı olduğunu düşünür. Gerçekte fiyat öyle ansızın belirmez, sahada inşaat talebi gözle görülür hale gelmeden çok önce hareket eden bir sinyal zincirinin son halkası olarak ortaya çıkar. Demir cevherindeki bir kıpırtı, hurda piyasasındaki bir gerilim ya da çok uzak bir denizdeki tıkanıklık, etiket güncellenmeden haftalar önce yola çıkmıştır bile. Bu yüzden fiyat artışını bir sürpriz olarak yaşayan alıcı ile onu önceden sezen alıcı arasındaki fark şans değil, okuma kapasitesidir. Çelik fiyatındaki dalgalanmayı yönetmek artık en ucuz tedarikçiyi bulma meselesi değil, sinyali zamanında okuyabilme meselesidir. Bu okuma doğrudan proje bütçesini, tedarik planlamasını ve kar marjını belirlediği için, görünüşte teknik olan bu konu aslında işin can damarıdır.
Çelik Fiyatı Aslında Nasıl Hareket Eder
Çelik dediğimiz şey tek bir üründen değil, birbirine sıkıca bağlı bir maliyet ve ürün ailesinden oluşur. Demir cevheri, hurda, kömür ve enerji bu ailenin temel girdileridir, bu girdilerdeki küçük bir oynama bile bitmiş ürüne kadar zincirleme yansır. İnşaat tarafında en çok karşılaşılan kalem olan inşaat demiri de aslında bir çelik ürünüdür, yani nervürlü çeliktir, bu nedenle yaygın kullanılan “demirin fiyatı” ifadesi teknik olarak gevşek kalır. Demir ile çeliği birbirinden koparmak yerine bütünleşik düşünmek, fiyatın gerçekte nereden doğduğunu görmeyi kolaylaştırır. Fiyat hareketi önce girdi ve üretim seviyesinde başlar, ardından dağıtıcıya, en sonunda şantiyedeki alıcıya ulaşır. Alıcının gördüğü liste fiyatı, zincirin çoktan kat ettiği uzun yolun yalnızca son durağıdır.
Bu zincirin hızı her ülkede aynı değildir, girdisinin büyük bölümü dövize endeksli olan bir piyasada çok daha sert işler. Kurda yaşanan bir hareket çoğu zaman aynı gün liste fiyatına zam olarak oturabilir, kurun durağan olduğu dönemlerde ise fiyatlar yatay seyreder. Buna enerji maliyeti eklenir, çünkü çelik üretimi yoğun enerji gerektirir ve elektrik fiyatındaki bir artış üretim maliyetine neredeyse anında geçer. Hurdanın küresel borsalardaki seyri, demir cevherinin Çin talebine göre dalgalanması ve navlun giderleri de aynı anda bu denkleme girer. Bütün bu kalemler tek bir alıcının kontrolü dışındadır, dolayısıyla onları yönetmenin tek yolu önceden takip etmek ve okumaktır. Fiyatın nereden geldiğini anlamayan bir bakış açısı, her zammı haksız bir sürpriz gibi yaşamaya mahkumdur.
Bu zincirin değerli yanı, sessiz görünse de aslında izlenebilir olmasıdır. Üreticilerin liste güncellemeleri, hurda ve cevher endekslerindeki yön değişimleri, kapasite kullanım oranları ve büyük ihalelerin takvimi, fiyatın bir sonraki adımına dair erken ipuçları taşır. Bu işaretleri düzenli izleyen bir bakış, zammı duyduğunda değil, zam olgunlaşırken fark eder. Tek bir göstergeye bakmak çoğu zaman yanıltır, çünkü asıl anlam birkaç sinyalin aynı yöne işaret etmeye başladığı anda ortaya çıkar. Bu yüzden fiyatı okumak bir kerelik bir bakış ve izleme ile oluşmaz, sürekli ve disiplinli bir izleme alışkanlığıdır.
2026’nın Sıra Dışı Tablosu
Bu yılın tablosu sıradan bir piyasa döngüsünden ayrışıyor, çünkü birden çok baskı aynı anda devrede. Dünya Çelik Derneği (worldsteel), küresel çelik talebinin 2025 ve 2026 boyunca dibe vurduğunu, 2026’da yalnızca yüzde 0,3 büyüyeceğini ve asıl toparlanmanın 2027’ye kaldığını öngörüyor. Aynı kurum, Ortadoğu’daki çatışmanın bölge talebinde sert bir düşüşe yol açtığını ve tablonun en büyük aşağı yönlü riski olduğunu vurguluyor. Talebin durgun olduğu bir ortamda fiyatların yine de oynak kalması, bu yıl belirleyici olanın talep değil arz ve risk olduğunu gösteriyor. Bu yıl fiyatları belirleyen şey talep coşkusu değil, arz tarafındaki daralmalar ve jeopolitik kırılganlıktır. Piyasayı okumak için artık yalnızca sipariş defterine değil, çok uzaktaki gelişmelere de bakmak gerekiyor.
Bu durgunluğun arkasında, uzun süredir biriken yapısal bir uyum süreci var. Gelin bu sürece beraber bakalım. Küresel talep 2022’den bu yana baskı altında ve sektör bu dönemi temkinli geçiriyor. Beklenti, gelişmiş ekonomilerin yeniden büyümeye geçmesiyle tablonun 2027’de belirgin biçimde toparlanması yönünde. Bu da bugünkü dip seviyenin kalıcı değil döngüsel olduğunu, yani bir sonraki yükseliş için zeminin sessizce hazırlandığını gösteriyor. Talebin zayıf olduğu bu dönemde alımını akıllıca konumlandıran taraf, döngü döndüğünde çok daha avantajlı bir yerden başlar. Dolayısıyla durgunluk dönemi, fiyatı okuyabilen için bir risk olduğu kadar bir hazırlık fırsatıdır da.
Bu uzak gelişmelerin en somut örneği, deniz taşımacılığındaki kritik geçişlerde yaşanan gerilimdir. Hürmüz Boğazı ve çevresindeki tırmanış, çelik fiyatını doğrudan değil enerji ve navlun kanalıyla etkiliyor, çünkü taşıma maliyetlerindeki oynaklık ve rotalardaki belirsizlik üretim ve teslim maliyetine yansıyor. Spot piyasada görülen hacim kayıpları ve uzun mesafeli tedarik zincirlerindeki kırılganlık, alıcıları mevcut tedarik modellerini yeniden düşünmeye itiyor. Bu noktada öne çıkan kriter yalnızca fiyat değil, tedarik sürekliliği ve teslim süresinin güvenilirliği oluyor. Yani çok uzakta yaşanan bir kriz, en yerel projenin bile malzeme planını sessizce değiştirebiliyor. Bu bağı kuramayan bir planlama, gerçekte var olan riski tablodan eksik okur.
Türkiye Cephesinde Baskı ve Fırsat Bir Arada
Türkiye tarafında tablo hem güçlü hem kırılgan bir görüntü veriyor. Türkiye Çelik Üreticileri Derneği (TÇÜD) verilerine göre, ham çelik üretimi 2026’nın ilk çeyreğinde yüzde 5,3 artarak 9,7 milyon tona, iç tüketim ise yüzde 8,9 artarak 9,9 milyon tona ulaştı. Bu canlı görüntünün altında bir baskı yatıyor, ihracatın ithalatı karşılama oranı bir yıl içinde yüzde 84,5’ten yüzde 77,8’e gerileyerek dış ticaret dengesindeki gerilimi açığa çıkardı. Bu gerilimin merkezinde, son beş yılda Türkiye’ye çelik ihracatını yaklaşık on beş kat artıran, buna karşılık Türkiye’den neredeyse hiç çelik almayan Çin kaynaklı düşük fiyat baskısı duruyor. Yani iç piyasa güçlü dursa da dışarıdan gelen ucuz arz hem üreticiyi hem hammaddesi çelik olan imalatçıyı zorluyor. Bu da fiyatın yalnızca maliyetle değil, küresel rekabetle de belirlendiğini hatırlatıyor.
İç tüketimdeki bu güçlü artışın önemli bir bölümü inşaat ve altyapı kaynaklıdır. Çünkü, çelik talebinin en büyük taşıyıcısı bu alandır. Aynı malzeme için hem ihracat hem güçlü bir iç talep aynı anda yarıştığında, yurt içindeki alıcı da arzın ve fiyatın gerilimini doğrudan hisseder. Bu, fiyatın yalnızca uzak piyasalarda değil kendi ülkesindeki talep yoğunluğuyla da belirlendiği anlamına gelir. Dolayısıyla inşaat tarafındaki bir alıcı, küresel tabloyu izlerken aynı anda iç piyasadaki talep rekabetini de hesaba katmak zorundadır. İki cepheyi birlikte okuyamayan bir planlama, malzemeyi ya geç ya da pahalı temin etme riskiyle karşılaşır.
Maliyet cephesinde tablo daha da net, hurda, enerji, navlun ve sigorta giderlerindeki hızlı yükseliş üretim maliyetini yukarı itiyor. Aynı dönemde dış pazardaki rekabet payının sıkışması, üreticinin makasının iki taraftan birden daraldığını gösteriyor. Bu zorlu tablonun içinde bir fırsat penceresi de açık duruyor, Çinli üreticilerin temkinli davranması ile coğrafi yakınlık ve kalite avantajı Türk çeliğini özellikle Avrupa pazarında daha görünür hale getiriyor. Alıcılar artık yalnızca fiyata değil tedarik sürekliliğine ve risk yönetimine göre hareket ettiği için, güvenilir ve yakın bir kaynak olmak başlı başına bir değer taşıyor. Bu fırsatı değere çevirmek ise tabloyu doğru okuyup doğru zamanda konumlanmayı gerektiriyor. Fırsat penceresi herkese aynı anda açılır, ama yalnızca onu önceden görenler içeri girer.
Tablonun bir başka katmanı, karbon tarafında şekilleniyor ve bu katman fiyatın geleceğini doğrudan ilgilendiriyor. Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM), Avrupa Birliği (AB) sınırına gelen çelik dahil beş sektörde 2026 başında resmen yürürlüğe girdi ve kapsamı türev ürünleri de içerecek biçimde genişletiliyor. Bu düzenleme, üretimin karbon ayak izini somut bir maliyet kalemine dönüştürüyor, yani çelik fiyatı bundan sonra yalnızca hurdayla ve enerjiyle değil, üretimin ne kadar temiz yapıldığıyla da bağ kuruyor. İhracatın büyük bölümünün AB pazarına yöneldiği bir yapıda bu mekanizma hem bir risk hem de bir ayrışma fırsatı yaratıyor. Karbon disiplini bugün bir uyum yükü gibi görünse de yarının fiyatında ve pazara erişiminde belirleyici bir rekabet unsuruna dönüşüyor. Bu nedenle fiyatı okumak artık enerji ve dövizin yanına regülasyon ve karbon başlıklarını da eklemeyi gerektiriyor.
Pazara erişim tarafındaki baskı yalnızca karbonla sınırlı değil. Avrupa Birliği’nin ithalatı sınırlamaya yönelik yeni korunma düzenlemeleri ve bazı ülkelerin çelik kotalarını belirgin biçimde düşürme kararları, ihracatçının hareket alanını daraltıyor. Bu önlemler karbon düzenlemesiyle aynı dönemde devreye girince, fiyatın hem maliyet hem pazara erişim cephesinden eş zamanlı sıkıştığı bir tablo doğuyor. Böyle bir ortamda rekabet yalnızca düşük maliyetle değil, standartlara uyum ve pazar çeşitliliğiyle de kazanılıyor. Bu da satınalma ve tedarik kararlarının artık saf fiyat hesabının çok ötesine geçtiğini ortaya koyuyor.
Talebi Bir Bölgeye Toplayan Güç
Fiyatı belirleyen yalnızca küresel ve makro etkenler değildir, kimi zaman talebin coğrafyada nasıl dağıldığıdır. 2023 yılında ülkemizde yaşanan büyük depremler sonrasında başlatılan yeniden inşa seferberliği, kısa sürede on binlerce konutun depremzedelere ulaştırıldığı, toplumsal açıdan zorunlu ve öncelikli bir hamle oldu. Bu ölçekte ve bu hızda yoğunlaşan bir talep, doğası gereği bölgesel malzeme ve işçilik piyasasını sıkılaştırır, çünkü üretim kapasitesi ve insan kaynağı belirli bir coğrafyaya doğru çekilir. Nitekim bu dönemde bölgedeki çelik talebinin artması, üretimde iç piyasaya öncelik verilmesini beraberinde getirdi ve ihracatın bir miktar kısılmasına yol açtı. Yoğunlaşmış bir talep şoku, fiyatı ülke genelinde tek başına belirlemese de bölgesel arzı ve maliyeti yeniden şekillendiren güçlü bir etkendir. Bu etkenin yanında arsa, finansman ve genel inşaat döngüsü de aynı tabloda yer aldığı için, hiçbir gelişmeyi tek başına neden olarak görmemek gerekir.
Aynı yoğunlaşmanın bir benzeri işçilik tarafında da kendini gösterdi, talebin toplandığı bölgede usta ve nitelikli iş gücüne erişim zorlaştı ve bu da maliyetlere yansıdı. Malzeme ve emek aynı anda belirli bir yöne çekildiğinde, ülkenin başka bölgelerindeki projeler de dolaylı olarak bu rekabetin etkisini hisseder. Bu tabloyu önceden okuyabilen alıcı, talep dalgasının kendi projesine ulaşmasını beklemek yerine konumunu çok daha erken ayarlar. Stok planını, sözleşme zamanlamasını ve tedarikçi ilişkisini bu hareketi öngörerek kuran taraf, dalga geldiğinde hazırlıksız yakalanmaz. Burada belirleyici olan piyasaya tepki vermek değil, piyasanın bir sonraki adımını sezebilmektir.
İnşaat Tarafında Bütün Bunlar Ne Anlama Geliyor
Tüm bu katmanlar tek bir masada birleştiğinde, inşaat ve imalat tarafındaki alıcı için tablo nettir. Girdi maliyetindeki oynaklık zamanında okunmadığında proje bütçesi baştan yanlış kurulur, bu da nihai maliyete kadar uzanan bir baskı zinciri yaratır. Çelik bu zincirin yalnızca bir halkasıdır, arsa, finansman ve işçilik de aynı maliyet tablosunda yer alır, bu yüzden tek bir kalemi tüm sonucun nedeni saymak yanıltıcı olur. En sık yapılan hata tüm enerjiyi en düşük birim fiyatı bulmaya harcamaktır, oysa yanlış zamanlanmış bir alım en ucuz tedarikçiyle bile pahalıya gelir. Olgun bir satınalma yaklaşımı en ucuzu kovalamaz, doğru zamanı, doğru stok seviyesini ve doğru riski yönetmeyi hedefler. Bu fark, aynı piyasada çalışan iki alıcının yıl sonunda neden bambaşka maliyet tablolarıyla karşılaştığını açıklar.
Piyasa sinyalleri sahada görünür hale geldiğinde fiyat çoktan değişmiş olur, yani etikete bakıp tepki vermek tanımı gereği geç kalmaktır. Erken hareket eden taraf tedarik zamanlamasını piyasa sinyallerine göre ayarlar, alımlarını parça parça ve stratejik biçimde planlar ve böylece oynaklığı kendi lehine çevirebilir. Bu yaklaşım, fiyatın yönünü kesin bilmeyi değil, olasılıkları okuyup hazırlıklı olmayı esas alır. Bugünün inşaat ekosisteminde piyasa farkındalığı bir lüks değil, doğrudan rekabet avantajının kendisidir. Aynı işi yapan iki firmadan biri sinyali okurken diğeri etiketi beklerse, aradaki fark zamanla telafisi güç bir boşluğa dönüşür.
Geleceğin Fiyatını Bugünden Okumak
Buraya kadar görünen tablo şu, çelik fiyatını anlamak artık tek bir veriye bakmakla mümkün değil. Bir yanda demir cevheri, hurda ve enerji gibi girdiler, diğer yanda döviz kuru, çok uzaktaki bir lojistik düğümü, jeopolitik gerilimler, karbon düzenlemeleri ve içeride talebin coğrafi dağılımı aynı anda devrede. Bu tabloyu okuyabilmek için piyasa sinyallerini izleme, farklı senaryolar kurma, jeopolitik ve makroekonomik gelişmeleri tedarik kararına bağlama, regülasyon ve karbon başlıklarını takip etme ve hepsinden önemlisi sağlam bir zamanlama duygusu gerekiyor. Bu yetkinlikler bir arada olduğunda dalgalanma bir tehdit olmaktan çıkar ve yönetilebilir bir değişkene dönüşür. Tam da bu yüzden asıl soru fiyatın ne olacağı değil, bu sinyalleri okuyabilecek donanıma ne kadar sahip olunduğudur. Bu sorunun yanıtı, önümüzdeki dönemde fiyatın karşısında edilgen kalan taraf mı yoksa onu önceden okuyan taraf mı olunacağını belirleyecek.
İŞ PROBLEMLERİNE ODAKLI EĞİTİMLER, ÖLÇÜLEBİLİR SONUÇLAR
EĞİTİM ve DANIŞMANLIK:
Kurumunuzun Turquality, satınalma ve tedarik zinciri fonksiyonunu sağlam, izlenebilir ve denetlenebilir bir kontrol yapısına kavuşturmak için eğitim ve danışmanlık hizmetlerimizle destek veriyoruz.
Fabrikanızda Bire Bir (1-1) Yönetici ve Grup Eğitimleri
Turquality, Satın Alma, Tedarik Zinciri Eğitimleri için tıklayınız.
Şirket eğitimlerinistandart kalıplarla değil, ihtiyaçlarınıza özel tasarlıyoruz. Her program, işletmenizin gerçek problemlerine çözüm üretmek ve ölçülebilir sonuçlar yaratmak için hazırlanır. Sizlerden gelen geri bildirimlerle eğitimlerimizi özgünleştiriyor, böylece her adımda somut değer katıyoruz.
Mottomuz:“Her eğitim, bir iş probleminin çözümü için tasarlanır.”
Güvenilir, verimli ve profesyonel eğitim hizmetleriyle yanınızdayız. Dolu dolu, güler yüzlü eğitimler dilerim.
Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi
Sürdürülebilirlik çalışmalarında temel konulardan biri, tedarikçilerden alınan verilerin düzenli, karşılaştırılabilir ve doğrulanabilir şekilde toplanmasıdır. Bu veriler, hem satınalma süreçleri hem de sürdürülebilirlik raporlaması açısından önemli bir temel oluşturur. Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi, şirketlerin bu verileri daha sistematik, tutarlı ve uygulanabilir bir çerçevede yönetebilmesi amacıyla hazırlanmıştır.
Değer Zinciri ve Emisyon Hesaplama Rehberi için tıklayınız.
SÜRDÜRÜLEBİLİR TEDARİK ZİNCİRİ YÖNETİMİ
VE YEŞİL SATIN ALMA ISO 20400 MAKALELERİ
Satınalma Dergisi’nin kıymetli okurları, yazımıza geçmeden önce, şimdiden hepinizin Kurban Bayramını kutlar, sevdiklerinizle birlikte mutlu ve sağlıklı bayramlar geçirmenizi dilerim.
Şartlı muafiyet sistemi; Dahilde işleme izin belgesi/dahilde işleme izni kapsamında ihracı taahhüt edilen işlem görmüş ürünün elde edilmesinde kullanılan ve serbest dolaşımda bulunmayan hammadde, yardımcı madde, yarı mamul, mamul ile değişmemiş eşya, ambalaj ve işletme malzemesinin, Türkiye Gümrük Bölgesinde (serbest bölgeler hariç) yerleşik firmalarca, ticaret politikası önlemlerine tabi tutulmaksızın, vergisi teminata bağlanmak suretiyle ithal edilmesi ve ihracat taahhüdünün gerçekleşmesini müteakip, alınan teminatın iade edilmesidir.
1- DİR kapsamında yapılacak işletme malzemesi ithalatında, Katma Değer Vergisi ve Özel Tüketim Vergisi tahsil edilir ve ticaret politikası önlemleri uygulanır.
2- Dahilde işleme izin belgesi kapsamında işlem görmüş ürünün elde edilmesi için ithal eşyasının yerine eşdeğer eşya olarak, asgari 8 (sekiz)’li bazda gümrük tarife istatistik pozisyonu, ticari kalite ve teknik özellikleri itibarıyla aynı kalite ve nitelikleri taşıyan serbest dolaşımdaki eşya kullanılabilir.
Ancak, eşdeğer eşya olarak kullanılan tarım ürünlerinin ithal eşyası ile ticari kalite, teknik özellik ve niteliği itibarıyla aynı olduğuna yönelik tespit, münhasıran 12 (oniki)’li bazda gümrük tarife istatistik pozisyonuna göre yapılır.
3- Yurt içinden temin edilen eşya için, 2005/8391 Sayılı Dahilde İşleme Rejimi Kararının ikincil işlem görmüş ürüne ve döviz kullanım oranına ilişkin hükümleri uygulanmaz.
4- Yurt içinden temin edilen eşyanın belge süresi içerisinde işlem görmüş ürün olarak ihracının gerçekleştirilmemesi halinde, 2005/8391 Sayılı Dahilde İşleme Rejimi Kararının 22.maddesinde belirtilen 4458 sayılı Gümrük Kanununun 238 inci maddesi hükmü uygulanmaz.
5- Şartlı muafiyet sistemi kapsamında yapılacak ithalattan doğan vergi, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunda belirtilen esaslar çerçevesinde teminata bağlanır/teminata tabidir.
Ancak;
a) Yetkilendirilmiş yükümlü sertifikası (YYS) sahibi firmalar veya belge/izin müracaat tarihinden önceki iki takvim yılı içerisinde herhangi bir yıl asgari 25 (yirmibeş) milyon ABD Doları tutarında ihracat yapan onaylanmış kişi statü belgesi sahibi imalatçı firmaların dahilde işleme izin belgesi/dahilde işleme izni kapsamında yapacakları ithalatta, iki yıl süresince bu ithalattan doğan verginin % 1’inin,
b) Belge/izin müracaat tarihinden önceki iki takvim yılı içerisinde herhangi bir yıl 5 (beş) milyon ABD Doları tutarı (bu tutar dahil) ile 25 (yirmibeş) milyon ABD Doları tutarı arasında ihracat yapan onaylanmış kişi statü belgesi sahibi imalatçı firmaların dahilde işleme izin belgesi/dahilde işleme izni kapsamında yapacakları ithalatta, iki yıl süresince bu ithalattan doğan verginin % 5’inin,
c) Onaylanmış kişi statü belgesi sahibi firmaların dahilde işleme izin belgesi/dahilde işleme izni kapsamında yapacakları ithalatta, bu ithalattan doğan verginin % 10’unun,
ç) Onaylanmış kişi statü belgesi sahibi olmayan dış ticaret sermaye şirketleri ile sektörel dış ticaret şirketlerinin belge/izin müracaat tarihinden önceki takvim yılı içerisinde gerçekleştirdikleri ihracat kadar dahilde işleme izin belgesi/dahilde işleme izni kapsamında yapacakları ithalatta, bu ithalattan doğan verginin % 10’unun, …
Teminat olarak yatırılması kaydıyla, gümrük idaresince ithalatın gerçekleştirilmesine izin verilir.
6- DİR kapsamında ithali yapılan eşyanın “İthalatta Gözetim Uygulanmasına İlişkin 2021/1 sayılı Tebliğ” kapsamında olması halinde, 2005/8391 sayılı DİR Kararı’nın “Şartlı Muafiyet sistemi” başlıklı 5.maddesi uyarınca dahilde işleme rejimi kapsamında ithali yapılan eşyanın ticaret politikası önlemlerine tabi tutulmayacağı hüküm altına alındığından, bahse konu Tebliğ kapsamında gözetim önlemine tabi eşyanın şartlı muafiyet sistemi kapsamında ithalinde gözetim önleminden muaf tutulması gerekir.
7- Dahilde işleme rejimi kapsamında asıl işlem görmüş ürün yanında elde edilen ikincil işlem görmüş ürünlerin serbest dolaşıma giriş rejimi hükümlerine göre ithali halinde aşağıda belirtilen hususlar çerçevesinde işlem tesis edilir;
a) İthali kontrole tabi yakıt, atık veya hurda niteliğindeki ikincil işlem görmüş ürünlerin serbest dolaşıma girişinde Çevre Katkı Payı tahsil edilir.
Çevre Katkı Payı tahsilatına konu mal, Çevrenin Korunması Yönünden Kontrol Altında Tutulan Yakıtlara Dair Dış Ticarette Standardizasyon Tebliği (2026/7) Eki listelerde belirtilen yakıtlar ile Çevrenin Korunması Yönünden Kontrol Altında Tutulan Atık ve Metal Hurdalara Dair Dış Ticarette Standardizasyon Tebliğleri (2026/3, 2026/23) Eki listelerde belirtilen atık ve hurdalar olarak tanımlanmıştır.
b)Ancak, Dahilde İşleme Rejimi kapsamında ithal edilen eşya söz konusu Tebliğler ekinde yer alan atık ve metal hurdalar ise bahse konu eşyanın ithalatı esnasında çevre katkı payı ödenmesi halinde, söz konusu atık/hurdanın işlenmesi sonucu yine mezkur tebliğler ekinde yer alan atıklar ve hurdaların ikincil işlem görmüş ürün olarak elde edilmesi ve bu ürünün serbest dolaşıma girişinde ikinci kez çevre katkı payının ödenmemesi gerekir.
Diğer taraftan, ithal edilen eşyanın yurt içinde islenmesinden veya herhangi bir isçilik, işleme, kullanım veya bekleme sonucu atık/metal hurda özelliği kazanması veya bu eşyadan atık ve metal hurda olarak ikincil işlem görmüş ürün elde edilmesi ve bu ürünün serbest dolaşıma sokulmak istenilmesi halinde çevre katkı payının tahsil edilmesi gerekmektedir.
c) İkincil işlem görmüş ürünlerin, Türkiye Gümrük Bölgesinde serbest dolaşımda bulunan eşyadan elde edilmiş olması halinde, bahse konu ikincil işlem görmüş ürünlerin beyan edilme zorunluluğu bulunmamaktadır. Ancak, ikincil işlem görmüş ürünün üretiminde kullanılan eşdeğer eşyaya tekabül eden oranda ithalat yapılmış ise bu ithalattan elde edilen ikincil işlem görmüş ürünün 2006/12 sayılı Dahilde İşleme Rejimi Tebliği’nin 38.maddesi dokuzuncu fıkrası uyarınca gümrük mevzuatı çerçevesinde gümrük idaresi gözetiminde imhası, gümrüğe terk edilmesi, çıkış hükmünde gümrüğe teslimi veya serbest dolaşıma giriş rejimi hükümlerine göre ithal edilmesi veya ihraç edilmesi gerekmektedir.
8- Gümrük Kanununun 116.maddesi çerçevesinde ayniyetinin tespit edilebilir olması şartıyla 2351 rejim kodu ile sergilenmek amacıyla Türkiye Gümrük Bölgesi dışına geçici olarak ihraç edilen değişmemiş eşyanın veya işlem görmüş ürünlerin sergi veya fuarda kesin satısının gerçekleştirilmesi durumunda, söz konusu eşyanın yurda getirilmeksizin işlem yapılabilmesi için 3151 rejim kodu ile beyannamenin tescil edilmesi, beyannamenin 44 no.lu alanında önceki rejime ilişkin beyannamenin tescil numarasının yer alması ve 3151 rejim kodu ile beyan edilen eşyanın 2351 rejim kodu ile geçici ihraç edilen eşya olduğunun (beyanname ekinde ibraz edilen belge ve bilgilerden) tespit edilmesi gerekir.
9- Şartlı muafiyet sistemi kapsamında, işlem görmüş ürünün veya değişmemiş eşyanın tamamı ya da bir kısmı, hariçte işleme rejimi hükümleri çerçevesinde daha ileri düzeyde işlenmek üzere Türkiye Gümrük Bölgesi dışına veya serbest bölgelere geçici olarak ihraç edilebilir. Bu kapsamda işlem görmüş ürünün ithaline tahsili gereken vergiler kadar teminat alınarak izin verilir.
10- a) Dahilde işleme izninde,
b) Dahilde işleme izin belgesi kapsamındaki bedelsiz ithalatta,
c) Dahilde işleme izin belgesi süresi sona erdikten veya ihracat taahhüdü kapatıldıktan sonra geri gelen işlem görmüş ürün için yeni bir dahilde işleme izin belgesi düzenlenmesi halinde yeni belgede,
d) Dahilde işleme izin belgesi kapsamındaki yurt içi alımlarda,
Döviz kullanım oranı aranmaz.
11- Şartlı muafiyet sistemi çerçevesinde belge/izin süresi içerisinde serbest bölgelere gerçekleştirilen ihracata konu eşyanın, belge/izin süresi bitiminden itibaren 3 (üç) ay içerisinde serbest bölgelerden başka bir ülkeye satışının yapıldığının, Yatırım Teşvik Belgesi veya bir başka belge/izin kapsamında Türkiye Gümrük Bölgesine ithalatının yapıldığının, serbest bölgelerde bulunan tesislerin yapımında kullanıldığının, serbest bölgelerde bulunan tesislerde makine-teçhizat, demirbaşa kayıtlı eşya veya bunların parçası olarak kullanıldığının, serbest bölgelerde yerleşik gemi inşa faaliyetinde bulunan firmalara gemi inşasında kullanılmak üzere tesliminin yapıldığının, serbest bölgelerden gümrük hattı dışı eşya satış mağazalarına satışının yapıldığının veya serbest bölgelerden kara, deniz ve hava taşıtlarına kumanya olarak tesliminin yapıldığının tevsiki kaydıyla, belge/izin ihracat taahhüdü kapatılır.
Not: Bu konu başta olmak üzere, YYS Yıllık Faaliyet Raporu Hazırlanması, YYS Yıllık Zorunlu Eğitimlerinin Verilmesi, YYS Revizyonları, Ön İzleme, Yeni YYS Belgesi Hazırlıkları ve YYS Belgesi Alım Süreci, YYS Başvuru Formlarının Doldurulması, YYS Danışmanlığı, vb. Tüm YYS Süreçleri hakkında daha fazla ayrıntılı bilgiyi, Gümrük ve Dış Ticaret Mevzuatı konularında gerekli Hukuki ve Mevzuat Desteğini, İdari ve Adli İtiraz Süreçleri, Dava Açılması, Dava Aşamalarının Takibi, İlgili Mevzuat Ve Hukuki Açılardan Gerekli İtiraz Ve Savunmaların Yapılarak Dava Sonucunun Olumlu Sonuçlandırılması, Sonradan Kontrol/ Firma İncelemesi Yaptırılması, Antrepo Açma, Antrepo Genişletme, AN6, AN7, AN8 Raporlarının düzenlenmesi, … vb, işlemleri, Sürekli/ Düzenli, Aylık, Yıllık Gümrük ve Dış Ticaret Danışmanlığı, Olay (Konu) Başı Gümrük ve Dış Ticaret Danışmanlığı, Gümrük ve Dış Ticaret Mevzuatı Eğitimleri, … vb. konularında yardım, destek, danışmanlık ve benzeri hizmetleri -İsterseniz- Firmalarımız “Çoban Gümrük Dış Ticaret Denetim ve Danışmanlık A. Ş.”den veya “Çözüm Denetim Gümrük Dış Ticaret Ve Danışmanlık A. Ş.”den alabilirsiniz.
12- Dahilde işleme izin belgesi/dahilde işleme izni kapsamında ithali gözetim ve korunma önlemlerine tabi eşyanın serbest dolaşıma girebilmesi için, ithal tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan gözetim ve korunma önlemlerinin uygulanması zorunludur.
– Aksi takdirde, bu eşyadan elde edilen işlem görmüş ürünün, üçüncü ülkelere ihracı ya da gümrük idaresi gözetiminde imhası gerekir.
13- Şartlı muafiyet sistemi kapsamındaki sanayi ürünlerinin A.TR dolaşım belgesi eşliğinde Avrupa Topluluğuna üye ülkelere ihracatında; işlem görmüş ürünün elde edilmesinde kullanılan üçüncü ülke menşeli hammadde, yardımcı madde, yarı mamul, mamul ile değişmemiş eşyaya ilişkin vergi, kaynak ülkelerle varolan anlaşmalardaki lehte hükümler saklı kalmak kaydıyla ödenir.
14- Elde edilmesinde üçüncü ülke menşeli eşya kullanılan ve Avrupa Topluluğuna üye ülkelere ihraç edilen her türlü harp araç, gereç, teçhizat, makine, cihaz ve sistemleri ile bunların yapım, bakım ve onarımlarında kullanılacak yedek parçalar için telafi edici vergi aranmaz.
Anahtar Kelimeler; Hizmet Alım, Laboratuvar, Sağlık İhaleleri, Cihaz Yaşı, Tıbbi Cihaz, İdari Şartname, Teknik Şartname, Tekliflerin Değerlendirilmesi, Düzeltici İşlem
İtirazen Şikayet Konusu; Başvuru sahibinin dilekçesinde özetle; İhale üzerinde bırakılan istekli tarafından teklif edilen cihazların yaşları, imalat tarihleri ve seri numaralarının EKAP sistemine yüklenmek suretiyle beyan edilmediği, sunulan evrakın İdari Şartname’nin 7.3.2’nci maddesinde talep edilen bilgileri karşılamadığı iddialarına yer verilmiştir.
Konu İle İlgili Emsal Kamu İhale Kurulu Kararına Göre;
Yapılan inceleme ve tespitler neticesinde; İdari Şartname’nin “Katılım ve yeterlik kriterleri” başlıklı 7’nci maddesinde “… 7.3.2. İhale konusu işin ya da malın satış faaliyetinin yerine getirilebilmesi için ilgili mevzuat gereğince alınması zorunlu olan sicil, izin, ruhsat, faaliyet belgesi vb. belgeler: “Cihazın Yaşı Tüm Kısımlar için Hizmet satın alımına karar verilen tetkik ve tedavi maksadıyla kullanılan tıbbi cihazlar 13 yaşından büyük olmayacaktır. Bu cihazların yaşları, imalat tarihi ve seri numarası ile belgelendirilecektir. Hizmet alımının bir yıldan fazla süreyi aşması halinde, sözleşme süresinin bitimine kadar cihaz yaşı 13 yılı geçmeyecektir. “
…..
7.5. Bu Şartnamenin 7 nci maddesi dışında ihale dokümanında sayılan diğer belgeler ve/veya düzenlenen diğer yeterlik kriterleri tekliflerin değerlendirilmesinde dikkate alınmaz…” düzenlemesi yer almaktadır.
İdari Şartname’nin 7.3.2’nci maddesinde, “Belge Adı” kısmında “Cihazın Yaşı”; “Açıklama” kısmında ise “Hizmet satın alımına karar verilen tetkik ve tedavi maksadıyla kullanılan tıbbi cihazlar 13 yaşından büyük olmayacaktır. Bu cihazların yaşları, imalat tarihi ve seri numarası ile belgelendirilecektir. Hizmet alımının bir yıldan fazla süreyi aşması halinde, sözleşme süresinin bitimine kadar cihaz yaşı 13 yılı geçmeyecektir. Tabloda belirtilmemesi halinde istekli teklifi değerlendirme dışı bırakılacaktır.” düzenlemesine yer verildiği görülmüştür.
…………. Lab. ve Sağ. Sis. A.Ş. tarafından ihaleye katılım belgesinin “Mesleki ve Teknik Yeterliğe İlişkin Bilgiler” başlıklı bölümünün “Sicil, İzin, Ruhsat ve Faaliyet Belgeleri” satırının “Cihazın Yaşı” alt satırında “203999-599-00150_CİHAZ YAŞ TAAHHÜTÜ.pdf EKAP’a yüklenen belgedir.” beyanına yer verildiği görülmüştür.
İhaleye katılım belgesinde beyan edilen uzantıya erişildiğinde, “Cihaz Yaş Taahhütü” başlıklı belgeye ulaşıldığı, söz konusu belgede “Firmamızın teklif etmiş olduğu cihazlar ihale süresi boyunca 13 yaşını geçmeyeceğini kabul ve taahhüt eder. İhale uhdemizde kaldığı takdirde kurulum aşamasında cihaz yaşı, imalat tarihi ve seri numaraların yer aldığı belgeleri ibraz edeceğimizi taahhüt ederiz.” ifadesine yer verildiği ve belgenin anılan istekli tarafından kaşelenip imzalandığı görülmüştür.
İdari Şartname’nin 7.3.2’nci maddesindeki düzenlemeden, alıma konu edilen ve tetkik ve tedavi amacıyla kullanılacak olan tıbbi cihazların 13 yaşından büyük olamayacağı, söz konusu cihazların yaşlarının, imalat tarihi ve seri numarası ile belgelendirileceği, işin süresinin bir yıldan fazla olması durumunda cihazların yaşının sözleşme süresinin sonuna kadar 13 yaşını geçemeyeceği, bahse konu bilgilerin tabloda belirtilmemesi halinde ise isteklilerin tekliflerinin değerlendirme dışı bırakılacağı anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, alıma konu edilen ve tetkik ve tedavi amacıyla kullanılacak olan tıbbi cihazların 13 yaşından büyük olamayacağı, söz konusu cihazların yaşlarının, imalat tarihi ve seri numarası ile belgelendirileceği, işin süresinin bir yıldan fazla olması durumunda cihazların yaşının sözleşme süresinin sonuna kadar 13 yaşını geçemeyeceği, bahse konu bilgilerin tabloda belirtilmemesi halinde ise isteklilerin tekliflerinin değerlendirme dışı bırakılacağının İdari Şartname’nin 7.3.2’nci maddesinde düzenlendiği, dolayısıyla söz konusu hususun başvuruya konu ihalede yeterlik kriteri olarak belirlendiği,
Bu doğrultuda, anılan istekli tarafından ihaleye katılım belgesinin ilgili bölümünde “Cihaz Yaş Taahhütü” başlıklı belgenin yüklendiği, bahse konu belgede, istekli tarafından teklif edilen cihazların yaşlarının ihale süresi boyunca 13 yaşını geçmeyeceği ve ihalenin kendileri üzerinde kalması durumunda kurulum aşamasında cihazların yaşı, imalat tarihi ve seri numaralarının yer aldığı belgelerin sunulacağının kabul ve taahhüt edildiğine dair beyanda bulunulduğu, ancak anılan Şartname düzenlemesi uyarınca, isteklilerce teklif edilecek cihazların yaşına dair imalat tarihi ve seri numarası bilgilerinin, tekliflerin sunulması aşamasında ihaleye katılım belgesinde belirtilmesi gerekmekte iken anılan istekli tarafından bu bilgilerin sunulmadığı, söz konusu bilgilerin ihalenin kendileri üzerinde kalması durumunda sunulacağının beyan edildiği, dolayısıyla anılan istekli tarafından cihazların yaşına ilişkin yeterlik kriterinin sağlanmadığı, bu nedenle isteklinin teklifinin değerlendirme dışı bırakılması gerektiği anlaşılmış olup başvuru sahibinin bu husustaki iddiasının yerinde olduğu sonucuna varılmıştır.
Algı mı Gerçeklik mi? Satın Alma Kararlarında Görünenin Ötesini Yönetmek
M. Efsun Yüksel Tunç Eğitmen ve Yönetim Danışmanı Yaşam ve Yönetici Koçu
Satın alma fonksiyonu, kurumların en kritik karar alanlarından biridir. Tedarikçi seçiminden fiyat müzakerelerine, risk değerlendirmesinden uzun vadeli iş ortaklıklarına kadar birçok karar, doğrudan iş sonuçlarını etkiler.
Bu kararların önemli bir kısmı veri, analiz ve kriterlere dayanır. Ancak çoğu zaman göz ardı edilen bir gerçek vardır; kararlarımız sadece veriye değil, algıya da dayanır.
Satın Alma Süreçlerinde Algının Rolü
Davranış bilimleri, bireylerin karar alma süreçlerinde bilişsel yanlılıkların önemli bir etkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Harvard University çalışmalarına göre bireyler, farkında olmadan belirli kişi ve kurumlara karşı daha olumlu ya da olumsuz eğilimler geliştirebilir. World Economic Forum verileri ise karar kalitesinin yalnızca teknik yeterlilikle değil, bilişsel farkındalıkla da doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu durum satın alma süreçlerine doğrudan yansır.
Tedarikçi Seçiminde Algı Tuzakları
Satın alma profesyonelleri çoğu zaman aşağıdaki durumlarla karşılaşır; daha kurumsal görünen firma daha güvenilir kabul edilir; daha güçlü sunum yapan tedarikçi daha yetkin algılanır; daha önce çalışılmış firmalar otomatik olarak tercih edilir.
Oysa bu değerlendirmeler her zaman objektif değildir. Algı, veriyle desteklenmediğinde yanıltıcı olabilir.
“Tanıdık Olan”ın Avantajı: Affinity Bias
Satın alma kararlarında en sık karşılaşılan yanlılıklardan biri “benzerlik yanlılığıdır”. Aynı sektörden gelen, benzer iletişim tarzına sahip, daha önce olumlu deneyim yaşanmış tedarikçiler, farkında olmadan daha avantajlı hale gelir.
McKinsey & Company araştırmaları geçmiş deneyimlerin, yeni kararları objektiflikten uzaklaştırabildiğini göstermektedir. Bu durum, alternatif ve daha iyi çözümlerin gözden kaçmasına neden olabilir.
Müzakere Süreçlerinde Algı Yönetimi
Müzakere sadece rakamlarla değil, algıyla da yönetilir. Kendine güvenli konuşan tedarikçi daha güçlü algılanabilir. İlk fiyat teklifleri referans noktası oluşturabilir (anchoring etkisi). İletişim becerisi yüksek olan taraf daha avantajlı görülebilir.
Boston Consulting Group çalışmalarına göre müzakerelerde algı yönetimi, sonuçları doğrudan etkileyen kritik faktörlerden biridir. Bu nedenle müzakere süreci sadece ticari değil, psikolojik bir süreçtir.
Risk Değerlendirmesinde Görünmeyen Kör Noktalar
Satın alma süreçlerinde risk değerlendirmesi yapılırken “Güvenilir” görünen firmalara daha az sorgulama yapılabilir; yeni tedarikçilere karşı daha temkinli yaklaşılabilir, geçmiş performans, geleceğin garantisi olarak kabul edilebilir. Oysa veri şunu gösterir algıya dayalı güven, risk yönetiminde ciddi boşluklar yaratabilir.
Algı ile Gerçeklik Arasındaki Farkı Yönetmek
Satın alma profesyonelleri için kritik olan, algıyı yok etmek değil, algının farkında olarak karar vermektir. Bu noktada:
Standart değerlendirme kriterleri oluşturmak
Tedarikçi analizlerini veri ile desteklemek
Alternatifleri sistematik olarak değerlendirmek
Müzakere süreçlerinde psikolojik etkilerin farkında olmak
karar kalitesini önemli ölçüde artırır.
Liderler İçin 5 Kritik Kontrol Sorusu
Satın alma liderlerinin karar öncesinde kendilerine sorması gereken temel sorular:
Bu kararı hangi somut verilere dayanarak veriyorum?
Bu tedarikçiye yönelik olumlu/olumsuz algımın kaynağı nedir?
Alternatif seçenekleri gerçekten eşit şekilde değerlendirdim mi?
Bu kararımda geçmiş deneyimlerim ne kadar etkili oldu?
Algı ile gerçek performansı ayırabildiğimden emin miyim?
Kurumlar İçin 3 Hızlı Aksiyon
Satın alma süreçlerinde algı kaynaklı hataları azaltmak için uygulanabilecek üç temel adım:
Standart ve Ölçülebilir Değerlendirme Sistemleri Kurmak
Tedarikçi seçim ve değerlendirme süreçlerini kişisel yorumlardan bağımsız hale getirmek
Karar Süreçlerine Çoklu Perspektif Dahil Etmek
Farklı ekiplerden görüş alarak tek boyutlu değerlendirme riskini azaltmak
Satın alma ekiplerinin karar süreçlerinde kendi düşünme kalıplarını tanımasını sağlamak
Doğru Karar, Doğru Görmekle Başlar
Satın alma fonksiyonu, yalnızca maliyet yönetimi değil, stratejik değer yaratma alanıdır. Bu değerin sürdürülebilir olması için görünene değil, veriye; algıya değil, analize; varsayımlara değil, gerçeklere dayalı kararlar almak gerekir.
Ve belki de en kritik soru şudur: Karar verirken gerçekten veriye mi güveniyoruz, yoksa farkında olmadan algılarımıza mı teslim oluyoruz?
M. Efsun Yüksel Tunç Eğitmen ve Yönetim Danışmanı Yaşam ve Yönetici Koçu