İşçi Hakkında Adli Kontrol Tedbiri Uygulanması Haklı Fesih Nedeni midir?

İşçi Hakkında Adli Kontrol Tedbiri Uygulanması Haklı Fesih Nedeni Midir Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

İşçi Hakkında Adli Kontrol Tedbiri Uygulanması Haklı Fesih Nedeni midir?

Lütfi İNCİROĞLU

İşçi Hakkında Adli Kontrol Tedbiri Uygulanması Haklı Fesih Nedeni Midir Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/IV maddesine göre, işçinin gözaltına alınması veya tutuklanması hallerinde, işe devamsızlığı aynı Kanunun 17’nci madde­sindeki bildirim sü­relerini aşması durumunda işverene iş sözleşmesini derhal feshetme yetkisi vermiştir. Gözaltı ve tutukluluk süresi bildirim önellerini aşmadıkça iş sözleş­mesi işverence derhal feshedilemez.

Gözaltı veya tutukluluk süresi içinde işçiye ücret öden­mez, sigorta primi yatırılmaz. Bildirim süresinin bitiminden sonra sözleşme feshedil­mezse iş sözleşmesi askıda kalır. Askı süresi içerisinde tutukluluk de­vam et­tiği sürece sözleşme işveren tarafından her zaman derhal feshedilebilir. İşçi­nin gözaltına alınmasına veya tutuklanmasına neden olan olayın işyeri içinde ya da dışında gerçekleşmesi önem taşımaz.

Örneğin, 2 yıl hizmet olan işçi işyeri dışında karıştığı bir olayda tutuk­lanarak cezaevine gönderilmesi halinde, işçinin bildirim süresi altı hafta ola­cağından işveren, işçinin iş sözleşmesini tutuklanma tarihinden altı hafta geç­tikten sonra sona erdirebilir. İşte kıdem tazminatına esas hizmet süresinin he­sabı bu süre dikkate alınarak yapılır[1].

Peki, hakkında herhangi bir tutuk­lama kararı bulunmayan sadece adli kontrol tedbiri uygulanan işçinin iş söz­leşmesi de işveren tarafından haklı nedenle sona erdirilebilecek midir?

“İstinaf uygulamasına göre, “hakkında herhangi bir tutuk­lama kararı bulunmayan sadece adli kontrol tedbiri uygulanan işçinin iş söz­leşmesi İş Kanunu m.25/IV kapsamında feshedilemeyecektir.” Çünkü 4857 sayılı Kanun m.25/IV’de işçinin gözaltına alınması veya tutuklanması hallerinde, işe devamsızlığı aynı Kanunun 17 nci madde­sindeki bildirim sü­relerini aşması durumunda işverene iş sözleşmesini derhal feshetme yetkisi vermiştir. Gözaltı ve tutukluluk süresi bildirim önellerini aşmadıkça iş sözleş­mesi işverence derhal feshedilemez. “Somut olayda, davalı işveren tarafından SGK’ya verilen ayrılış bildirgesinde ise çıkış kodunun 27 “işveren tarafından zorunlu nedenlerle ve tutukluluk nedeniyle fesih” iş akdinin feshi olarak gös­terildiği anlaşılmaktadır.

Davacının 02/11/2018 tarihinde işlediği bir suç nedeniyle gözaltına alındığı, 13/11/2018 tarihinden itibaren davacı hakkında adli kontrol tedbiri uygulandığı, davacının gözaltında geçirdiği 1 günlük sürenin Kanunun ara­dığı süreyi aşmadığı gibi hakkında herhangi bir tutuklama kararının da bu­lunmadığı, davacı hakkında adli kontrol tedbiri uygulanmasının ise, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/IV maddesi uyarınca işverene haklı nedenle fesih im­kanı vermeyeceği açık olup, işveren fesih bildirimindeki fesih nedeni ile bağlı olup sonradan bunu değiştiremeyeceği gibi başka bir nedene de dayandıramayacağı gözetildiğinde davacının iş akdinin işveren tarafından feshinin haklı ve geçerli bir nedene dayanmadığı anlaşıldığından mahkemece verilen karar isabetli bulunmuştur”[2].

Sonuç olarak, hakkında herhangi bir tutuklama kararı bulunmayan sa­dece adli kontrol tedbiri uygulanan işçinin iş sözleşmesi işverence haklı nedenle feshedilemez. Çünkü 4857 sayılı Kanun m.25/IV’de işçinin gözaltına alınması veya tutuklanması hallerinde, işe devamsızlığı aynı Kanunun 17’nci madde­sindeki bildirim sü­relerini aşması durumunda işverene iş sözleşmesini derhal fesih yetkisi verilmiştir.

İşçi Hakkında Adli Kontrol Tedbiri Uygulanması Haklı Fesih Nedeni Midir Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündemwww.incirogludanimanlik.com sayfasında yayımlanan blog yazıları, hakemli makale formatında olmayıp bilgi verme amaçlıdır. Kesinlikle hukuki mütalaa ya da tavsiye niteliğinde değildir.

Lütfi İNCİROĞLU

 

 

Kaynaklar:

[1] İNCİROĞLU, Lütfi, Sorulu Cevaplı İş Hukuku Uygulaması, 5. Baskı, İstanbul 2023, s.319.

[2] Bursa BAM 9HD.08.01.2020 T., E.2019/2508, K.2020/68; Çil Şahin, İş Hukuku Yargıtay İlke Kararları, 9.Baskı, (2019-2021). Ankara 2022. s.968-969.

Yapay Zekâ Kullanan Şirketler İçin Kritik Uyarı: Verileriniz Tehlikede Olabilir!

Satinalma Dergisi Ai Act
Adli Bilişim ve Siber Güvenlik Uzmanı Hamza Aytaç Doğanay, yapay zekâ kullanan şirketlerin karşı karşıya olduğu güvenlik risklerini ve alınması gereken önlemleri anlattı

Çalışanlar Farkında Olmadan Yeni Güvenlik Açıkları Oluşturuyor

Yapay zekâ araçları şirketlerde hızla yaygınlaşırken, uzmanlar veri güvenliği ve siber riskler konusunda önemli uyarılarda bulunuyor. Müşteri verilerinden şirket sırlarına, kaynak kodlarından kritik sistemlere kadar birçok bilginin kontrolsüz şekilde yapay zekâ sistemlerine aktarılabildiğini belirten Ankara Üniversitesi Öğretim Görevlisi, Adli Bilişim ve Siber Güvenlik Uzmanı Hamza Aytaç Doğanay, kurumların yapay zekâ kullanımında yeni bir güvenlik dönemine girdiğini söyledi.

Hem akademik çalışmaları hem de Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde Siber Suçlarla Mücadele alanındaki saha ve yöneticilik tecrübesiyle tanınan Doğanay’a göre birçok kurum yapay zekâyı kullanmaya başladı ancak güvenlik tarafı aynı hızda gelişmiyor.

“Şirketler üretkenlik kazanmak isterken farkında olmadan yeni saldırı yüzeyleri oluşturabiliyor. Yapay zekâ artık sadece bir yardımcı araç değil. Güvenlik açıklarını bulabiliyor, sistemleri akıllı şekilde analiz edebiliyor ve bazı durumlarda saldırı senaryoları oluşturabiliyor. Bu nedenle yapay zekâyı kullanan şirketlerin yeni güvenlik kurallarına ihtiyacı var.”

Doğanay uyardı, Avrupa Birliği yapay zekâ okuryazarlığını zorunlu hale getirdi

Kişisel Verileri Koruma Kurumu’nun (KVKK) son dönemde yayımladığı üretken yapay zekâ rehberleriyle kurumları veri güvenliği konusunda uyardığını hatırlatan Doğanay, özellikle kişisel verilerin, müşteri bilgilerinin ve ticari sırların kontrolsüz şekilde yapay zekâ sistemlerine aktarılmasının ciddi riskler oluşturduğunu belirtti.

“Bir çalışanın iyi niyetle ChatGPT veya benzeri sistemlere yüklediği bir belge, kurum açısından veri sızıntısına dönüşebilir. Şirketlerin hangi verilerin yapay zekâ sistemlerine aktarılabileceğini net şekilde belirlemesi gerekiyor.”

Satinalma Dergisi Ai ActDoğanay, Avrupa Birliği Yapay Zekâ Yasası’nın (AI Act) 4. maddesi kapsamında “Yapay Zekâ Okuryazarlığı” yaklaşımının 1 Temmuz 2026 tarihi itibari ile yürürlüğe girdiğini hatırlatarak, kurumların yalnızca yapay zekâ kullanmasının değil, çalışanlarının bu teknolojiyi bilinçli ve güvenli şekilde kullanmasını sağlamasının da beklendiğini söyledi.

“Bir sorun yaşandığında veya bir denetim gerçekleştiğinde, çalışanlarınıza yapay zekâ kullanımı konusunda rehberlik ettiğinizi gösterebilecek misiniz? Asıl soru bu.”

Doğanay’a göre kurumların en sık yaptığı hatalar şunlar:

– Çalışanlara yapay zekâ farkındalık eğitimi verilmemesi

– Kurumsal kullanım kurallarının oluşturulmaması

– Süreçlerin ve yetkilendirmelerin belgelenmemesi

– Veri kullanımına ilişkin kontrol mekanizmalarının kurulmamış olması

– Yapay zekâ kullanım envanterinin çıkarılmamış olması

“Yapay zekâ ile ilgili düzenlemelerin amacı şirketleri cezalandırmak değil, yapay zekânın bilinçli, güvenli ve sorumlu şekilde kullanılmasını sağlamak. Ancak kurumların çalışanlarını bilgilendirdiğini, gerekli önlemleri aldığını ve süreçlerini tanımladığını gösterebilmesi gerekiyor. Bu nedenle konuya yalnızca uyumluluk maliyeti olarak değil, kurumsal risk yönetimi ve dijital olgunluk meselesi olarak bakmak gerekiyor.”

Şirketler için en kritik 15 güvenlik kuralı

Doğanay’a göre yapay zekâ kullanan şirketlerin öncelikle şu konulara dikkat etmesi gerekiyor:

  • Hassas verileri ve müşteri bilgilerini kontrolsüz şekilde çevrimiçi yapay zekâ sistemlerine yüklememek: Yüklenen veri geri alınamaz, bir kez dışarı çıkan bilgi kalıcı olarak kurumun kontrolünden çıkar.

  • Yapay zekâ kullanımının ve çıktılarının mutlaka insan denetiminden geçirilmesini sağlamak: Denetlenmeyen her çıktı, kurumun adına alınmış kontrolsüz bir karardır. Yapay zeka ajanlarının hangi kullanıcılar tarafından kullanılabildiği, hangi kurumsal verilere eriştiği, E-posta, dosya sistemi, CRM, ERP, GitHub, veri tabanı veya bulut sistemlerinden hangilerine bağlandığı, sadece bilgi mi verdiği yoksa işlem de yapabilme yetkisine sahip olup olmadığı, dosya silme, e-posta gönderme, yetki verme, kod çalıştırma veya ödeme başlatma gibi kritik yetkilerinin bulunup bulunmadığı, hangi model ve hizmet sağlayıcıların kullanıldığı, verilerin hangi ülkede işlendiği ve ne kadar süre saklandığı denetimleri özellikle yapılmalıdır.

  • Yapay zekâ sistemlerine sınırsız erişim ve yetki vermemek: Sınırsız yetki verilen bir yapay zekâ, kurumun en kritik sistemlerine açılmış bir kapıdır.

  • Kurumsal yapay zekâ kullanım politikaları oluşturmak: Yazılı kuralı olmayan kurum, bir kriz anında “biz önlem almıştık” diyemez. Bu nedenle kurumlar ISO/IEC 27001 gibi bilgi güvenliği sertifikalarına sahip olsalar da yapay zeka kullanımı söz konusuysa ajanın yapabileceği işlemin etkisi arttıkça güvenlik sınıfı da yükseltilmelidir. Bu aşamada ISO/IEC 42001 ve ISO/IEC 42005 standartları devreye girmelidir. ISO/IEC 42001, yapay zekâ sistemlerinin kurum çapında politika, sorumluluk, risk yönetimi ve sürekli izleme süreçleriyle yönetilmesini; ISO/IEC 42005 ise sistem bazında etki değerlendirmesi yapılmasını öngörmektedir.

  • Yapay zekâ sistemlerini düzenli güvenlik testlerinden geçirmek: Test edilmemiş her sistem, ne zaman patlayacağı belli olmayan bir risk taşır.

  • Çalışanların hangi yapay zekâ araçlarını kullandığını kayıt altına almak: Görünmeyen “gölge yapay zekâ” kullanımı, kurumun en büyük açığı hâline gelebilir.

  • Onaylı yapay zekâ araçlarının net bir listesini belirlemek ve dışındaki araçları kısıtlamak: Herkesin istediği aracı kullandığı bir ortamda veri güvenliğinden söz edilemez.

  • Sisteme yalnızca gerekli olan verinin aktarılmasını sağlamak (veri minimizasyonu): Bu kural, aynı zamanda KVKK’nın en önemli ilkelerinden biridir. Paylaşılmayan veri, sızdırılamayan veridir.

  • Yapay zekâya aktarılan verilerin loglanması ve düzenli izlenmesi: Hangi verinin nereye gittiğini bilmeyen kurum, o veriyi çoktan kaybetmiş demektir.

  • Çalışanlara periyodik yapay zekâ güvenliği ve farkındalık eğitimi vermek: Eğitilmeyen çalışan, kurumun en büyük maaşlı güvenlik açığıdır.

  • Tedarikçi ve üçüncü taraf yapay zekâ çözümlerini sözleşme ve güvenlik açısından denetlemek: Rriski yalnızca kendi sisteminizde değil, çalıştığınız her sağlayıcıda aramak gerekir. Yine KVKK, tedarikçiler için önemli güvenlik tedbirleri alınması gerektiğini vurgulamaktadır.

  • Olay müdahale planlarını yapay zekâ kaynaklı sızıntı senaryolarını da kapsayacak şekilde güncellemek: Kriz anında plan yoksa, kaybı kurum öder.

  • Kurumun kullandığı ve özellikle yerel adı altında satılan, yapay zeka motoru olduğu iddia edilen projeler mutlaka denetimden geçirilmelidir: Bu imkanlar, başka bir yapay zekanın apisini kullanan sarmalayıcı olabilir.

  • Şirket adına konuşan yapay zekâları mutlaka açıkça belirtmek: Müşteriler, çalışanlar ve iş ortakları karşılarında insan mı yoksa yapay zekâ mı olduğunu bilmelidir. Kimliği belirsiz yapay zekâlar yanlış yönlendirme, dolandırıcılık ve itibar kaybı riskini artırır.

  • Yapay zekâ sistemlerinin kullandığı API anahtarları, erişim belirteçleri (token), servis hesapları ve kimlik bilgilerini en düşük yetki prensibiyle yönetmek ve düzenli olarak yenilemek: Çalınan tek bir API anahtarı, saldırganın kurumun yapay zekâ ajanı gibi hareket ederek e-posta göndermesine, dosyalara erişmesine, verileri dışarı aktarmasına veya kritik sistemlerde işlem yapmasına neden olabilir. Yapay zekâ ajanı ele geçirildiğinde, saldırgan artık içerideki güvenilir kullanıcı gibi davranır.

“Saldıran da yapay zekâ, savunan da”

Doğanay, siber güvenlikte yeni dönemin en önemli özelliğinin saldırı ve savunma tarafında yapay zekâların aktif rol üstlenmesi olduğunu söyledi.

“Geçmişte güvenlik açıklarını insanlar bulmaya çalışıyor , güvenlik ekipleri bunları analiz edip kapatmaya çalışıyordu. Bugün ise gelişmiş yapay zekâ sistemleri dakikalar içerisinde binlerce satır kodu inceleyebiliyor, güvenlik açıklarını tespit ediyor ve saldırı senaryoları oluşturabiliyor. İnsanların günler hatta haftalar sürebilecek çalışmalarını yapay zekâ sistemleri çok daha kısa sürede gerçekleştirebiliyor.”

Siber tehditlerin artık yapay zekâ destekli hale geldiğini belirten Doğanay, kurumların klasik güvenlik yaklaşımlarıyla bu dönüşüme ayak uydurmasının giderek zorlaştığını ifade etti.

“Yapay zekâ destekli saldırılar yaygınlaşırken kurumların yalnızca güvenlik duvarlarına ve geleneksel test yöntemlerine güvenmesi yeterli değil. Yapay zekânın oluşturduğu riskleri yine yapay zekâ destekli sistemlerle yönetmek zorundayız. Siber güvenlikte artık saldıran da yapay zekâ, savunan da.”

Doğanay’a göre önümüzdeki dönemde şirketler için en büyük risklerden biri, saldırganların kullandığı teknolojilerin gerisinde kalmak olacak.

“Bugün dünyada yapay zekâ destekli sistemler güvenlik açıklarını otomatik olarak keşfedebiliyor, istismar senaryoları oluşturabiliyor ve kurumların dijital varlıklarını analiz edebiliyor. Bu nedenle şirketlerin düzenli olarak saldırı yüzeylerini ölçmesi, güvenlik açıklarını proaktif şekilde tespit etmesi ve yapay zekâ güvenliğini kurumsal risk yönetiminin bir parçası haline getirmesi gerekiyor.”

Yapay zekâ destekli savunma sistemlerine ihtiyaç artıyor

Doğanay, yapay zekâ destekli saldırıların artmasıyla birlikte kurumların güvenlik açıklarını daha hızlı tespit edebilecek yeni nesil sistemlere ihtiyaç duyduğunu belirtti.

Bu ihtiyaç doğrultusunda kendileri tarafından KA’OS’un (Kognitif Artırımlı Ofansif Sistem) geliştirildiğini söyleyen Doğanay, yapay zeka modellerinin oluşturduğu siber güvenlik ajan ekosistemi olan KA’OS’un kontrollü erişim modeliyle belirli kurumlarda kullanıldığını ifade etti. Doğanay ayrıca, platformun önümüzdeki dönemde kurumsal kullanıma yönelik hizmetlerini genişletmeyi hedeflediğini söyledi.

“KA’OS bir sohbet botu ya da genel amaçlı bir yapay zekâ sistemi değil. Kendi yapay zekası, milyonlarca veri ile eğitilmiş, kendi kodunu onarma kabiliyetine sahip, ofansif kabiliyetini kullanmada kullanıcısına güçlü bir etik yapı ile bağlı, güvenlik araçlarını ve uzman bilgisini bir araya getirerek kurumların saldırı yüzeylerini analiz eden, bilinmeyen güvenlik açıklarını tespit eden, bu açıkları yetki verildiğinde kendi başına düzeltebilen ve riskleri önceliklendiren bir siber güvenlik yapay zekası ve dış bir LLM ya da api kullanmaz tamamen yerli bir güvenlik yapay zekasıdır. Hali hazırda kontrolünden geçen sistemlerde ki bunlara kritik alt yapılarımız da dahildir, KA’OS tarafından yüzlerce açık tespit edilerek kapatılmıştır. Bunların onlarcası zero-day yani daha önce bilinmeyen zafiyetlerdir.”

Doğanay, özellikle kritik altyapılar, yüksek güvenlik gerektiren kurumlar ve stratejik sektörlerde yapay zekâ destekli güvenlik sistemlerinin öneminin her geçen gün arttığını belirterek şunları söyledi:

“Eğer yapay zekâ sistemleri kurumların açıklarını bulabiliyorsa, aynı teknolojiler bu açıkları saldırganlardan önce tespit edip kapatmak için de kullanılabilir. Bizim yaklaşımımız da tam olarak bu. Yapay zekânın oluşturduğu riskleri yine yapay zekâ destekli sistemlerle yönetmek.”

KA’OS’un bugün güvenlik gerekçeleriyle sınırlı sayıda kurumla çalıştığını belirten Doğanay, önümüzdeki dönemde şirketlerin yapay zekâ güvenliği, saldırı yüzeyi analizi ve siber dayanıklılık ihtiyaçlarına yönelik yeni hizmet modelleri üzerinde çalıştıklarını ifade etti.

“Önümüzdeki dönemde şirketler için en önemli soru hangi yapay zekâyı kullandıkları değil, kullandıkları yapay zekâyı ne kadar güvenli, denetlenebilir ve kurumsal süreçlerine uyumlu şekilde yönettikleri olacak. Yapay zekâ çağında başarı yalnızca teknolojiyi kullanabilmekten değil, onu güvenli yönetebilmekten geçiyor.”

SATINALMA VE TEDARİK ZİNCİRİNDE YAPAY ZEKA EĞİTİMİ HAKKINDA BİLGİ İÇİN TIKLAYINIZ.

Yapay Zeka Satınalma
Dr. Adil ÜNAL – Satınalma ve Tedarik Zinciri Yönetiminde Yapay Zeka Eğitimi

DOA’da Toplu İade Kolaylığı Devreye Alındı

1784638302 Doa Bireysel Toplu Iade

Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) Sisteminde bireysel toplu iadelere yönelik yeni uygulama başladı. Vatandaşlar, yüksek miktardaki DOA logolu içecek ambalajlarını Sayma ve Doğrulama Merkezlerine iade edebilecek. Yeni uygulamayla birlikte yüksek hacimli iadelerin daha planlı, hızlı ve kesintisiz şekilde yönetilmesi hedefleniyor.

1784638302 Doa Bireysel Toplu IadeÇevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı koordinasyonunda Türkiye Çevre Ajansı tarafından yürütülen Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) Sisteminde bireysel toplu iadelere yönelik yeni uygulama başladı. Yüksek miktarda DOA logolu içecek ambalajı biriktiren vatandaşlar, iadelerini Sayma ve Doğrulama Merkezlerine teslim ederek gerçekleştirebilecek.

Sayma ve Doğrulama Hatları üzerinden gerçekleştirilecek bireysel toplu iadelerde teşvik bedeli DOA logolu ambalaj başına 0,50 TL olarak uygulanacak. Depozito İade Makineleri ve Manuel İade Noktalarındaki mevcut uygulama ise değişmeden sürecek. Vatandaşlar, günlük 200 adet ambalaja kadar 1 TL teşvik bedeliyle Depozito İade Makinelerine bireysel iade yapmaya devam ederken, yüksek miktarlı iadeleri için Sayma ve Doğrulama Merkezlerinden de yararlanabilecek. Kendilerine en yakın Sayma ve Doğrulama Hattına ilişkin güncel bilgilere ise DOA Mobil Uygulaması ve DOA Çağrı Merkezi üzerinden ulaşabilecek.

Ulusal entegrasyon sürecinde artan iade hacmine yanıt vermek amacıyla hayata geçirilen yeni uygulama, operasyonel kapasitenin artırılmasına, yüksek hacimli iadelerin daha etkin yönetilmesine ve geri kazanım süreçlerinin daha verimli yürütülmesine katkı sağlayacak.

Nurullah Öztürk: “İade Altyapımızı Güçlendirmeye Devam Ediyoruz”

Türkiye Çevre Ajansı Başkanı Nurullah Öztürk, yeni uygulamaya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi:

“Ulusal entegrasyon sürecinde vatandaşlarımızın gösterdiği yoğun ilgi doğrultusunda iade altyapımızı güçlendirmeye devam ediyoruz. Sayma ve Doğrulama Merkezlerini bireysel toplu iadeler için devreye alarak vatandaşlarımıza yeni bir iade kanalı sunarken, yüksek hacimli iadelerin daha etkin ve verimli şekilde yönetilmesini de sağlıyoruz. Sahadan aldığımız geri bildirimler doğrultusunda sistemimizi geliştirmeyi ve iade altyapımızı ülke genelinde güçlendirmeyi sürdüreceğiz.”

Şarjda Yeni Dönem: Elektrikli Araçlar Dijital Kimlik Kazanıyor

1784636437 Group 1948754847

Avrupa’nın yeni standartları, aracı tanınan, yetkilendirilen ve ödeme başlatabilen bir dijital aktöre dönüştürüyor. KOBIL’in yaklaşık 40 yıllık dijital güven birikimi üzerinde yükselen Spark Connect, şarj, ödeme ve mobilite hizmetlerini tek bir güven katmanında buluşturuyor.

Avrupa’nın yeni şarj standartları; araç, kullanıcı, sözleşme ve ödeme zincirinde güvenilir kimlik ve yetki yönetimini elektrikli mobilitenin yeni gelişim alanı haline getiriyor.

21 Temmuz 2026 – İstanbul Elektrikli araç şarjında kart, QR kod veya farklı uygulamalar arasında geçiş yapma ihtiyacını azaltacak yeni dönem Avrupa’da şekilleniyor. Uyumlu araç ve şarj altyapılarında Plug & Charge teknolojisi sayesinde kullanıcı kabloyu taktığında araç kendisini güvenli biçimde tanıtabiliyor, bağlı olduğu sözleşme üzerinden yetkilendiriliyor ve şarj ile ödeme süreci otomatik olarak başlayabiliyor.

Avrupa Birliği’nin alternatif yakıt altyapısına ilişkin teknik düzenlemesi, 8 Ocak 2026’dan itibaren yeni kurulan veya yenilenen halka açıkC ve DC şarj noktaları için EN ISO 15118 iletişim standardını zorunlu kılıyor. 1 Ocak 2027’den itibaren EN ISO 15118-20 standardı yeni veya yenilenen halka açık noktaların yanı sıra özel Mode 3 ve Mode 4 şarj noktalarını da kapsayacak. Otomatik kimlik doğrulama sunan halka açık Plug & Charge noktalarının ise EN ISO 15118-2 ve EN ISO 15118-20’yi birlikte desteklemesi gerekecek.

Uyumlu araç ve altyapıda: Kabloyu tak • Araç doğrulansın • Şarj ve ödeme başlasın

1784636437 Group 1948754847Yeni rekabet alanı: kimlik, yetki ve birlikte çalışabilirlik

Bu takvim teknik bir güncellemeden daha fazlasını ifade ediyor. Yapının ilk katmanında, uyumlu aracın teknik sertifikası ve araç–şarj noktası iletişimi ISO 15118 standartlarına dayanıyor. İkinci katmanda ise teknik olarak tanımlanan aracın doğrulanmış kullanıcı, sözleşme, işlem yetkisi ve ödeme hesabıyla güvenli biçimde ilişkilendirilmesi gerekiyor. Spark Connect, bu unsurları hizmet sağlayıcılarıyla birlikte tek ve kesintisiz bir deneyimde buluşturmayı hedefliyor.

KOBIL Trusted SuperApp teknolojisi ile geliştirilen mobilite platformu Spark Connect’e göre, elektrikli mobilitenin bir sonraki rekabet alanı soket sayısından önce güven ve birlikte çalışabilirlik olacak. Spark; şarj ağı operatörleri, ödeme sistemleri, otomotiv üreticileri, enerji şirketleri ve farklı mobilite hizmetlerini kapalı bir yapı içinde toplamak yerine, kullanıcının bunlara tek ve güvenilir bir deneyim üzerinden erişmesini sağlayan bir orkestrasyon katmanı geliştiriyor.

Spark Connect Kurucusu ÇAĞAN KOYUN, “Elektrikli mobilitenin ilerlemesi yalnızca istasyon sayısıyla kazanılmayacak. Asıl değer; aracı, kullanıcıyı, sözleşmeyi ve ödemeyi güvenli biçimde birbirine bağlayabilmekte. Spark, sektör oyuncularının yerine geçmek için değil, onları tek ve kesintisiz bir kullanıcı deneyiminde buluşturmak için var. KOBIL’in yaklaşık 40 yıllık dijital güven birikimi, bu birleştirici katmanın temelini oluşturuyor.”

Bankadan şehre, şehirden araca uzanan güven katmanı

Bankacılıkta güçlü kimlik doğrulama, uygulama güvenliği ve işlem yetkilendirme teknolojileriyle başlayan yaklaşık 40 yıllık KOBIL deneyimi; KOBIL Trusted SuperApp Platform ile kimlik, güvenli iletişim, elektronik imza, ödeme ve farklı dijital hizmetleri ortak bir mimaride buluşturan hizmet yapılarına taşındı.

Spark Connect, KOBIL’in kimlik, yetkilendirme ve güvenli işlem teknolojilerini mobiliteye genişletiyor. Aracın teknik sertifikası ile doğrulanmış kullanıcıyı, sözleşmeyi, işlem yetkisini ve ödeme hesabını güvenli bir hizmet deneyiminde buluşturmayı hedefliyor. Elektrikli araç şarjı, otopark, sigorta, filo, araç kiralama, mikro mobilite ve şehir hizmetleri bu bütünleşik deneyimin farklı bileşenlerini oluşturuyor. GIREVE OCPI 2.2.1 birlikte çalışabilirlik altyapısı da Türkiye’deki şarj ağlarını Avrupa’daki roaming yapısıyla buluşturmak için teknik zemin sağlıyor.

Araç, enerji sisteminin de aktif oyuncusuna dönüşüyor

Avrupa Komisyonu’nun Akıllı Enerji Uzman Grubu ve Sürdürülebilir Ulaşım Forumu ile Almanya tarafından kurulan Avrupa Çift Yönlü Şarj Koalisyonu, 20 Mayıs 2026’da akıllı ve çift yönlü şarj için veri paylaşımını kolaylaştırmayı amaçlayan ortak önerilerini açıkladı. Avrupa Komisyonu, elektrik ve e-mobilite sektörünün pazar organizasyonu ile standartlar, dijital kimlik, işleyiş ilkeleri ve yönetişimi kapsayan ortak birlikte çalışabilirlik gereksinimlerinde aynı yönde buluşmasını Avrupa ölçeğinde bir dönüm noktası olarak tanımladı.

Çift yönlü şarjın uygulandığı bir sistemde araç yalnızca enerji tüketmiyor; bataryasındaki elektriği eve, binaya veya şebekeye geri aktarabiliyor. Uygun pazar ve mevzuat koşullarında enerji satabilen bir varlığa dönüşmesi ise aracın hangi kullanıcıya, sözleşmeye ve ödeme hesabına bağlı olduğunun güvenli biçimde doğrulanmasını zorunlu kılıyor. Bu nedenle dijital kimlik, enerji işleminin yanında sunulan ek bir özellik değil; işlemin güvenli biçimde gerçekleşmesinin ön koşulu haline geliyor.

Türkiye için fırsat: mobilitenin güven katmanını kurmak

Türkiye’de elektrikli araç gündemi ağırlıklı olarak araç satışları, istasyon sayısı, soket kapasitesi, şarj gücü ve fiyatlandırma üzerinden ilerliyor. Yeni dönemde rekabet; araç sertifikalarının hangi güven zincirine bağlandığı, işlem yetkilerinin nasıl yönetildiği, farklı hizmetlerin ne ölçüde birlikte çalışabildiği ve ortaya çıkan verilerin hangi hukuki çerçevede işlendiği üzerinden şekillenecek.

Spark Connect, bu hedef doğrultusunda şarj ağı operatörlerini, otomotiv ve enerji şirketlerini, finans kuruluşlarını, mobilite hizmet sağlayıcılarını ve şehirleri ortak bir güven ve birlikte çalışabilirlik katmanında buluşturmayı amaçlıyor. Bu mimaride başarı, kullanıcıyı tek bir kapalı ağda tutmakla değil; farklı ağlara ve hizmetlere tek, güvenli ve kesintisiz bir deneyimle erişebilmesini sağlamakla ölçülüyor.

Lojistik Depolarının Değerini Belirleyen Faktörler Neler?

Satınalma Süreçlerinde Denetim Ve Suistimal önleme Eğitimi Haber Lojistik Depolarının Değerini Belirleyen Faktörler Neler

Lojistik Depolarının Değerini Belirleyen Faktörler Neler?

Satınalma Süreçlerinde Denetim Ve Suistimal önleme Eğitimi Haber Lojistik Depolarının Değerini Belirleyen Faktörler NelerTemmuz ayında e-ticaret şirketlerinin sonbahar ve yılın son çeyreğine yönelik depo planlamalarını hızlandırmasıyla birlikte lojistik depolar yeniden yatırımcıların gündemine geldi. ARGE Gayrimenkul Değerleme Süreçlerinden Sorumlu GMY Kemal Cem Onursal, lojistik depoların değerinin artık yalnızca konum ve büyüklükle değil; teknik altyapısı, operasyonel verimliliği ve sürdürülebilirlik kriterleriyle birlikte değerlendirildiğini söyledi.

E-ticaret sektöründe sonbahar kampanyaları, kasım indirimleri ve yılın son çeyreğine yönelik hazırlıkların başladığı Temmuz ayı, lojistik depolar açısından da hareketli bir dönemin başlangıcını oluşturuyor. Artan stok ihtiyacı ve dağıtım kapasitesi gereksinimi nedeniyle şirketler depo planlamalarını gözden geçirirken, yatırımcılar da yüksek standartlara sahip lojistik tesislere yöneliyor.

Bu hareketlilik, lojistik depoların değerleme süreçlerinde dikkate alınan kriterlerin de değişmesine neden oluyor. Geçmişte ağırlıklı olarak lokasyon ve kapalı alan büyüklüğü üzerinden değerlendirilen depolar, bugün teknik altyapıları ve operasyonel kabiliyetleriyle birlikte ele alınıyor. Bir deponun mevcut ihtiyaçları karşılamasının yanı sıra gelecekte değişen lojistik operasyonlarına ne kadar uyum sağlayabileceği de yatırım değeri açısından önemli bir kriter haline geliyor.

Teknik Altyapı Yatırım Değerini Doğrudan Etkiliyor

Lojistik depoların değerini belirleyen en önemli unsurların başında mimari plan uygunluğu geliyor. Kolon yerleşimi, raf sistemlerine uygunluk ve operasyon akışını destekleyen iç planlama, hem kullanım verimliliğini hem de kiralanabilme potansiyelini doğrudan etkiliyor.

Bunun yanında zemin taşıma kapasitesi ile kat yükseklikleri de depo performansını belirleyen temel kriterler arasında yer alıyor. Ağır yük depolayabilen, yüksek raf sistemlerine uygun ve otomasyon çözümlerine entegre edilebilen depolar, günümüz lojistik ihtiyaçlarına daha kolay cevap verebildikleri için yatırım açısından daha yüksek değer görüyor.

Yangın söndürme sistemleri, sprinkler altyapısı, yükleme rampaları, kapı sayısı ve tır manevra alanlarının yeterliliği de operasyonel verimlilik açısından önem taşıyan diğer başlıklar arasında bulunuyor. Özellikle yoğun sevkiyat yapan e-ticaret şirketleri için aynı anda birden fazla aracın yükleme ve boşaltma yapabilmesi operasyonel avantaj sağlarken, bu özellikler depo değerine de doğrudan yansıyor.

Sürdürülebilirlik, Değerleme Kriterlerinden Biri Haline Geldi

Lojistik tesislerinde çevresel sürdürülebilirlik de giderek daha fazla önem kazanıyor. LEED ve BREEAM gibi uluslararası yeşil bina sertifikalarına sahip depolar, enerji verimliliği ve işletme maliyetleri açısından sundukları avantajların yanı sıra kurumsal kiracılar tarafından da daha fazla tercih ediliyor.

Bununla birlikte depoların limanlara, organize sanayi bölgelerine, ana ulaşım akslarına ve tüketim merkezlerine yakınlığı da değerleme çalışmalarında önemli rol oynuyor. Ancak artık yalnızca iyi bir lokasyona sahip olmak tek başına yeterli değil; teknik standartları yüksek, sürdürülebilir ve farklı operasyon modellerine uyum sağlayabilen tesisler yatırım açısından daha güçlü bir konuma geliyor.

Kemal Cem OnursalARGE Gayrimenkul Değerleme Süreçlerinden Sorumlu GMY Kemal Cem Onursal, konuyla ilgili olarak “Lojistik depolar artık yalnızca ürünlerin depolandığı yapılar değil, tedarik zincirinin kesintisiz işlemesini sağlayan stratejik merkezler olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle değerleme çalışmalarında yalnızca metrekare büyüklüğü ya da konuma odaklanmak doğru sonuç vermiyor. Mimari plan uygunluğu, zemin taşıma kapasitesi, kat yüksekliği, yangın güvenliği, yükleme altyapısı ve sürdürülebilirlik standartları gibi pek çok kriteri birlikte değerlendiriyoruz. Özellikle Temmuz ayı, e-ticaret şirketlerinin sonbahar operasyonlarına yönelik hazırlıklarını yaptığı bir dönem olduğu için lojistik depo pazarında hareketlilik belirgin şekilde artıyor. Önümüzdeki dönemde otomasyon teknolojilerinin yaygınlaşması, hızlı teslimat beklentilerinin artması ve sürdürülebilirlik hedeflerinin güçlenmesiyle birlikte teknik standartları yüksek lojistik depoların yatırım değerini daha da artıracağını öngörüyoruz. Değerleme süreçlerinde de artık yalnızca bugünkü kullanım koşullarını değil, bir tesisin gelecekte farklı sektörlerin ihtiyaçlarına ne ölçüde cevap verebileceğini de analiz ediyoruz. Bu yaklaşım hem yatırımcıların daha sağlıklı karar almasını sağlıyor hem de lojistik gayrimenkullerin gerçek potansiyelini daha doğru ortaya koyuyor.” dedi.

 


 

Eğitim: Şirket Harcama Yönetiminde Riskler:
Suistimal, Usulsüzlük ve Rüşvet 
Önleme Eğitimi

Eğitim Kapsamı: İnşaat ve altyapı projeleri, stratejik satınalma operasyonları, CAPEX, taşeron ve tedarikçi ilişkileri, bilgi işlem alımları, teknik ofis, bakım-onarım, idari işler, depo, satış ve satınalma süreçleri

Şirket harcamalarının ve paydaş ilişkilerinin olduğu her yerde risk vardır. Kritik soru şudur:

Harcama Yönetiminde Riskler Eğitimi
Şirket Harcama Yönetiminde Riskler Eğitimi

Para doğru yere mi gidiyor, yoksa şirket sessizce soyuluyor mu? Zamanında görülmeyen kontrol boşlukları ve kirli ilişkiler, bir süre sonra işten çıkarma, ticari dava, ceza dosyası, tazminat ve itibar kaybı olarak geri döner. Rüşvet iddiaları, usulsüzlük söylentileri ve itibar suikastleri şirketin enerjisini içeriden tüketir.

Amaç; usulsüzlük izlerini yakalamak, yapılan ihbarları doğru analiz etmek, ön inceleme ve soruşturma sürecini prosedüre uygun yönetmek, ihale ve sözleşme alanlarındaki riskleri fark etmek ve şirketi mahkeme süreçlerine girmeden önce önlem almaya zorlamaktır. Çünkü önlem zamanında alınmazsa, bedel daha sonra çok daha ağır ödenir.

Eğitmen: Prof. Dr. Murat ERDAL

Eğitim Süresi: 2 gün

Eğitim Planı:

  • Güvenilir Kurumsal Yapı İnşa Etmek
  • Kontrol Noktaları ve Yönetim Zafiyetleri

Pratik 1: Satın almada Suistimal ve Yolsuzluk:
Kurumsallaşma Boşlukları ve Bir Dava İncelemesi

Şüpheli İşlemleri ve Usulsüzlük İzlerini Yakalamak

Pratik 2: Giriş Kalite Kontrolde Rüşvet İddiası: Bir Dava İncelemesi

  • Erken Uyarı Sinyalleri ve Kırmızı Bayraklar
  • İhbar Hattı ve Bildirim Sürecini Yönetmek

Pratik 3: Satınalma Süreçlerinde İhbar, İç Kontrol ve Gizlilik: Bir Dava İncelemesi   

  • Ön İnceleme, Delil Toplama ve Belge İnceleme
  • Mülakat Teknikleri ve Raporlama

Pratik 4: Satınalma Yöneticisinin İhalelerde Şirketi Zarara Uğratma İddiası, Disiplin Soruşturması ve Savunma Süreci: Bir Dava İncelemesi

  • İhale ve Sözleşmelerde Riskli Alanlar
  • Tedarikçi Firma Seçimi ve Kirli İlişki Ağları

Pratik 5: Satınalma Teklifleri Sümen Altı Edilirse Ne Olur?
Pratik 6: Tedarikçinin Alacak İddiası ve Alıcının Nitelikli Dolandırıcılık Savunması: Bir Dava İncelemesi

  • Rüşvet ve Çıkar Çatışmalarını Görmek

Pratik 7: Hediye mi, Rüşvet mi? Tedarikçi İlişkilerinde Üç Şaşırtıcı Dava Örneği
Pratik 8: Satınalma Operasyonlarında Çıkar Çatışması:
Akrabalık Bağı, Geciken Aksiyonlar ve Borç–Alacak Davasına Dönüşen Risk

  • Yargı Süreçlerine Hazırlık: İş, Ticaret ve Ceza Mahkemeleri

Pratik 9: Tamiri Mümkün Makinelerin Hurda Olarak Piyasaya Satışı İddiası:
İlk Derece Mahkemesinden İstinafa Uzanan Bir Dava İncelemesi

  • Gerçek Örnekler ve Uygulamalı Çalışmalar 

Pratik 10: Vana Alımlarında % 35 Fiyat Farkı: Satınalmada Suistimal İddiaları ve Yargı Maliyeti 

Eğitim Öncesi Hazırlık: Pratik çalışmalarda kullanılacak dava dosyalarını eğitimden önce indirip inceleyiniz.

Eğitim Kategorisi: Premium 

ŞİRKETİNİZİ KORUMAK DA GELİŞTİRMEK DE SİZİN ELİNİZDE.

Harcama yönetiminde yaşanan suistimal, yolsuzluk ve rüşvet, şirketlere yalnızca doğrudan zarar vermez. Konu yargıya taşındığında; ilk derece mahkemesi, istinaf ve Yargıtay aşamalarında yıllara yayılabilen süreçler, avukatlık ücretleri, bilirkişi giderleri, yargılama masrafları, gecikme etkileri ve yönetim zamanı kaybıyla birlikte toplam maliyeti katlayarak büyütür.

Buna karşılık, zamanında alınan eğitim ve danışmanlık desteği; kurumsal yapıyı güçlendiren, olası kayıpları azaltan ve şirketi ileri taşıyan stratejik bir yatırım olarak öne çıkar.

Profesyonel rehberlik ile harcama analizlerinizi, kategori yönetiminizi ve iş akışlarınızı güçlendirebilir; kontrol noktalarını netleştirebilir, prosedürlerinizi standardize edebilir ve riskleri ortaya çıkmadan önce yönetebilirsiniz.

şirket Harcama Yönetiminde Riskler Suistimal, Usulsüzlük Ve Rüşvet
Eğitim: şirket Harcama Yönetiminde Riskler Suistimal, Usulsüzlük Ve Rüşvet

Prof. Dr. Murat ERDAL – İstanbul Üniversitesi

Murat Erdal
Murat Erdal – Tedarik Zinciri Yönetimi

Prof. Dr. Murat ERDAL, sektörel sözleşmelerde alıcı-satıcı ve taşeron ilişkilerinin sahadaki uygulamasını yakından incelemiştir. Ticaret Mahkemelerinde uzun yıllara dayanan bilirkişilik deneyimiyle, sahadaki ticari problemlerin hukuki süreçlerdeki karşılığını değerlendirmiştir. Kontrat yönetimi, ticari risklerin azaltılması ve operasyonel temas noktalarında etik dışı uygulamaların önlenmesi konularında şirketlere değer katar.

Stratejik yönetim perspektifiyle şirketlerin kritik süreçlerini görünür kılar; karar alma, kontrol ve uygulama disiplinini ölçülebilir çıktılarla destekler. Sürdürülebilir büyüme ve tedarik zinciri yönetimi alanlarındaki uzmanlığıyla şirketlere danışmanlık desteği sağlar; kurumsal gelişim programlarını uçtan uca yönetir.

Danışmanlık yaklaşımını, şirketle birlikte değer üretmeye ve kalıcı yönetim disiplini oluşturmaya odaklar.

Kitapları;

  • Satınalma ve Tedarik Zinciri Yönetimi
  • Tedarik Zinciri Yönetimi Başarı Hikayeleri
  • Entegre Lojistik Yönetimi
  • Depo Yönetimi

Bakır ve Elektrifikasyon Metallerinde Yapısal Açık: Emtia Değil Strateji Sorunu

Tedarik Zinciri Danışmanlığı Haber Bakır Ve Elektrifikasyon Metallerinde Yapısal Açık Emtia Değil Strateji Sorunu

Bakır ve Elektrifikasyon Metallerinde Yapısal Açık: Emtia Değil Strateji Sorunu

Tedarik Zinciri Danışmanlığı Haber Bakır Ve Elektrifikasyon Metallerinde Yapısal Açık Emtia Değil Strateji SorunuBakır uzun süre satınalma masasında sıradan bir emtia gibi görüldü, fiyatı pazarlık edilen, gerektiğinde hedge edilen, sonra da bir kenara bırakılan bir kalem. 2025 tarihli bir Türk akademik çalışması, kritik mineralleri değerlendirirken bakırı hala düşük riskli sütununda konumlandırıyor, gerekçe olarak da üretici ülke çeşitliliğini ve rezervlerin yakın vadede tükenmeyecek oluşunu gösteriyordu. Oysa 2026 boyunca biriken yapısal açık verileri bu değerlendirmeyi sessizce tersine çevirdi. Bugün bakır, fiyatı üzerinde çekişilen bir emtiadan çok, erişimi güvenceye alınması gereken bir malzeme gibi davranmaya başladı. Bu kayma, satınalma biriminin aslında neyi yönettiğini de değiştiriyor.

Bunu bir fiyat hikayesinden çok, uzun bir zaman ufkuna yayılan bir arz hikayesi olarak okumak gerekiyor, ki bu da onu bir alım-satım meselesinden çok bir satınalma planlama meselesi yapıyor. Jeopolitik kontrol anlatısından farkı da burada belirginleşiyor. Daha önce Nadir Toprak Elementlerinde Çin Tekeli ve Türkiye’nin Rezerv Paradoksu yazısında bir ülkenin ihracat kısıtlarının arzı nasıl boğabildiğini işlemiştik. Bakırdaki baskı bambaşka bir yerden geliyor, talebin madenlerin fiziksel olarak üretebileceği hacmin önüne geçmesinden. Baskının kaynağını doğru okumak, bir alıcıya hangi kaldıraçların gerçekten işe yarayacağını gösteren şeydir. Bu yazı o kaldıraçları bir merdiven olarak seriyor ve Türk alıcının bu merdivende gerçekçi olarak nerede durabileceğini tartışıyor.

Yapısal Açığın Anatomisi

Açığa yapısal dememizin nedeni, arz tarafının hiçbir satınalma ufkuna sığmayacak kadar ağır hareket etmesi. Dünyadaki bakır madenlerinin ortalama tenörü, yani çıkarılan kayadaki saf bakır oranı, 1991’den bu yana yaklaşık yüzde 40 geriledi, dolayısıyla aynı miktar metal için giderek daha fazla kaya işlemek gerekiyor. Son otuz beş yılda keşfedilen bakır yataklarının yalnızca yüzde 5’i son on yılda bulundu, yani keşif hattı da inceliyor. Yeni bir yatağın keşiften üretime geçmesi ortalama on yedi yılı buluyor, sıfırdan kurulan bir madende bu süre küresel ölçekte on sekiz, ruhsatlandırmanın ağır olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) otuz yıla kadar uzuyor. Geliştirme aşamasındaki proje kapasitesi, önümüzdeki on yılın talebini karşılamak için gerekenin çok altında kalıyor. Bu tabloda arz, fiyat ne olursa olsun kısa vadede esneyemez, çünkü bir madeni açmak bir siparişi karşılamaya benzemez.

Talep tarafında ise itki, birkaç yıl öncesine göre yer değiştirmiş durumda. Elektrikli araç satışları 2026’da soğudu, ikinci çeyrekte ABD’de yıllık bazda yüzde 20’den fazla geriledi, dolayısıyla bakır talebinin baş sürücüsü artık burada değil. Onun yerini şebeke ve güç altyapısı aldı, tek başına 2030’a kadar bakır talep artışının yüzde 60’ından fazlasını bu kalem taşıyor. Buna yapay zeka veri merkezleri, savunma harcamaları ve şebeke ölçekli enerji depolaması ekleniyor, hepsi de tüketici talebine göre çok daha az dalgalı kalemler. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre bakır talebi 2050’ye doğru belirgin biçimde artmaya devam ediyor, S&P Global’in Ocak 2026 tarihli çalışması ise talebin 2040’ta 42 milyon tona, yani bugünkü seviyenin yaklaşık yüzde 50 üzerine çıkacağını ve ortaya çıkacak açığın sistemik bir risk oluşturduğunu belirtiyor.

Bu talebin neden bu kadar bakır yoğun olduğunu birkaç rakam anlatıyor. Bir elektrikli araç geleneksel bir araca göre iki ila üç kat, güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir sistemler ise megavat başına fosil yakıtlı sistemlerin on iki katına varan bakır kullanıyor. Yapay zeka veri merkezleri megavat başına yirmi ila kırk ton bakır gerektiriyor, tek bir hiperölçekli tesis orta-büyük bir madenin yıllık üretimi kadar, yaklaşık elli bin ton metal tüketebiliyor. Burada dürüst olmak gerekiyor, kısa vade henüz kıtlık aşamasında değil, hatta Uluslararası Bakır Çalışma Grubu’nun (ICSG) Nisan 2026 tahmini 2026 ve 2027 için ılımlı bir arz fazlası öngörüyor, dönüm noktası 2029-2030 civarında, sistemik açık ise 2035 sonrasında bekleniyor. Bugünkü fiyat bu tablonun sebebi olmaktan çok belirtisi, dolayısıyla onu bir gösterge olarak okumak gerekiyor. Bakır Temmuz ortasında yaklaşık 6,22 dolar/libre ve Londra Metal Borsası’nda (LME) 13.300 dolar/ton dolayında, Mayıs zirvesinden geri çekilmiş durumda, tahminlerdeki 15.000 dolarlık seviyeyi kimi kurum 2027 başına kimi 2035’e koyuyor.

Satınalmanın Üç Basamaklı Yanıtı

Bu tabloya satınalmanın verebileceği yanıt, birbirinin üzerine binen üç basamaklı bir merdiven biçiminde kuruluyor. Basamaklar yükseldikçe hem kaldıraç artıyor hem de gereken bilgi ve donanım. Çoğu satınalma masası bu merdivenin en alt basamağında duruyor ve orayı yeterli sanıyor. Oysa yapısal bir açıkta asıl korunma üst basamaklarda kuruluyor. Merdiveni yukarı çıkabilen alıcı hacmini güvenceye alıyor, en alt basamakta kalan ise fiyat oynadıkça açıkta kalıyor.

Tepkisel Basamak, Fiyatı ve Volatiliteyi Yönetmek

Merdivenin ilk basamağı fiyatın kendisini yönetmekle ilgili. Vadeli işlemlerle pozisyon hedge etmek, sözleşmelere fiyat düzeltme klozları koymak, kritik kalemlerde tampon stok tutmak bu basamağın araçları. Bunlar gerekli ve çoğu masa günlük işini burada görüyor, çünkü fiyat dalgalanmasının bütçeye yansımasını yumuşatıyorlar. Ama bu araçların hepsi bir ortak sınıra takılıyor, semptomu yönetiyorlar, altta yatan erişim riskine dokunmuyorlar. Bir sonraki teslimatın fiyatını sabitleyebilirsiniz, ama o teslimatın var olacağını bu araçlar garanti etmez. Tepkisel basamak bu yüzden gerekli bir zemin, tek başına alındığında ise eksik bir yanıt.

İlişkisel Basamak: Erişimi Güvenceye Almak

İkinci basamak fiyattan erişime geçiyor. Buranın araçları uzun vadeli alım ve offtake anlaşmaları, stratejik tedarikçi ortaklıkları ve tedarikçinin öncelikli olarak çalışmak istediği alıcı konumuna gelmek. Mantık, spot piyasanın ve en düşük teklif refleksinin ötesine geçip arz daraldığında ilk teslim edilen taraf olmaya dayanıyor. Yapısal bir açıkta asıl kıt olan hacmin kendisi olduğundan, pazarlık gücü zamanla alıcıdan tedarikçiye doğru kayıyor. Bu ortamda güvenilir ve öngörülebilir bir uzun vadeli alıcı olmak, tek başına hacimli olmaktan daha ağır basıyor. Tedarikçinin gözünde tercih edilen müşteri konumu, arz kıtlaştığında teslimat sırasında öne geçmenin somut karşılığı haline geliyor.

Yapısal Basamak: Talebi ve Tasarımı Yeniden Kurmak

En üst basamak, ihtiyacın kendisini yeniden tasarlamakla ilgili. Teknik olarak uygun olan yerde ikame devreye giriyor, bazı uygulamalarda bakırın yerini alüminyum alabiliyor, ama bunun iletkenlik kaynaklı net bir sınırı var ve nerede işe yaradığı nerede yaramadığı ayrımı iyi kurulmadan atılacak bir adım olmuyor. İkamenin yanında metal yoğunluğunu düşürmek, yani aynı işlevi daha az bakırla görecek biçimde tasarlamak da bu basamağa giriyor. Bakırın bir özelliği burayı ayrıca güçlü kılıyor, kaç kez geri dönüştürülürse dönüştürülsün iletkenliğinin tamamını koruyor, dolayısıyla hurda ve geri dönüşüm gerçek bir hammadde kaynağı olarak kurgulanabiliyor. Tedarik güvenliğini ürünün şartname ve tasarım aşamasında gözetmek, sipariş anına bırakmaktan çok daha fazlasını sağlıyor ve bu basamağın özünü oluşturuyor. Satınalmanın kaldıracı tasarım masasında en yüksek, sipariş anında en düşük seviyede, çünkü bir kez tasarlanan ürün hangi metale ne kadar bağımlı olacağını da tasarlamış oluyor.

Orta Ölçekli Türk Alıcı İçin Karşılık

Bu merdivenin çoğu basamağı küresel ölçekli oyuncular için yazılmış gibi görünebilir, oysa orta ölçekli bir Türk alıcı da her basamakta gerçek bir hamleye sahip. Maden hissesi almak ya da devasa offtake sözleşmeleri imzalamak çoğu firma için erişilemez olsa da, birkaç alıcının konsorsiyum kurup toplu alımla ölçek yaratması mümkün. Eritici ve tedarikçi nezdinde öngörülebilir ve düzenli bir alıcı olarak tercih edilen müşteri konumunu inşa etmek, hacmi tek başına büyük olmayan bir firma için bile ulaşılabilir. Hurda toplama ve geri dönüşümü bir maliyet kalemi olmaktan çıkarıp kendi içine besleyen bir hammadde stratejisine çevirmek, belki de en somut kaldıraç. Bunların hiçbiri maden satın almayı gerektirmiyor, hepsi ilişkisel ve yapısal basamaklarda duruyor.

Türkiye bağlamında bir ayrımı da eklemek gerekiyor. Batarya mineralleri tarafında, örneğin lityum ve kobaltta, ülke neredeyse tümüyle ithalata bağımlı ve bu kalemlerde alıcının eli görece zayıf. Bakırda tablo daha farklı, çünkü Türkiye’nin yerli maden ve izabe kapasitesi bu metalde daha oturmuş durumda, dolayısıyla Türk alıcının kaldıracı salt kıtlıktan çok ilişkisel ve yapısal basamaklarda toplanıyor. Bu da yerli tedarikçiyle uzun vadeli ve öngörülebilir bir ilişki kurmayı, hurda döngüsünü yakınında tutmayı ve tasarım aşamasında metal bağımlılığını yönetmeyi Türk alıcı için özellikle anlamlı hale getiriyor. Küresel açık tablosu buraya, erken konumlanana avantaj sağlayan bir zemin olarak yansıyor.

Sonuç

Tedarik Zinciri Danışmanlığı Haber Bakır Ve Elektrifikasyon Metallerinde Yapısal Açık Emtia Değil Strateji SorunuBakırdaki açık, geçici bir fiyat sıçramasının ötesinde, önümüzdeki on yılın ikinci yarısında belirginleşecek yapısal bir kesinlik. Bu yüzden onu bir bütçe kalemi gibi yönetmek, sorunu göründüğünden küçük tutmak anlamına geliyor. Bakırı bir fiyat pazarlığından bir stratejik erişim sorununa çeviren ve merdivenin üst basamaklarını çıkacak bilgi ve donanımı kuran alıcı, arz daraldığında hacmini elinde tutuyor. Bu donanımı kuramayan alıcı ise, fiyatı ne kadar iyi hedge ederse etsin, yapısal olarak açıkta kalıyor. Bakır artık ne kadar iyi pazarlık ettiğinizin değil, erişimi ne kadar iyi tasarladığınızın metali, ve bu tasarımı yapabilmek başlı başına bir yetkinlik meselesi.


İŞ PROBLEMLERİNE ODAKLI EĞİTİMLER, ÖLÇÜLEBİLİR SONUÇLAR

EĞİTİM ve DANIŞMANLIK:

Kurumunuzun satınalma, tedarik zinciri, sürdürü Filo Yönetimi, Turquality, fonksiyonunu sağlam, izlenebilir ve denetlenebilir bir kontrol yapısına kavuşturmak için eğitim ve danışmanlık hizmetlerimizle destek veriyoruz.

Eğitim teklifi almak için egitim@satinalmadergisi.com

Fabrikanızda Bire Bir (1-1) Yönetici ve Grup Eğitimleri

Tedarik Zinciri Satın Alma Sürdürülebilirlik Eğitimi Satın Alma Tedarik Zinciri Eğitimi

Turquality, Satın Alma, Tedarik Zinciri Eğitimleri için tıklayınız.

Şirket eğitimlerini standart kalıplarla değil, ihtiyaçlarınıza özel tasarlıyoruz. Her program, işletmenizin gerçek problemlerine çözüm üretmek ve ölçülebilir sonuçlar yaratmak için hazırlanır. Sizlerden gelen geri bildirimlerle eğitimlerimizi özgünleştiriyor, böylece her adımda somut değer katıyoruz.

Mottomuz: “Her eğitim, bir iş probleminin çözümü için tasarlanır.”

Güvenilir, verimli ve profesyonel eğitim hizmetleriyle yanınızdayız. Dolu dolu, güler yüzlü eğitimler dilerim.

Prof. Dr. Murat Erdal 

Eğitim içeriklerini görmek için başlıklara tıklayınız.

☐ Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Yönetimi ve Yeşil Satınalma ISO 20400 Eğitimi (2 gün)

☐ İhale ve Sözleşme Yönetimi Eğitimi (2 gün)

☐ İhale Kazanma, Teklif Verme, Satış ve Sözleşme Eğitimi (2 gün)

☐ Stratejik Satın alma Yönetimi Eğitimi (2 gün)

☐ Tedarikçi Performans Değerlendirme ve Tedarikçi İlişkileri Eğitimi (2 gün)

☐ Sözleşme Yönetimi ve Sektörel Kontrat İncelemeleri Eğitimi (2 gün) 

☐ Satış Mühendisleri için Kurumsal Satış Eğitimi (Rol Canlandırma/Oyun) (2 gün)

☐ Satınalma ve Tedarik Zincirlerinde YAPAY ZEKA Eğitimi (2 gün)

☐ Emtia ve Kategori Uzmanları için Maliyet ve Fiyat Eskalasyon Analizi Eğitimi

☐ ISO 37001 Rüşvetle ve Yolsuzlukla Mücadele Yönetim Sistemi Standardı Eğitimi

☐ Satınalma Süreçlerinde Denetim ve Suistimal Önleme Eğitimi (2 Gün)

☐ Dış Ticarette Lojistik Sözleşme Yönetimi Eğitimi (2 gün)

☐ Lojistik ve Depo Yönetimi Eğitimi (2 gün)

☐ Müzakere Teknikleri ve Pazarlık Becerileri (İleri Seviye) Eğitimi (2 gün)

Kuruma özel program talepleri için: egitim@satinalmadergisi.com

C Level Pazarlık Eğitimi
C Level Pazarlık Eğitim Broşürünü İndirmek için Tıklayınız. PDF – Broşür——————————————————————————————————————————————-

Ecovadis Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Satın Alma Sürdürülebilirlik

Sürdürülebilir Tedarik Zinciri ve Yeşil Satınalma ISO 20400 Eğitimi için tıklayınız. 

 Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi

Sürdürülebilirlik çalışmalarında temel konulardan biri, tedarikçilerden alınan verilerin düzenli, karşılaştırılabilir ve doğrulanabilir şekilde toplanmasıdır. Bu veriler, hem satınalma süreçleri hem de sürdürülebilirlik raporlaması açısından önemli bir temel oluşturur. Sürdürülebilir Tedarikçi Bilgi Formu ve Kullanım Rehberi, şirketlerin bu verileri daha sistematik, tutarlı ve uygulanabilir bir çerçevede yönetebilmesi amacıyla hazırlanmıştır.

Emisyon Hesaplama Rehberi Scope 3
Değer Zinciri ve Emisyon Hesaplama Rehberi için tıklayınız.

SÜRDÜRÜLEBİLİR TEDARİK ZİNCİRİ YÖNETİMİ
VE YEŞİL SATIN ALMA ISO 20400 MAKALELERİ

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK EĞİTİM TESTLERİ


 

Eğitim Filo Yönetimi Binek Araç Kiralama Satın Alma İdari İşler
Filo Yönetimi Eğitimi, Binek Araç Kiralama, Satın Alma ve İdari İşler

Türkiye’nin Her Yerinde Bire Bir (1-1) Yönetici Ekibi ve Şirket Eğitimleri:
İçerikleri incelemek için tıklayınız. 

☐ Filo Yönetimi Eğitimi: “Operasyon ve Planlama İlkeleri” (2 gün)
☐ Sürdürülebilir Tedarik Zinciri Yönetimi ve ISO 20400  Standardı Eğitimi (2 gün)

☐ Dış Ticarette Lojistik Sözleşme Yönetimi Eğitimi (2 gün)
☐ Tedarikçi Performans Değerlendirme ve Tedarikçi İlişkileri Eğitimi (2 gün)
☐ Sözleşme Yönetimi ve Sektörel Kontrat İncelemeleri Eğitimi (2 gün)
☐ Lojistik ve Depo Yönetimi Eğitimi (2 gün)
☐ Satış Mühendisleri için Kurumsal Satış Eğitimi (Rol Canlandırma/Oyun) (2 gün)
☐ Müzakere Teknikleri ve Pazarlık Becerileri (İleri Seviye) Eğitimi (2 gün) 

-> İçerikler için Eğitim Kataloğunu İndirebilirsiniz ->   https://satinalmadergisi.com/egitim.pdf


 

Pazarlik Muzakere Profili Anketini Indiriniz
Pazarlık Müzakere Profili Anketini indiriniz

Pazarlık Anketini Yapın Müzakere Stilinizi Görün

PAZARLIK PROFİLİ ANKETİ

  • 4 Müzakereci Profilinden Hangisisiniz?
  • Pazarlık Stilinizi Keşfedin: Skorunuzu Görün
  • Ekip Profilinizi Ölçün, Gelişim Planınızı Başlatın
  • Sahada, Müzakerelerde Daha Net, Daha Hızlı, Daha Etkili Sonuç Alın

 

İş Bulmacaları Kelime Oyunları
İş Bulmacaları Kelime Oyunları

İş Bulmacaları Kelime Oyunları

Özel İş Bulmacaları. Meydan okumayı sevenleri 17 ayrı bulmaca bekliyor.
Online veya PDF üzerinde çözebilirsiniz. Kolaylıklar dileriz.

Küreselleşmede Yeni Dönem: Güvenlik, Teknoloji ve Karbon Rekabeti

Küreselleşmede Yeni Dönem Güvenlik, Teknoloji Ve Karbon Rekabeti Satınalma Dergisi 7 Gün 7 Gündem

Küreselleşmede Yeni Dönem: Güvenlik, Teknoloji ve Karbon Rekabeti

Gül SALDIRANER

EG Partner – SMMM

Bağımsız Denetçi – Sürdürülebilirlik Denetçisi

Küreselleşmede Yeni Dönem Güvenlik, Teknoloji Ve Karbon Rekabeti Satınalma Dergisi 7 Gün 7 GündemSon yıllarda dünya ekonomisi art arda gelen şoklarla karşı karşıya kalmıştır. COVID-19 pandemisi tedarik zincirlerindeki kırılganlıkları görünür hâle getirmiş; ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji rekabeti, Rusya–Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa’da yaşanan enerji krizi ile Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktalarında yoğunlaşan lojistik riskler bu kırılganlıkları daha da derinleştirmiştir. Tarifeler, yaptırımlar, ihracat kontrolleri, sanayi sübvansiyonları ve yatırım kısıtlamaları da geçici kriz önlemleri olmaktan çıkarak ekonomi politikasının kalıcı araçlarına dönüşmeye başlamıştır.

Bu gelişmeler, küresel ticaretin ve yatırımların yeni ölçütlere göre yönlendiğini göstermektedir. Üretim ağları varlığını korurken düşük maliyet ve verimliliğin yanına güvenlik, siyasi yakınlık, tedarik sürekliliği, teknolojik kontrol ve karbon performansı gibi yeni öncelikler eklenmektedir. Teknoloji rekabeti, kritik hammaddeler, enerji güvenliği ve karbonsuzlaşma politikaları böylece aynı jeoekonomik dönüşümün parçaları hâline gelmektedir.

2023 yılında yayımlanan “Küreselleşmeden Yeniden Sanayileşmeye: Bölgeselleşme ve Ticaretteki Yeniden Yapılanma” başlıklı makalemde, küreselleşmenin sona ermekten çok dayanıklılık, bölgeselleşme, yeniden sanayileşme ve yeşil dönüşüm ekseninde yeniden şekillendiğini değerlendirmiştim. Aradan geçen dönemde güvenlik kaygılarının, teknoloji rekabetinin ve karbonsuzlaşma odaklı sanayi politikalarının güçlenmesi, bu dönüşüme daha belirgin bir jeoekonomik nitelik kazandırmıştır.

Bu makale, küresel ticaretin ve üretim ağlarının nasıl yeniden şekillendiğini, ticaret savaşları ile jeopolitik gerilimlerin hangi ekonomik dinamiklerden beslendiğini ve yeni dönemin devletler ile şirketler açısından ne anlama geldiğini incelemektedir.

Verimlilikten Güvenliğe: Stratejik Bağımlılıkların Yükselişi

Küreselleşme bugüne kadar büyük ölçüde maliyet, verimlilik, uzmanlaşma ve ölçek ekonomileri üzerinden şekillenmiştir. Ancak maliyet ve verimlilik odaklı bu yapı, bazı kritik ürünlerin, teknolojilerin ve hammaddelerin tedarikinde az sayıda ülke ve üreticiye bağımlılık yaratmıştır. Pandemi, enerji krizi ve artan jeopolitik gerilimler, yüksek verimlilik sağlayan bu yapının aynı zamanda önemli kırılganlıklar taşıdığını ortaya koymuştur.

Maliyet ve verimlilik önemini korumakla birlikte, karar süreçlerinde kritik bağımlılıkların niteliği, alternatiflerin mevcudiyeti ve olası kesintilerin ekonomik etkisi daha belirleyici hâle gelmektedir. Bir girdinin üretim açısından ne ölçüde kritik olduğu, tek bir ülkeye veya tedarikçiye bağımlılık bulunup bulunmadığı, alternatif kaynağın ne kadar sürede geliştirilebileceği ve teknolojik ya da finansal altyapının siyasi baskı aracı olarak kullanılıp kullanılamayacağı giderek daha fazla önem taşımaktadır. Böylece ticaret, teknoloji, enerji ve finans politikaları ulusal güvenlik anlayışının parçaları hâline gelmektedir.

Bu yaklaşımın merkezinde, üretimi veya ekonomik işleyişi kesintiye uğratabilecek stratejik darboğazlar bulunmaktadır. Bir ülkenin yüksek pazar payına sahip olması tek başına jeoekonomik güç yaratmamaktadır. Jeoekonomik üstünlük, yalnızca yüksek pazar payından değil, üretimin devamı için kritik olan bir unsur üzerinde başkalarının kısa sürede alternatif geliştiremeyeceği ölçüde hâkimiyet kurulmasından doğmaktadır. Yarı iletkenler, kritik mineraller, enerji girdileri, ödeme altyapıları ve uzmanlaşmış işleme kapasitesi bu açıdan öne çıkmaktadır. Bu alanlarda yoğunlaşan kontrol, ekonomik karşılıklı bağımlılığı siyasi etki ve müzakere gücüne çevirebilmektedir.

Ancak artan jeopolitik ve ekonomik riskler, küresel üretim ve ticaret ağlarından uzaklaşmayı gerektirmemektedir. Daha uygulanabilir yaklaşım, üretimi durdurabilecek kritik bağımlılıkların belirlenmesi ve bu alanlarda alternatif tedarikçiler, teknolojiler, lojistik güzergâhlar veya finansal kanallar geliştirilmesidir. Dolayısıyla yeni dönemin hedefi bağımlılıkları tamamen ortadan kaldırmak değil, stratejik bağımlılıkları yönetilebilir hâle getirmektir.

Ticaret Savaşları: Stratejik Rekabet, Sanayi Politikası ve Toplumsal Baskı

Ticaret savaşlarını yalnızca ülkeler arasındaki siyasi gerilimlerle açıklamak, bu dönüşümün ekonomik ve stratejik nedenlerini gözden kaçırmaktadır. Bu sertleşmenin arkasında üç temel dinamik bulunmaktadır:

  1. Stratejik ve teknolojik güç rekabeti

Devletler, ticaretin kendi ekonomik kazançlarını artırmasının yanı sıra rakiplerinin teknolojik, üretim ve stratejik kapasitesini ne ölçüde güçlendirdiğini de dikkate almaktadır. Bu nedenle karşılıklı ekonomik fayda sağlayan bir ilişki, rakibin göreli gücünü daha fazla artırdığı düşünülüyorsa sınırlandırılabilmektedir. Yarı iletkenler, yapay zekâ, ileri üretim teknolojileri ve kritik mineraller üzerindeki kontroller bu yaklaşımın en görünür örnekleridir.

  1. Sanayi politikası ve yerli üretim

ABD ile Çin arasındaki rekabet, ticaret politikalarının yerli sanayi kapasitesini ve teknolojik üstünlüğü koruma amacıyla kullanılmasının en görünür örneğidir. ABD; tarifeleri, ihracat kontrollerini, yatırım incelemelerini ve sanayi teşviklerini birlikte kullanırken Çin, geniş üretim kapasitesi, devlet destekleri ve küresel tedarik zincirlerindeki ağırlığıyla rekabetin diğer tarafını oluşturmaktadır. Özellikle çelik, güneş paneli, batarya ve elektrikli araç sektörlerinde Çin’de oluşan yüksek üretim kapasitesi ve bunun yarattığı fiyat baskısı, ABD ve Avrupa’da anti-damping önlemleri ile yerli üretimi destekleyen sübvansiyonların güçlenmesine yol açmaktadır. Böylece ticaret politikası, ithalat ve ihracatı düzenleyen bir alanın ötesine geçerek sanayi kapasitesini koruyan stratejik bir araca dönüşmektedir.

  1. Üretim ve istihdam kayıplarının yarattığı toplumsal baskı

Ticaret politikalarındaki sertleşme, küreselleşmenin bazı bölgelerde yarattığı kalıcı üretim ve istihdam kayıplarından da beslenmektedir. Küreselleşmenin toplam kazançları geniş kesimlere yayılırken fabrika kapanmaları, iş kayıpları ve ücret baskısı belirli sanayi bölgelerinde ve çalışan gruplarında yoğunlaşmıştır. Bu durum özellikle ABD ve Avrupa’da ekonomik milliyetçiliğe ve korumacı politikalara verilen desteği artırmıştır. Tarifeler bu nedenle yalnızca dış rakiplere karşı kullanılan ekonomik araçlar değil, küreselleşmeden zarar gördüğünü düşünen kesimlere verilen siyasi bir yanıt olarak da görülmektedir.

Bununla birlikte ticaret savaşları, küresel ekonominin bütünüyle iki ayrı bloğa ayrılacağı anlamına gelmemektedir. ABD ve Çin gibi rakip ülkeler, stratejik alanlarda rekabet ederken karşılıklı ekonomik kayıpları sınırlamak amacıyla belirli sektörlerde iş birliğini sürdürebilmektedir. Asıl sorun, mevcut çok taraflı ticaret sisteminin teknoloji kontrolleri, ulusal güvenlik istisnaları ve sübvansiyon rekabeti karşısında yetersiz kalmasıdır.

Değer Zincirleri Stratejik Olarak Yeniden Yapılanıyor

Küresel ticaretteki dönüşüme ilişkin tartışmalar sürerken veriler, üretim ağlarında geniş çaplı bir çözülme yaşanmadığını; tedarik zincirlerinin risk, güvenlik ve stratejik önceliklere göre yeniden yapılandığını göstermektedir. Şirketler ve hükümetler bu amaçla üretimi ana ülkeye geri taşıma (reshoring), yakın coğrafyalara yönlendirme (nearshoring) ve siyasi açıdan güvenilir ülkelere kaydırma (friendshoring) stratejilerine daha fazla ağırlık vermektedir.

OECD verileri, değer zincirlerindeki yeniden yapılanmanın yüksek düzeyde uluslararası entegrasyon içinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır. OECD’nin 2022 yılına ilişkin verilerine göre, üye ülkelerden yapılan ihracatın yaklaşık yüzde 30,4’ü yurt dışında yaratılan katma değerden oluşmaktadır. Bu oran, üretim ağlarının farklı ülkelerden gelen ara malları, hammaddeleri ve hizmetleri bir araya getirmeyi sürdürdüğünü; tedarik ilişkilerinin ise stratejik önceliklere göre yeniden düzenlendiğini doğrulamaktadır.

Bölgesel tedarik ilişkileri güçlenirken küresel bağlantılar da korunmaktadır. Avrupa ekonomileri bazı girdilerde Avrupa içindeki üreticilere, Japonya ve Güney Kore ise Doğu ve Güneydoğu Asya’daki tedarikçilere daha fazla yönelmekte; ancak maliyet ve ölçek avantajı bulunan uzak pazarlardan da girdi sağlamayı sürdürmektedir. Dolayısıyla bölgeselleşme, kapalı ticaret bloklarından çok, küresel üretim ağlarının dayanıklılığı artıracak biçimde yeniden düzenlenmesini ifade etmektedir.

Bu dönüşüm bütün sektörlerde aynı ölçüde gerçekleşmemektedir. Enerji, ilaç, yarı iletkenler, savunma ürünleri ve kritik mineraller gibi stratejik alanlarda yerli, yakın veya siyasi olarak güvenilir tedarik kaynakları öne çıkarken tekstil, hazır giyim, elektronik, elektrikli ekipman ve çok sayıda ara malında küresel üretim ilişkileri güçlü biçimde devam etmektedir. Dünya ekonomisi bu nedenle geniş çaplı bir deglobalizasyondan çok, stratejik sektörler ve kritik bağımlılıklar temelinde seçici bir yeniden yapılanmaya ilerlemektedir.

Şirketlerin karşı karşıya olduğu dönüşüm, yalnızca tedarik kaynağını veya üretim coğrafyasını değiştirmekle sınırlı değildir. Kritik girdilerin belirlenmesi, tekil tedarikçi bağımlılıklarının azaltılması, alternatif lojistik güzergâhların geliştirilmesi, stok politikalarının gözden geçirilmesi ve tedarik zinciri boyunca veri görünürlüğünün artırılması da dayanıklılığın temel unsurları hâline gelmektedir. Değer zinciri dönüşümü böylece coğrafi bir yeniden konumlanmanın ötesinde, tedarik, üretim, yatırım ve risk yönetimi kararlarının birlikte ele alınmasını gerektirmektedir.

Devletler Yeniden Merkezde: Tarifelerden Yatırım Politikalarına

Küresel ticarette yaşanan dönüşüm, devletlerin ekonomideki rolünü yeniden güçlendirmektedir. Devletler artık yalnızca piyasanın kurallarını belirleyen veya anlaşmazlıkları yöneten aktörler değil; üretimin, yatırımın ve tedarik zincirlerinin yönünü doğrudan şekillendiren karar vericilerdir. Tarifeler, ihracat ve teknoloji kontrolleri, sübvansiyonlar, vergi teşvikleri, kamu alımları, yerli içerik şartları, yatırım incelemeleri ve stratejik stoklar aynı politika bütününün parçaları olarak kullanılmaktadır. Yapay zekâya yönelik yatırımlar büyüdükçe ileri çip üretimi, yüksek işlem gücü, veri merkezi kapasitesi ve artan elektrik ihtiyacı, ülkelerin sanayi ve ekonomik güvenlik gündeminde daha stratejik bir konum kazanmaktadır.

Hükümetler stratejik üretim kapasitesini ülke içinde tutmayı, yeni yatırımları kendi pazarlarına çekmeyi ve rakip ekonomilerin kritik teknolojilere erişimini sınırlandırmayı hedeflemektedir. Özellikle yarı iletkenler, bataryalar, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji teknolojileri ve kritik minerallere sağlanan teşvikler yatırım kararlarını belirgin biçimde etkilemektedir. Yatırımların yönü artık yalnızca işçilik maliyetleriyle değil; kamu destekleri, enerji güvenliği, teknoloji altyapısı, siyasi istikrar ve pazara erişim koşullarıyla birlikte belirlenmektedir.

Bazı stratejik sektörlerde devlet müdahalesi, teşvik ve düzenlemelerin ötesine geçerek doğrudan kamu payı ve mülkiyetine kadar uzanmaktadır. Böylece devlet, yatırımın yerini, teknolojinin dolaşımını ve tedarik zincirlerinin yapısını daha doğrudan etkilemektedir.

Çinli elektrikli araç, batarya ve temiz teknoloji şirketlerinin Çin dışındaki pazarlarda yeni üretim yatırımlarına yönelmesi de bu dönüşümün önemli bir örneğidir. Bu yatırımlar, üretim ağlarının teşvikler, pazar erişimi ve jeopolitik koşullar doğrultusunda yeni coğrafyalarda yeniden konumlandığını göstermektedir.

Karbonsuzlaşma: İklim Hedefinden Jeoekonomik Rekabete

Karbonsuzlaşma; yenilenebilir enerji, elektrifikasyon ve temiz teknoloji yatırımlarının yanı sıra enerji güvenliği, sanayi kapasitesi ve stratejik bağımlılıklar açısından da önem taşımaktadır. Enerji ithalatına yüksek ölçüde bağımlı ülkeler için yenilenebilir kaynakların yaygınlaşması, yalnızca karbon emisyonlarını azaltmanın değil, fosil yakıt fiyatlarındaki dalgalanmalara ve kritik enerji güzergâhlarındaki kesintilere karşı dayanıklılığı artırmanın da bir aracı olarak görülmektedir.

Ancak bu dönüşüm eski bağımlılıkları azaltırken yenilerini yaratmaktadır. Elektrifikasyon ve yenilenebilir enerji yatırımları büyüdükçe, lityumdan nadir toprak elementlerine uzanan kritik mineral grubunun üretim zincirlerindeki önemi de artmaktadır. Kritik minerallerde asıl risk, rezervlerin hangi ülkelerde bulunduğundan çok, işleme ve rafinaj kapasitesinin sınırlı sayıdaki merkezde toplanmasından doğmaktadır. Çin’in kritik minerallerin işlenmesi ve temiz teknoloji tedarik zincirlerindeki güçlü konumu, diğer ülkelerin kısa vadede alternatif üretim kapasitesi geliştirmesini zorlaştırmaktadır. Alternatif maden ve işleme kapasitesinin kurulmasının uzun yıllar gerektirmesi de bu bağımlılıkların azaltılmasını güçleştirmektedir.

Karbonsuzlaşma politikaları ticaretin kurallarını da değiştirmektedir. Karbon fiyatlaması ve CBAM hâlihazırda ticaret ve maliyet yapıları üzerinde etkili olurken geri dönüştürülmüş içerik şartları, dijital ürün pasaportları ve izlenebilirlik yükümlülükleri de giderek pazara erişim ve tedarikçi seçimi kriterlerine dönüşmektedir. Şirketler yatırım ve satın alma kararlarında artık yalnızca fiyat ve kaliteyi değil, üretimin karbon yoğunluğunu, kullanılan enerjinin niteliğini ve ürün verisinin doğrulanabilirliğini de dikkate almaktadır.

Böylece iklim dönüşümü, çevre politikasının sınırlarını aşarak enerji, teknoloji, hammadde, veri ve sanayi kapasitesi rekabetinin bir parçası hâline gelmektedir. Yeni küresel düzende düşük karbonlu üretim, çevresel bir tercih olmanın ötesinde, rekabet gücünü, yatırım kararlarını ve ekonomik dayanıklılığı birlikte etkileyen stratejik bir kapasiteye dönüşmektedir.

Sonuç ve Değerlendirme

Küresel ekonomi, maliyet ve verimlilik odaklı yapıdan; güvenlik, teknoloji, tedarik dayanıklılığı ve karbon performansının birlikte belirleyici olduğu yeni bir jeoekonomik düzene geçmektedir. Bu dönüşüm, devletlerin ekonomi politikalarını yeniden şekillendirirken şirketlerin yatırım, üretim, finansman ve tedarik kararlarını da doğrudan etkilemektedir.

Yeni dönemde ekonomik güvenlik, dışa kapanmak anlamına gelmemektedir. Esas olan, üretimi ve ekonomik işleyişi kesintiye uğratabilecek kritik bağımlılıkları belirlemek, alternatif kapasite oluşturmak ve kırılganlıkları yönetilebilir düzeye indirmektir. Ancak bu yaklaşımın başarısı, ekonomik güvenlik ile küresel entegrasyon arasında sürdürülebilir bir denge kurulmasına bağlıdır. Aksi hâlde dayanıklılığı artırmayı amaçlayan politikalar, yüksek maliyet, verimlilik kaybı, sübvansiyon yarışı ve kalıcı korumacılık riskini beraberinde getirebilir.

Bu yeni düzende rekabet avantajının kaynakları da değişmektedir. Maliyet avantajı ve küresel ölçek önemini sürdürse de günümüz rekabet koşullarında bunlar tek başına kalıcı üstünlük sağlamaya yetmemektedir. Küresel rekabette öne çıkmak; teknoloji geliştirebilme, enerji ve hammadde akışını güvence altına alma, ürün verisini doğrulayabilme ve üretimin karbon yoğunluğunu azaltabilme becerisine bağlı olacaktır.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemin kazananları küresel ekonomiden uzaklaşanlar değil; hangi bağımlılıkların korunacağını, hangilerinin çeşitlendirileceğini ve hangi alanlarda yerli ya da bölgesel kapasite kurulacağını doğru belirleyenler olacaktır. Güvenlik, teknoloji ve karbon rekabetinin iç içe geçtiği bu yeni dönemde kalıcı üstünlük, yalnızca daha ucuza üretmekten değil; daha dayanıklı, daha yenilikçi ve daha düşük karbonlu bir değer yaratma modeli kurabilmekten geçmektedir.

Küreselleşmede Yeni Dönem Güvenlik, Teknoloji Ve Karbon Rekabeti Satınalma Dergisi 7 Gün 7 GündemGül SALDIRANER

EG Partner – SMMM

Bağımsız Denetçi

Sürdürülebilirlik Denetçisi
www.eg-econsulting.com

 

KAYNAKLAR

  1. Clayton, C., Maggiori, M., & Schreger, J. (2026, June). Understanding geoeconomics in a volatile world. Finance & Development, International Monetary Fund – https://www.imf.org/en/publications/fandd/issues/2026/06/understanding-geoeconomics-in-a-volatile-world-matteo-maggiori
  2. Mattoo, A., Ruta, M., & Staiger, R. W. (2026, June). Trade cooperation in an age of geopolitics. Finance & Development. International Monetary Fund- https://www.imf.org/en/publications/fandd/issues/2026/06/trade-cooperation-in-an-age-of-geopolitics-aaditya-mattoo
  3. Frieden, J. (2026, June). The cost of geoeconomic coercion. Finance & Development. International Monetary Fund – https://www.imf.org/en/publications/fandd/issues/2026/06/the-cost-of-geoeconomic-coercion-jeffry-frieden
  4. Keeble, E., Kohli, A., & Webb, C. (2026, May 12). Globalisation isn’t dead. It’s reconfiguring: New insights from OECD Trade in Value Added data. OECD– https://www.oecd.org/en/blogs/2026/05/globalisation-isnt-dead-its-reconfiguring-new-insights-from-oecd-trade-in-value-added-data.html
  5. Hanson, G. H. (2026, June). Righting globalization’s wrongs. Finance & Development. International Monetary Fund – https://www.imf.org/en/publications/fandd/issues/2026/06/righting-globalizations-wrongs-gordon-hanson
  6. Edwards, B. (2026, June). Mine the gap. Finance & Development. International Monetary Fund- https://www.imf.org/en/publications/fandd/issues/2026/06/cafe-economics-mine-the-gap-bruce-edwards
  7. United Nations Conference on Trade and Development. (2026). World investment report 2026: International investment in a turbulent era. United Nations – https://unctad.org/publication/world-investment-report-2026-international-investment-turbulent-era
  8. International Energy Agency. (2025). Global Critical Minerals Outlook 2025. IEA, Paris – https://www.iea.org/reports/global-critical-minerals-outlook-2025/executive-summary
  9. European Commission, Directorate-General for Energy. (2025, November 17). In focus: Data centres – an energy-hungry challenge – https://energy.ec.europa.eu/news/focus-data-centres-energy-hungry-challenge-2025-11-17_en

Türkiye’nin İlk ve En Büyük LNG’li Konteyner Gemilerinden Kaşif Kalkavan, İlk Uğrağını Marport’ta Gerçekleştirdi

Tedarik Zinciri Dijital Dönüşüm Danışmanlığı Haber Türkiye’nin İlk Ve En Büyük Lng’li Konteyner Gemilerinden Kaşif Kalkavan, İlk Uğrağını Marport’ta Gerçekleştirdi

Türkiye’nin İlk ve En Büyük LNG’li Konteyner Gemilerinden Kaşif Kalkavan, İlk Uğrağını Marport’ta Gerçekleştirdi

Tedarik Zinciri Dijital Dönüşüm Danışmanlığı Haber Türkiye’nin İlk Ve En Büyük Lng’li Konteyner Gemilerinden Kaşif Kalkavan, İlk Uğrağını Marport’ta GerçekleştirdiTurkon Line filosunun yeni nesil konteyner gemisi Kaşif Kalkavan, ilk liman uğrağını Marport’ta gerçekleştirdi. Çevre dostu teknolojilerle tasarlanan 4.000 TEU taşıma kapasitesine sahip Kaşif Kalkavan, Türkiye’de inşa edilen ilk ve en büyük LNG yakıtlı konteyner gemisi olma özelliğini taşıyor.

Yüzde 100 Türk sermayesi ve Türk mühendisliğiyle inşa edilen ve beş farklı yakıtla çalışabilen ilk gemilerden biri olan Kaşif Kalkavan, ilk uğrağını Marport’a gerçekleştirdi. İlk uğrak kapsamında düzenlenen törene Turkon Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nevzat Kalkavan, Turkon Line CEO’su O. Alkın Kalkavan ile Turkon Line ve Marport yöneticileri katıldı.

İş Birliği Güçlenerek Devam Ediyor

Türkiye’nin en büyük konteyner limanlarından biri olan Marport ile Türk konteyner taşımacılığının köklü firmalarından Turkon Line arasında hayata geçirilen stratejik iş birliği kapsamında gerçekleşen bu ilk uğrak, iki kuruluş arasındaki güçlü iş ortaklığını pekiştirmeye devam ediyor. Marport’un güçlü altyapısı, yüksek operasyonel kapasitesi ve verimlilik odaklı hizmet anlayışıyla desteklenen iş birliği, Turkon Line’ın yeni nesil gemilerine etkin ve güvenilir liman hizmeti sunarken, iki kuruluş arasındaki uzun vadeli iş ortaklığını da ileri taşıyor.

Çoklu Yakıt Altyapısı ve Çevreci Donanım

Kaşif Kalkavan, Turkon Holding iştiraki Sedef Tersanesi’nde inşa edilen 4.000 TEU’luk yeni nesil iki konteyner gemisinin ilkini oluşturuyor. Gemi, LNG’nin yanı sıra MGO (Marine Gas Oil), HFO (Heavy Fuel Oil), VLSFO (Very Low Sulfur Fuel Oil) ve ULSFO (Ultra Low Sulfur Fuel Oil) olmak üzere beş yakıtla çalışabilecek altyapıya sahip. Bu çoklu yakıt kabiliyeti, değişen liman kısıtlamalarına ve yakıt fiyat dalgalanmalarına karşı operasyonel esneklik sağlıyor. Emisyon tarafında ise gemide bulunan Seçici Katalitik İndirgeme (SCR) ve scrubber sistemleri, uluslararası çevre standartlarına tam uyum sunuyor. Söz konusu donanım, kükürt ve azot oksit salımlarını sınırlayarak geminin karbon ayak izini düşürüyor.

Hindistan Hattında Stratejik Konumlanma

Marport Logoİsmini Turkon Holding’in kurucusundan alan gemi, 17 Temmuz itibarıyla şirketin Hindistan Servisi’nde (TRI) operasyonlarına başladı. Bu hat, Türkiye, Kızıldeniz, Avrupa ve Hindistan limanlarını birbirine bağlarken Turkon’un Amerika ağıyla birleşerek Amerika’dan Hindistan’a uzanan bir ticaret koridoru oluşturuyor. Yükselen üretim ve tüketim kapasitesiyle Hindistan, bu koridoru küresel lojistik açısından giderek daha kritik bir noktaya taşıyor. Marport uğrağıyla gemi, hem yüksek operasyonel kapasiteye sahip bir limanla hem de köklü bir Türk taşımacılık firmasıyla eşleşmiş oluyor. Yüzde 100 Türk sermayesi ve mühendisliğiyle inşa edilen Kaşif Kalkavan, Türk tersaneciliğinin ileri teknolojili gemi üretme kapasitesini de ortaya koyuyor.

Adres, Kariyerde Fark Yaratıyor

1784540787 Jilda Bal Temmuz
Gilda&Partners Consulting Kurucu Ortağı Jilda Bal

Beyaz yakalılar için kariyer kararı artık yalnızca hangi şirkette çalışılacağıyla sınırlı kalmıyor. Yaşanılan şehir, erişilebilen rollerden profesyonel ağlara, gelişim fırsatlarından ücret beklentilerine kadar kariyerin yönünü doğrudan etkiliyor.

OECD’nin geçtiğimiz hafta yayınladığı 2026 İstihdam Görünümü raporuna göre, OECD ülkelerinin yarısından fazlasında istihdam oranı, bazı bölgelerde %50 seviyesindeyken bazı yerlerde %70’e yaklaşan bir aralıkta değişiyor. Bu durum, aynı yetkinliklere sahip çalışanların yaşadıkları bölgeye göre farklı kariyer fırsatlarına erişebildiğini gösteriyor. Bu farkın en fazla yarısı çalışanın niteliklerinden eğitim, deneyim ve yaş gibi faktörlerle açıklanabiliyor. Farkın kalan kısmı ise, şehirlerin sunduğu sektörler, işverenler ve kariyer imkanlarından kaynaklanıyor. Kısacası, aynı yetkinliklere sahip iki beyaz yakalı, , yaşadıkları şehre göre çok farklı kariyer seçenekleri ile karşılaşıyor.

İstihdam artsa da, kariyer fırsatları eşit değil

Türkiye’de istihdam görünümünde hareketlilik sürüyor. TÜİK’in mayıs işgücü istatistiklerine göre, istihdam bir ayda 285 bin kişi artarak 32 milyon 463 bine ulaştı ve istihdam oranı %48,5 oldu. Türkiye’de işsizlik oranı %8,2 ile sabit kalırken, OECD ortalaması %4,9 seviyesinde gerçekleşti ve işsizlikte Türkiye, 33 ülke içinde Fransa ile birlikte yedinci sırada yer aldı.

Ülke genelindeki istihdam artışına rağmen, fırsatlar şehirler arasında aynı ve eşit ölçüde yayılmıyor. TÜİK’in 2025 İç Göç İstatistikleri’ne göre 2 milyon 475 bin kişi iller arasında göç etti ve hareketliliğin en yoğun olduğu grup 20-24 yaşındakiler oldu. TÜİK’in son yıllardaki iç göç araştırmalarında da genç yetişkinler, şehir değiştirme hareketliliğinin merkezinde yer alıyor.

Kariyerin Adresini Şirketler Değiştirebilir 

İnsan kaynakları firması Gilda&Partners Consulting Kurucu Ortağı Jilda Bal, şirketlerin yetenek stratejilerini yalnızca büyük şehirlerdeki aday havuzuna göre kurgulamaması gerektiğini vurguluyor:

1784540787 Jilda Bal Temmuz
Gilda&Partners Consulting Kurucu Ortağı Jilda Bal

“Özellikle kariyerinin başındaki çalışanlar için şehir değiştirme, yaşanacak yer seçiminin ötesinde, erişilebilecek roller, profesyonel ağlar ve gelişim imkanlarıyla birlikte değerlendirilen bir karar. Bugün aynı eğitim ve deneyime sahip iki çalışanın kariyer yolculuğu, sadece yaşadığı şehir nedeniyle bile farklılaşabiliyor. Büyük şehirlerde rol, ağ ve proje çeşitliliği daha geniş olabilir ancak bu, diğer şehirlerdeki yeteneğin daha sınırlı olduğu anlamına gelmiyor. Şirketlerin yeteneği adresine göre değil, beceri ve potansiyele göre değerlendirmesi gerekiyor.

Hibrit çalışma, bölgesel işe alım, proje bazlı görevler ve kurum içi mobilite uygulamaları bu farkı azaltmak için önemli araçlar. Şirketler fırsatları merkez ofislerinin bulunduğu şehirle sınırlamadan farklı şehirlere de taşıyabilirse, hem daha geniş bir yetenek havuzuna erişir hem de çalışanların kariyerlerini şehir değiştirmek zorunda kalmadan geliştirebilecekleri daha adil bir yapı kurabilir.”

Şirketler Vergi Mevzuatındaki Değişim Hızına Yetişmekte Zorlanıyor

1784532023 Vergi Dijital Donusum

Sovos’un, Studio by Informa TechTarget iş birliğiyle finans, üretim ve perakende sektörlerinden 300 üst düzey finans yöneticisinin katılımıyla gerçekleştirdiği araştırma, şirketlerin en büyük uyum riskinin “değişim hızına ayak uydurabilmek” olduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre katılımcıların yüzde 44’ü mevzuat değişikliklerinin etkin şekilde yönetilemeyecek kadar hızlı ilerlediğini belirtirken, yüzde 61’i önümüzdeki yıllardaki en büyük uyum riskini “kamu otoritelerinin yeni zorunlulukları” ve “mevzuat değişikliklerinin hızı” olarak görüyor.

Dünya genelinde verginin dijital dönüşümü belirgin bir hız kazandı. Hem Türkiye gibi e-belge süreçlerinde önemli bir aşama kaydetmiş ülkeler hem de özellikle Avrupa’da dijital dönüşümün önemine son birkaç yıldır ağırlık vermeye başlayanlar; teknolojinin ışığında şeffaflık ve düzen arayışını artırıyor. Vergi uyumu, şirketler için yalnızca yasal yükümlülüklerin yerine getirildiği bir süreç olmaktan çıkıp operasyonel dayanıklılığı ve büyüme stratejilerini doğrudan etkileyen kritik bir iş alanına dönüşüyor. Uyumun nasıl yönetildiği konusundaki önem arttıkça, finans profesyonellerinin üzerindeki baskı da çoğalıyor.

Sovos’un Studio by Informa TechTarget iş birliğiyle gerçekleştirdiği araştırma, dönüşümün finans liderleri üzerindeki etkisini; liderlerin gerçek zamanlı raporlama zorunlulukları ve yapay zekâ yatırımları karşısında nasıl bir yol izlediğini rakamlarla ortaya koyuyor. Dünya genelinden direktör ve üzeri seviyedeki 300 finans liderinin katıldığı araştırmaya göre; değişimin hızı problem olarak görülüyor. Katılımcıların yüzde 58’i yeni ve devam eden yerel ve küresel vergi uyumu zorunluluklarını şirketleri için karmaşık olarak değerlendirirken, yüzde 44’ü bu değişimlerin artık etkin şekilde yönetilemeyecek kadar hızlı gerçekleştiğini ifade ediyor. Önümüzdeki yıllarda karşılaşılacak en büyük uyum riski ise yüzde 61 ile “kamu otoritelerinin yeni zorunlulukları” ve “mevzuat değişikliklerinin hızı” olarak görülüyor.

Entegrasyon Hâlâ En Büyük Sorunlardan Biri
Araştırma, şirketlerin değişime uyum sağlamak için teknoloji yatırımlarını hızlandırdığını da gösteriyor. Katılımcıların yarısından fazlası gelecek mali yıl için en önemli önceliklerinden biri olarak daha güçlü bir risk yönetimi planı geliştirmeyi gösterirken, yüzde 39’u yapay zekâ destekli vergi uyum çözümlerini değerlendirmeyi veya uygulamayı, yüzde 36’sı ise vergi planlamasını iş stratejisinin daha merkezi bir parçası haline getirmeyi hedefliyor.

Diğer yandan, söz konusu yatırımlara rağmen teknoloji tarafındaki temel sorunlar devam ediyor. Katılımcıların yüzde 43’ü mevcut muhasebe ve ERP sistemleriyle sorunsuz çalışan doğru platformu seçmenin en büyük zorluk olduğunu belirtiyor. Katılımcıların yalnızca yüzde 38’i sistemlerini daha az sayıda platform altında konsolide edebildiğini belirtiyor.

Yapay Zekâya İlgi Yüksek, Güvenlik Kaygıları da Öyle
Araştırma, finans liderlerinin yapay zekâyı vergi uyumunun geleceğinde önemli bir araç olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Katılımcıların yüzde 81’i yapay zekânın en büyük katkısının vergi uyumuna ilişkin daha doğru içgörüler sunması olduğunu belirtirken, yüzde 58’i bu teknolojilerin daha sağlıklı büyüme kararları alınmasına katkı sağlayacağını düşünüyor. Bununla birlikte yapay zekâ kullanımına ilişkin çekinceler de sürüyor. Araştırmaya katılanların yüzde 86’sı veri güvenliği ve gizliliğini en önemli endişe alanı olarak gösteriyor. Araştırma ayrıca şirketler için teknoloji yatırımlarından elde edilen değerin, güçlü veri yönetimi ve sağlam bir teknoloji altyapısıyla doğrudan ilişkili olduğuna işaret ediyor.

“Yapay Zekâ Ancak Sağlam Bir Temel Üzerinde Değer Yaratabilir”
Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Sovos EMEA Bölgesinden Sorumlu Satış Başkan Yardımcısı Elçim Sirek, şirketlerin bugün karşı karşıya olduğu en büyük zorluğun yalnızca yeni regülasyonlara uyum sağlamak değil, bunu sürdürülebilir bir teknoloji altyapısıyla gerçekleştirebilmek olduğunu belirtti. Sirek, “Yapay zekâ güçlü bir teknoloji olsa da tek başına çözüm değil. Ancak doğru veri, entegre sistemler ve sağlam süreçler üzerine inşa edildiğinde gerçek değer yaratabilir” dedi. Sirek, gerçek zamanlı vergi uyumu döneminde rekabet avantajı için, yapay zekâyı destekleyecek sağlam bir dijital temele dikkat çekti.

Raporun Tümünü Görüntülemek için Tıklayınız