Vergi Borçlarında Gecikme Zam ve Faiz Oranları Nadiren Güncelleniyor

Peki Bu Oranlar Ne Kadar Makul? Bir Göstergeye Endekslenemez mi?

Vadesinde ödenmeyen vergi borçlarına Devlet gecikme zammı uyguluyor. Bu gayet normal diyebilirsiniz. Ama bu durum her zaman aynı derecede makul olmayabilir. İdareden kaynaklanan hatalar ve mükellefin kasıt veya ihmaline göre bir farklılık olması gerekmez mi?

Bu ayki yazıda size gecikmenin sonuçlarından biri olan faiz uygulamasını anlatacağız. Çoğunlukla ekonomideki bir göstergeye uyarlanmadan, otomatikman uygulanan ve benzeri faiz, oran, kur artışı, enflasyon gibi göstergelere pek de duyarlı olmayan bir faizden bahsedeceğiz.

Gecikme zammı aynı zamanda pişmanlık zammı ve gecikme faizi dediğimiz oranlara da referans teşkil ediyor. Başlıkta sorduğumuz soru “makul” mü? Aslında, makullük kadar, gecikmeye karşı ödenen bedelin mahiyeti de önemli, bu tür geç ödeme faiz veya zamları bir ceza mı yoksa sadece bir borcun/paranın geç ödemesinden kaynaklanan bir ilave ödeme mi? Bu nokta çok önemli. Çünkü gecikme zamları bir taraftan gider olarak da kabul edilmiyor.

Peki faizlerin, kurların, enflasyonun çok dinamik ve anlık oluştuğu bir ortamda Devlet gecikme zammı oranlarını nasıl belirliyor? Bu gösterge ve oranlar arasında bir uyum veya korelasyon var mı? Maalesef pek yok. Aslında böyle bir endeksleme olmalı mı, tartışılabilir, ama bizce olmalı öncelikle mükellef uyumu ve paranın zaman değeri açısından.

————————————-

28 Haziran 2019 tarih ve 1266 sayılı yeni bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile aylık gecikme zammı oranı 1 Temmuz 2019 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere %2,5 olarak yeniden belirlenmişti. Bir önceki oran aylık %2 idi. (2010/965 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla neredeyse 8 yıllık bir dönem için gecikme zamları aylık %1,4 olarak uygulanmıştı.) Üzerinden çok zaman geçmeden 30 Aralık 2019 tarihinde gecikme zammı oranı %1,6 olarak yeniden belirlendi.

—————————————

Bu oran vergisini zamanında ödeyemeyen, ödeme güçlüğü çeken herkesi etkiliyor ve vergi borçlarını katlayıp, mali idarenin tahsilat ve vergi mükellefinin ödeme kabiliyetini azaltıyor, her 2-3 yılda bir yeni bir vergi yapılandırması beklentisi yaratıyor. Biliyorsunuz ödenmeyen borçlarda yapılandırmada aylık 0,35’lik bir oran uygulanıyor.

Aynı zamanda tek haneli enflasyon hedeflemesi açısından enflasyon üzerinde karşılıklı etkileşim içinde olan bir parametre olarak sadece vergi gelirlerini değil makro iktisadi parametreleri de etkileyen bir konu.

Kanunen gecikme zammı ve gecikme faizi oranları Bakanlar Kurulu (Cumhurbaşkanlığı) yetkisinde olduğu için herhangi bir otomatik endeksleme veya konjonktürel duyarlı bir belirleme yapılmamaktadır. Kanunda belirleme yöntemine ilişkin bir açıklık da bulunmamaktadır.

Gecikme Faizi veya Gecikme Zammı Nedir?

Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre faiz, işletmek için bir yere ödünç verilen paraya karşılık alınan kâr, getiri, ürem, nema anlamına gelir. Türk Hukuk Lügatine göre ise faiz, alacaklının borçlusundan istemeye hakkı olduğu bir ivazdır. Ekonomi bakımından faiz, ödenecek olan paranın geliri, hukuki bakımdan ise alacağın medeni semeresidir. Her medeni semere gibi bu da mukaveleden veya kanun hükmünden doğar. Bunun özelliği zamanla doğan ve çoğalan bir alacak olmasıdır.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanuna göre süresinde ödenmeyen vergi borçları ve Vergi Usul Kanunu’na göre zamanında tahakkuk etmeyen vergiler için uygulanan gecikme faizinin oranı gecikme zammına bağlanmış durumdadır.

Oranlar son 25 Yılda Nasıl Değişti?

Aşağıdaki tabloda, son 22 yılda yılda uygulanan gecikme zammı ve dolayısıyla gecikme faizi oranları yer almaktadır. Tablodan da görüleceği üzere uygulanan en yüksek gecikme zammı oranı %15, en düşük gecikme zammı oranı ise %1,40’tır. En uzun süre uygulanan oran neredeyse 8 yıl uygulanan %1,40 oranı olurken en kısa süreyle uygulanan oran 116 gün ile %5 olmuştur.[1]

Aşağıdaki tabloda gecikme zammı oranlarına uygulanan gün sayısı itibariyle bakarsak çok çarpıcı bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Geçerlilik Dönemi Gecikme Zammı Oranları Uygulanan Gün Sayısı
01.02.1996-08.07.1998 15% 888
09.07.1998-20.01.2000 12% 560
21.01.2000-01.12.2000 6% 315
02.12.2000-28.03.2001 5% 116
29.03.2001-30.01.2002 10% 307
31.01.2002-11.11.2003 7% 649
12.11.2003-01.03.2005 4% 475
02.03.2005-20.04.2006 3% 378
21.04.2006-18.11.2009 2,5% 1307
19.11.2009-18.10.2010 1,95% 365
19.10.2010-05.09.2018 1,40% 2847
06.09.2018-30.06.2019 2% 297
01.07.2019-29.12.2019 2,5% 182
30.12.2019- Bugüne * 1,6% 604*

(*25 Ağustos 2021 tarihine kadar baz alınmıştır)

Gecikme Zammı Oranı 8 Yıl Boyunca Hiç Değişmemişti…

Bu hem kamu alacaklarının daha çabuk Maliye veznelerine girmesini sağlayan hem de Maliye-Mükellef uyumuna katkı sağlayabilecek bir konu. Bu sebeple artırılması ve azaltılmasının ekonomik göstergelere daha duyarlı olması makul ve faydalı olacaktır.

Yıllar TÜFE% Yeniden Değerleme Oranı% Gecikme Zammı%
2020 14,60 9,11 19,2
2019 11,84 22,58 24-30
2018 20,30 23,73 16,8-24
2017 11,92 14,47 16,8
2016 8,53 3,83 16,8
2015 8,81 5,58 16,8
2014 8,17 10,11 16,8
2013 7,40 3,93 16,8
2012 6,16 7,8 16,8
2011 10,45 10,26 16,8

 

Yukarıdaki tablodan da görüleceği üzere her yıl maktu vergiler ve vergi cezalarının endekslendiği yeniden değerleme oranı (YDO), finansal piyasalarda mevduat/kredi işlemlerinde uygulanan faiz oranları, yıllık tüketici enflasyonu (TÜFE) ve devletin borçlanma senetlerindeki faiz oranı gibi göstergelerden büyük ölçüde uzaklaştığı görülmektedir. Özellikle 2011-2017 yılları arasında enflasyonun çok üzerinde bir gecikme zammı oranı uygulandığı görülmektedir.

2015 yılında konuyla ilgili yayımlanan bir yazımızda “Yıllık %16,80 olan gecikme zammı oranının düşürülmesi veya kanuni bir değişiklikle en yakın ve anlamlı göstergeye endekslenmesi mükellef-vergi idaresi uyumu için son derece olumlu bir adım olabilir. Bu uygulamanın vergi gelirlerinin Hazineye intikal süresini de azaltabileceği şüphesizdir.”[2] demişiz.

Bugün ülkemizin geçtiği ekonomik belirsizlik ortamında gecikme zammı oranının %1,6 olarak belirlenmesi karşımıza yine aynı konuyu getirmektedir.

Yapılacak bir kanuni değişiklikle gecikme zammı ve gecikme faizi oranlarının anlamlı bir göstergeye endekslenmesinin çok ciddi faydaları olacaktır.

 

[1] Şaban KÜÇÜK, Gecikme Zammı ve Gecikme Faizi Nedir? Ceza mı, Paranın Zaman Değeri mi?, Yaklaşım Dergisi, Ocak 2005, Sayı: 145, s.59

[2] Şaban Küçük, Vergi borçlarında aylık %1.40 gecikme zammı/faizi oranı makul mü?, Dünya Gazetesi, 30 Ocak 2015.

İş sözleşmesini fesheden taraf bu kararından tek taraflı olarak dönebilir mi?

İş sözleşmesi, ”bir tarafın, (işçi) bağımlı olarak iş görmeyi, diğer tarafın (işveren) da ücret ödemeyi üstlenmesinden oluşan sözleşme” olarak tanımlanmaktadır (İşK m.8/1). İş sözleşmesi tarafların karşılıklı ve birbirlerine uygun irade bildiriminde bulunmaları ile meydana gelir[1].

Yargıtay’a göre, “İş sözleşmesi taraflara sürekli olarak borç yükleyen bir özel hukuk sözleşmesi olsa da, taraflardan herhangi birinin iş sözleşmesini bozmak için karşı tarafa yönelttiği irade açıklamasıyla ilişkiyi sona erdirmesi mümkündür.

Fesih hakkı iş sözleşmesini derhal veya belirli bir sürenin geçmesiyle ortadan kaldırabilme yetkisi veren bozucu yenilik doğuran ve karşı tarafa yöneltilmesi gereken bir haktır.

Maddede düzenlenen bildirimli fesih, belirsiz süreli iş sözleşmeleri için söz konusudur. Başka bir anlatımla belirli süreli iş sözleşmelerinde fesheden tarafın karşı tarafa bildirimde bulunarak önel tanıması gerekmez.

Fesih bildirimi bir yenilik doğuran hak niteliğini taşıdığından ve karşı tarafın hukukî alanını etkilediğinden, açık ve belirgin biçimde yapılmalıdır. Yine aynı nedenle kural olarak şarta bağlı fesih bildirimi geçerli değildir.

Fesih bildiriminde “fesih” sözcüğünün bulunması gerekmez. Fesih iradesini ortaya koyan ifadelerle eylemli olarak işe devam etmeme hali birleşirse bunun fesih anlamına geldiği kabul edilmelidir. Bazen fesih işverenin olumsuz bir eylemi şeklinde de ortaya çıkabilir. İşçinin işe alınmaması, otomatik geçiş kartına el konulması buna örnek olarak verilebilir. Dairemizce, işverenin tek taraflı olarak ücretsiz izin uygulamasına gitmesi halinde, bunu kabul etmeyen işçi yönünden “işverenin feshi” olarak değerlendirilmektedir.

Fesih bildiriminin yazılı olarak yapılması, 4857 sayılı İş Kanununun 109. maddesinin bir sonucudur. Ancak yazılı şekil şartı, geçerlilik koşulu olmayıp ispat şartıdır.

Fesih bildirimi karşı tarafa ulaştığı anda sonuçlarını doğurur. Ulaşma, muhatabın hâkimiyet alanına girdiği andır”[2].

İş sözleşmesinin feshi, yüze karşı fesihlerde derhal hüküm doğurur. Bir vasıta kullanılması halinde haklı nedenle fesih beyanı, karşı tarafa varmasıyla hüküm doğurur. Başka bir deyişle, iş sözleşmesi fesih beyanı, öğrenme ile değil, varış anında hüküm ifade eder. Örneğin fesih beyanı, daha sonra öğrenilmiş olsa bile, karşı tarafa postayla ulaştığı, onun egemenlik alanına girdiği anda hüküm doğurur. Elektronik posta (e-mail) ile ulaştırılan fesih beyanı da muhatabın, elektronik posta adresine gönderilmekle hüküm ifade etmiş olur.

Sonuç olarak, iş sözleşmesi, fesih bildiriminin karşı tarafa ulaşma anından itibaren hüküm ve sonuç doğurur. Bu nedenle karşı tarafa ulaşmış olan bildirimden tek taraflı olarak dönülemez. Ancak, bildirim henüz karşı tarafa ulaşmadan veya ulaşmış olmakla birlikte karşı taraf öğrenmeden fesih beyanından dönmek mümkündür (TBK m.10). Yargıtay’ın aynı yönde verdiği bir kararında özetle, “Fesih bildirimi karşı tarafa ulaştığı anda sonuçlarını doğurur. Ulaşma, muhatabın hâkimiyet alanına girdiği andır. Fesih bildirimi karşı tarafa ulaşması ile sonuçlarını doğurur ve bundan tek taraflı olarak dönülemez” denilmektedir[3].

 

[1] İNCİROĞLU, Lütfi, Sorulu Cevaplı İş Hukuku Uygulaması, 4. Baskı, İstanbul 2020, s.47.

[2] Y9HD.28.5.2014 T., E.2012/10428, K.2014/17228 Legalbank.

[3] Y9HD.28.5.2014 T., E.2012/10428, K.2014/17228 Legalbank.

Uluslararası Ticarette Bankaların Önemi

Bankalar Olmadan Ticaret Yapılır Mı? 

Farklı ülkelerde bulunan gerek ithalatçı, gerekse ihracatçılar bankalar olmasaydı nasıl ticaret yapardı acaba? Malını satmak isteyen ihracatçı konumundaki gerçek veya tüzel kişiler mallarını ithalatçıya teslim ederken dahi sıkıntı yaşarlardı ola ki bankalar devrede olmasaydı. İhracatçı malları ile birlikte ithalatçının bulunduğu yere gelir, malını teslim etmesi gerek ama nasıl teslim edecek? Malını teslim ettiğinde malın parasını nasıl alacak? Malın parasını alsa dahi bu parayı kendi ülkesine nasıl getirecek? Parayı beraberinde kendi ülkesine götürmek isteyen ihracatçıyı nasıl bir riskin beklediğini düşünmek dahi istemiyorum. İhracatçının hem parası, hem de hayatı risk içinde değil midir sizce? Çok bilinmeyenli denklem adeta…

Farklı bir kurgulama yapalım; İhracatçı satacağı malı ithalatçıya verir, karşılığında farklı bir ürün alır. Mal takası (Barter) olur. Her zaman mal takasının olamayacağı durumlarda mal karşılığı para devreye girdiğinde riski de beraberinde getirecektir.

Malın para ile değiş tokuş edildiği hallerde ihracatçı parayı teslim aldığında şu risklerle karşılaşacaktır;

  • Paranın taşıma riski,
  • Paranın değerini koruma veya değer yitirme riski,
  • Paranın sahte olma riski,
  • Paranın çalınma riski
  • İhracatçının hayati riski

Tüm bu olasılıkları bir dış ticaret işleminde “bankalar olmasaydı ne olurdu?” diye sorduktan sonra yazdım.

BANKALAR DIŞ TİCARETİN AYRILMAZ PARÇASIDIR

Altını kalın çizgilerle çizmek gerekirse bir dış ticaret işleminde bankalar olmazsa, maalesef dış ticaretin olabileceğinden pek söz edilemez. Bir dış ticaret işleminde ithalatçı ve ihracatçının birbirlerine güvenmeme sorunu, bir bankanın aracılık etmesiyle ile çözümlenir. Dış ticaretin tarafları birbirlerine her zaman güvenmek zorunda olmasalar da tedbirli davranmalarını gerektirecek pek çok neden vardır. İthalatçı, ihracatçısına güvense, direk olarak mal bedelini ihracatçının avucuna sayar ve ihracatçının malını teslim etmesini bekler. Ya da ihracatçı güvene dayalı olarak malını ithalatçıya gönderir, ithalatçı malı alır, satar, sonrasında ihracatçıya mal bedelini öder. İşte bunlar tıpkı masallarda olduğu gibi saf güvene dayalı ilişkiler olsa da dış ticaretin gerçeği böyle söylemiyor. İthalatçı veya ihracatçıların neden para batırdıklarına dair hikâyelerini dinlediğinizde özetle taraflar bankaları kullanmadan birbirlerine ya para ödemişler, ya da mallarını teslim etmişler. Sonuçta ya para, ya da mallar buharlaşmıştır.

Tacirlerin dış ticaret yapabilmeleri için bir bankanın varlığı tartışmasız var olmalıdır. İthalatçı ve ihracatçı birbirlerine tam olarak güvenmeseler de, bankalar taraflara gereken güveni verir.

DIŞ TİCARETTE BANKALAR TARAFLARA GÜVEN VERİR

Bankaların taraflara gereken güveni verirken; ihracatçının mal bedelini alabilmesi için ihracatına aracılık eder, gerekirse mal belinin tahsiline ilişkin garantör olur.

Bankaların garantör oldukları konulardan bir kaçı;

  • Gayrikabilirücu teyidli akreditifler (irrevocable confirmed letter of credits),
  • Vadeli işlemlerde ithalatçının kabul edeceği poliçeye aval (availization of the draft) vererek garantör olur
  • Stand By Letter of Credits (ihtiyat akreditifi),
  • Taraflara güven vermek için garanti mektubu (L/G Letter of Guarantee) tanzim eder ithalatçı ile ihracatçı arasındaki güvensizlik ve tereddütleri ortadan kaldırır,

Kendi gücünüze ilave olarak bankaların gücünü de yanınıza alın. Bankalar her zaman size güç vermeye hazırdır.

BANKALAR TACİRLERİN RİSKLERİNİ AZALTIRLAR

İthalatçı ve ihracatçıya talep etmeleri halinde döviz kurlarındaki oynaklıktan (volatilite) olumsuz etkilenmemeleri için kur garantisi verir. İleri tarihli döviz kurunu bugünden garanti eder, dış ticaret tacirleri de beklenmedik olumsuz kur hareketlerinden olumsuz etkilenip bilançolarına zarar yazmazlar.

Her hizmetin karşılığında bir maliyet ve masraf vardır. Bankalar da verdikleri hizmetler karşısında taraflardan belli bir miktar komisyon (faiz dışı gelir) almaları ticaretin bir kuralıdır. Çünkü bankalar olmadan zaten bir dış ticaret işlemi sağlıklı yürütülemeyecekti. Bankalar tacirlere bir hizmet verebilmek için gerek personel, gerek eğitim, gerek sistem, gerekse şube ve muhabir ağları için bir maliyet ödemektedirler.

Dahası; bankalar sektörel analizler yaparak portföyündeki müşterileri piyasanın gelişimi, oynaklığı veya olumsuzluğu konusunda bilgi sahibi yapar. Ayrıca bankalar bilhassa dış ticaret işlemleri ve finansal konular başta olmak üzere mevzuatsal yönden müşterilerini bilgilendirir. Dış ticaret işleminde ithalatçılar ve ihracatçılar kendi bankalarına her açıdan güvenirler. Bankalarına güvendikleri kadar kendilerine bu kadar güven duymadıklarını söylemek hiç de abartı olmaz. Dış ticaret tacirleri hem kendi ülkemizdeki T.C. Merkez Bankası tarafından çıkartılan mevzuatsal kuralları, tebliğleri ve Uluslar arası Ticaret Odaları’nın (ICC – International Chamber and Commerce) çıkarmış olduğu kuralların ne olduklarını çalıştıkları bankalardan öğrenirler;

Dış Ticaret işlemlerinde kendi TCMB – T.C. Merkez Bankası’nın mevzuat hükümleri kadar Uluslar arası arenalardaki olması gereken; Uluslar arası Ticaret Odaları’nın vesaik mukabili, kabul kredili işlemlerde tarafların uymaları gereken Uniform Rules for Collections,  Brochure no 522 (URC 522) ve Akreditifler için Uniforms Customs and Practice For Documentary Credits Brochure no 600 (UCP 600) bröşür hükümlerini bırakın bilmelerini, uluslar arası kuralların yazılı olduğu böyle bröşürler olduğunu dahi bilmeyen dış ticaret tacirlerini sıklıkla görmek mümkündür. Böyle broşürden haberi olmayan dış ticaret tacirleri para batırdıkları vakit “eyvah param battı” diye yakınırlar.

BANKALARA GÜVEN

Dış ticaret tacirlerinin çok iyi bilmeleri gereken bir şey varsa; bankalarına güven duymaları, bankalar olmadan dış ticaret işlemi olmayacağı, bankalar dış ticaret işlemlerinde yönlendirici rol üstlenir, bankalar adeta tacirlerin asla vazgeçemeyecekleri birer elemanı gibidir, bankalar sizlere bilgi verir, bilgisi olan güçlüdür, bilgisi olanın bileği bükülemez. Siz bankalarla daha güçlüsünüz. Bu yüzden diyorum ki bankalar dış ticaretin ayrılmaz bir parçası olup, bankalar olmaz ise dış ticaretinizin lastiği patlar. Bankaların misyonu sizlere kusursuz hizmet sunmak, sizinle sinerjik olmak olup bankalar asla sizin karşınızda kuruluşlar değildir. Bankalar saygın kuruluşlar olup uluslar arası pazarlarda şahsi itibar ve saygınlığınızın yetersiz kaldığı durumlarda siz ithalatçı ve ihracatçılar, bankaların saygınlığını belli bir komisyon karşılığında kullanıp, mal alımlarınız için akreditif açtırıp, ihale ve süreklilik arz eden işleriniz için yurt dışına garanti gönderip, vadeli olarak alacağınız mallar için borcunuza karşılık imzalayacağınız poliçenize kefil, garantör olarak görmüyor musunuz ?

Bankalarınıza güvenin, onlar sizin destekçiniz, rehberiniz, adeta vazgeçemeyeceğiniz bir elemanınız, danışmanınız gibidir. Bankalar size karşı hata yapamazlar. Hata yapan bedel öder. Bankalar yaptıkları hizmetten, üstlendikleri öylesine nadide misyonlarından dolayı aldıkları masraf, komisyon, faiz dışı gelir kalemlerinin kontrolü kendi denetçileri olan müfettiş ve iç kontrol mensupları tarafından yapılmakla birlikte BDDK tarafından konulan kurallara harfiyen uymak durumundalar. 

REŞAT BAĞCIOĞLU

 

 

 

Açık Hava Eğitimleri

Dr. Mehmet KAPLAN-Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi

Eğitim ve geliştirme faaliyetleri bir işletme için stratejik nitelikte olan ve çalışanın daha iyi bir deneyim yaşayarak; kendini geliştirmesine imkan tanıyan, daha etkin sonuçlar üretmesini sağlayan ve eksiklerini görerek/tamamlayarak performansını sürekli artıran pratiklerdir. Ancak bu pratikler sadece alışılmış ve/veya çok uygulanan yöntemlerin yanında daha az uygulanan ancak çalışana daha geniş bir vizyon ve pratik sağlayan yöntemler de gerekir. Bu yöntemlerden biri de işletme dışı eğitim ve geliştirme faaliyeti içinde değer bulan açık hava eğitimleridir.

Açık hava eğitimleri (ourdoor) isminden de anlaşılacağı gibi açık havada yürütülen eğitim faaliyetleridir. Kır eğitimi, hayatta kalma eğitimi, dağa tırmanma eğitimi, rafting, paintball gibi eğitimler açık hava eğitimleri içinde değerlendirilebilir. Açık hava eğitimlerinin önceliği ve/veya odak noktası; eğitime katılan bireylere takım ruhu aşılamak ve birlikte çalışmanın önemini pratikleştirmektir. Açık havada yer alarak doğanın verdiği duygusal ve fiziksel mücadele ruhunu ortaya koyması açısından bu eğitimler çalışanın kendini keşfetmesi ve işletmenin de onun özelliklerini görmesi açısından önemlidir. Açık hava eğitimlerinde “çalışan doğanın mücadeleci zorluklarına nasıl tepki vermekte, tehlikeli durumlarda tek başına mı takım ruhuyla mı hareket etmekte, stres oranı nasıl olmakta, korkarak mı hareket etmekte yoksa kontrollü davranışlar mı sergilemektedir?” sorularına yanıt aranmaktadır.

Günümüz dinamik iş ortamı çalışanlara tek başına mücadele imkanı tanımamaktadır. Dolayısıyla çalışanların kendi aralarında güvene dayalı ilişkiler inşa edip birlikte çalışmaları gerekmektedir. İşte bu noktada yukarıdaki sorulara yanıt arayan işletme yöneticileri açık hava eğitimi alan çalışanların başarıya nasıl ulaştıklarını görmekte ve keşfetmektedirler. Açık hava eğitiminin amacı “çalışanların etkin takımlar oluşturma süreçlerini hızlandırmak ve bireysel motivasyonlarını sağlayarak ekip performansını artırmaktır”. Etkin takımlar oluşturmak tanımlamasıyla; ekibin birbiriyle uyumlu olması, katılımcıların karşılıklı olumlu iletişim kurması, kişilerin empati yeteneklerinin gelişmesi, sonuç odaklı düşünme becerisinin kazandırılması gibi pratikler ifade edilmektedir.

Yaşayarak öğrenme yaklaşımı ile katılımcıların değişik ortamları ve bu ortamların getirebileceği farklı özellikleri deneyebilmeleri için gerçekleştirilen eğitimlerde genellikle aynı işletmede çalışan katılımcılara şehir dışında ya da açık alanlarda hafta sonu kampları düzenlenmektedir. Bu kamplarda çeşitli ip oyunları, yelkencilik, teknede yaşam, yol bulma gibi farklı aktiviteler düzenlenmektedir. Söz gelimi yol bulma aktivitesinde tanımlı bölgeye yerleştirilen kodlar, yol notu, harita, GPS vb. araçlar ile yol bulunmaya çalışılır.  Böylelikle çalışanların iş süreçlerindeki gibi yol alışları keşfedilmeye çalışılır. Hayatta kalma eğitiminde ise, takımlar doğa koşulları içerisinde işbölümü yaparak ateş yakmaya, korunak yapmaya, yön bulmaya, alternatif yemekler yapmaya çalışırlar. Açık alan eğitimlerinde, öğrenme sürecini hızlandıran ve kalıcı kılan, amaca uygun aktivitelerin birebir uygulanmasıdır. Katılımcılar gözlemler, gözlemlerini yansıtır, ekip içi paylaşımda bulunur. Eğitim sırasında yaşadıklarıyla, ofis ortamında yaşadıklarını karşılaştırır. Böylece, bireysel farkındalığını artırma ve ekip bilincini pekiştirme fırsatı elde eder. Açık alan eğitimlerinde bazen eğitim esnasında videolar çekilir ve çekilen videolar ise etkin bir geri bildirim aracı olarak kullanılır. Kısacası açık hava eğitimleri çalışanları birbirine yakınlaştıran; hem keyifli, hem de öğrenilenlerin daha uzun süre hatırlandığı bir yöntem olarak önemli bir insan kaynağı pratiğidir.

Kaynak ve ayrıntılı okuma önerisi: Aşağıdaki eserl(er) konu ile ilgili kaynak ve bilgilendirmeyi artırmaya yöneliktir.

  • De Cenzo, D. A. ve Robbins S. P. (2007). Fundamentals of Human Resource Management. Wiley and Sons Inc.

Küresel Etik

Dr. Öğr. Üyesi Gözde MERT
Nişantaşı Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi
İşletme Bölüm Başkanı & Gözde Araştırma Şirketi Kurucusu

“Etik, seçimlerimize ve eylemlerimize rehberlik eden ve yaşamımızın amacını ve seyrini belirleyen bir değerler kodudur.”

Ayn Rand

Küresel etik farklı kültürler, bölgeler, politik ve ekonomik istemler, ideolojiler karşısında ortak bağlayıcı değerler, yol gösterici ilkeler etrafında uzlaşmaya önem veren aynı zamanda ortak değerlere verdiği önem ile toplumsal farkındalık oluşturmayı amaçlayan kapsayıcı bir kavramdır. Küresel etik farklı toplumlardaki bireylerin kendi aralarındaki aynı zamanda devletlerin kendi aralarındaki etik ilişkilerin ortaya çıkardığı bir durumdur. Küresel etik küresel ölçekteki sorumluluklar ve yükümlülükler hakkında birtakım evrensel değerlerin ve normların birleşimi sonucunda oluşmaktadır. Dünya yoksulluğu, uluslararası yardım, çevre problemleri, güvenlik ve insan hakları gibi konular küresel etik açısından değerlendirilmektedir.

Temel bir kural olarak; insanların birbirlerine karşı ne yapması gerektiği ve karşı taraftan neler beklediği, farklı dinler ve felsefi sistemler tarafından sorgulanmıştır. Farklı coğrafi şartlar, etnik kimlikler, dini inanışlar, cinsiyet farklılıkları, nesiller arası dönüşüm, teknolojik yenilikler, toplumların farklı yönetim yapıları, insanlar arasında çoğu zaman uyuşmazlıklara yol açmıştır. Son yıllarda küreselleşme sürecinin hız kazanmasıyla yerel, bölgesel ve ulusal ölçekteki birçok etik konu küresel düzeye taşınmıştır. Bu noktada çevre kirliliği, terör, küresel ısınma, bulaşıcı hastalıklar, yoksulluk, göç ve krizler gibi birçok sorun küresel etik sorunlara dönüşmüştür. Bu sorunları küresel bir soruna dönüştüren olay, insanların ve devletlerin ne istedikleri ile mevcut durumda ne yaptıkları arasında çok ciddi bir boşluğun bulunmasından kaynaklanmaktadır.

Mevcut durumda gelenek ve alışkanlıklar, sorunlara küresel ölçekte bakmaya engel olabilir. Bu noktada ülkeler bu tür küresel etik sorunları çözme noktasında gerekli çabayı göstermemekte, sorumlulukları birbirlerine yüklemek istemektedirler. Dünya ortak bir küresel mal olarak değerlendirildiğinde, birtakım ülkeler küresel rantlar elde ederken bazı ülkeler küresel sömürüye maruz kalmaktadır.

Küresel etik, insanın, insan olması nedeniyle kutsal olduğu bilincine varmakla ortaya çıkar. Sadece bir toplumun etik sisteminin kendi başına küresel olması hem imkânsız hem anlamsız hem de ideal olmayandır. Tek bir etik sistem söz konusu olursa; kimlik ve yabancılaşma sorunları ortaya çıkabilir ve uluslar ve toplumlar yozlaşmış olur. Küresel etiğin ortaya çıkmasında birçok neden sayılabilir. Bunlar; kültürel kaynaklar ve görüşler, duygusal deneyimler, tarih, din, gelenekler ve manevi değerler olarak ifade edilebilir. Fakat bunların içerisinde etiğe en yakın alan din olarak görülmektedir. Alman teolog Küng küresel etik sorunların oluşmasında, dinlerin yozlaşmasına vurgu yapmaktadır. Bu noktada Konfüçyüsçülük, Budizm, Hristiyanlık, Müslümanlık gibi bütün inançların temelinde insani erdemleri barındıran ortak bir altın kural olduğundan bahsetmekte ve dinlerin bu yönlerinden daha çok yararlanılması ve bunların öne çıkartılmasına işaret etmektedir.

Küresel Etik Konusundaki İlkeler

  • Getirdiği çözümden daha büyük sorunlar ortaya çıkaran, hiçbir bilimsel ve teknolojik ilerleme olmamalıdır.
  • Yeni bir teknolojinin, toplumsal ya da ekolojik zarara yol açmayacağını onaylayan otorite (hükümet ya da şirket), bunu kanıtlamakla yükümlü olmalıdır.
  • Önce insan hakları ve kişisel onur korunmalı, sonra ortak kamu yararı gözetilmelidir.
  • İnsan türünün sürmesi gibi acil bir değerin, kişisel doyum sağlama gibi önemsiz bir değere göre önceliği olmalıdır.
  • Ekosistem, her durumda sosyal sistemden öncelikli ve üstün tutulmalıdır.

Küresel etiğin oluşmasında, bireylerin etik davranış göstermeleri, rasyonel ve irrasyonel süreçler sonrasında ortaya çıkacaktır. Dini ve etik sorumluluklar iç içe geçmediği sürece; her ülkenin kendi menfaatleri çerçevesinde rant elde etmelerine yol açarak, dünyadaki eşitsizliklerin ve yoksullukların çözümsüz kalacağı anlamına gelecektir.

İhalede Tek Geçerli Teklif Olması ve İhtiyacın İvedi Olmaması İptal Nedeni Olabilir Mi ?

Anahtar Kelimeler; ihalenin iptali, ihtiyacın ivedi olmaması, tek geçerli teklif

İtirazen Şikayet Konusu; İdarenin ihaleyi iptal edebilmesine ilişkin takdir yetkisinin mutlak ve sınırsız olarak düzenlenmediği, idarenin takdir yetkisinin, bahse konu Kanun’unda yer alan temel ilkeler, kamu yararı ve hizmet gerekleri gözetilerek kullanılması ve somut olaya ilişkin koşulların dikkate alınarak idarece karar verilmesi gerektiği, bu kapsamda; idarenin iptal gerekçesinin aksine, başvuruya konu ihalenin ilgili kısmında tek geçerli teklif olmasının söz konusu ihalede rekabet ortamının oluşmadığını anlamına gelmeyeceği, ihalenin tüm kısımlarına toplam 21 isteklinin teklif verdiği göz önüne alındığında, anılan Kanun’da ifade edilen temel ilkeler çerçevesinde ihale koşullarının oluştuğunun anlaşıldığı, bunun yanı sıra, ihale konusu edilen cihazın yüksek katma değerli teknolojik bir ürün olması nedeniyle ihalede teklif sayısının az olmasının olağan olduğu, iptal edilen ihale kısmına taraflarınca teklif edilen bedelin idarenin belirlediği yaklaşık maliyetten düşük bir bedelde ve rekabetçi bir fiyat olduğu, ihale tarihinden sözleşme tarihine kadar geçecek sürede yaşanacak kur dalgalanmaları nedeniyle ilgili cihazın fiyatının artacağı, ihale konusu alıma ilişkin diğer idarelerin yaptığı ihalelerin sözleşme fiyatları ile teklif ettikleri bedel karşılaştırıldığında bu hususun anlaşılabileceği, diğer taraftan; 51 kısımdan oluşan başvuruya konu ihalenin 25 kısmında tek istekli tarafından teklif sunulmasına rağmen, bu kısımların iptal edilmeyerek yalnızca kendilerinin teklif sunduğu kısmın rekabet oluşmadığı gerekçesiyle iptal edildiği, bu durumun anılan Kanun’da yer alan temel ilkelerden olan eşit muamele ilkesine aykırılık teşkil ettiği, üstelik, bu kısımların 12’sinde ekonomik açıdan en avantajlı teklif olarak belirlenen isteklilerinin sundukları tekliflerinin ilgili kısmın yaklaşık maliyetinden yüksek bir bedelde olduğu, ayrıca, idarece şikayetlerine verilen cevabi yazıda alıma konu edilen cihazın ivedi bir ihtiyaç olmadığının iptal gerekçesi olarak gösterildiği, söz konusu hususun idarece ihtiyacın belirlenmesi aşamasına yönelik olduğu, bu gerekçenin ihale sürecinden önce dikkate alınması gerektiği iddialarına yer verilmiştir.

Kamu İhale Kurulu Kararı Özeti; 18.08.2021 tarihli ve 2021/UM.II-1566 sayılı kararına göre; Mevzuat hüküm ve düzenlemelerinden; idarelerin ihalelerde saydamlığı, rekabeti, eşit muameleyi, güvenirliği, gizliliği, kamuoyu denetimini, ihtiyaçların uygun şartlarla ve zamanında karşılanmasını ve kaynakların verimli kullanılmasını sağlamakla sorumlu oldukları, ihale komisyonu kararı üzerine idarenin, verilmiş olan bütün teklifleri reddederek ihaleyi iptal etmekte serbest olduğu, ancak bu takdir yetkisinin sınırsız olmayıp kanunun temel ilkelerine uygun olarak kamu yararı ve hizmet gerekleri ile sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. İhalenin iptal edilmesine ilişkin işlemlerin gerçekleştirilmesinde takdir yetkisinin, gerekçe belirtilmek suretiyle kullanımı bu işlemin hukuka uygunluğu noktasında önem arz etmekte olup, anılan Kanun’da ihalenin iptal edilmesi durumunda isteklilere gerekçeleri belirtilmek suretiyle bildirim yapılması gerektiği ifade edilmiştir.

İhale işlem dosyasının incelenmesi neticesinde; başvuruya konu ihalenin her bir kısmının kendi içerisinde, başka bir deyişle; ilgili kısımlara ilişkin yaklaşık maliyet, teklif bedelleri, ihale konusu edilen ihtiyaç gibi hususlar dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiği, bu çerçevede; başvuru sahibinin iddiasının aksine, ihalenin “bilgisayarlı tomografi cihazı” başlıklı 51’inci kısmının idarece iptal edilmesine rağmen, anılan ihalenin diğer kısımlarının iptal edilmemesinin eşit muamele ilkesine aykırılık teşkil etmeyeceği,

İhalenin başvuru konusu edilen kısmına ilişkin iptal gerekçeleri ile sınırlı olarak yapılan inceleme neticesinde; söz konusu kısma ilişkin tek geçerli teklifin sunulduğu, tek teklif veren başvuru sahibinin teklif bedeli yaklaşık maliyet bedelinin altında olmakla birlikte, yaklaşık maliyete oldukça yakın bir bedel olduğu, Kamu İhale Kanunu’nun 5’inci maddesinde yer alan temel ilkelerden “ihtiyacın uygun şartlarla karşılanması”, “kaynakların verimli kullanılması” ve “ihalede rekabet ortamının sağlanması” ilkelerinin idareler tarafından gözetilmesi gerektiği, ihale komisyonu kararında ifade edilen “rekabet ortamının oluşmadığına” ve idarece şikâyete cevap yazısında belirtilen “ihtiyacın ivedi nitelikte olmadığına” ilişkin iptal gerekçelerinin; temel ilkelerin gerçekleştirilmesi açısından yapılan bir değerlendirme neticesinde alındığı, inceleme konusu ihalede yaklaşık maliyetin idarece piyasa araştırması yapılmak suretiyle mevzuata uygun olarak hesaplandığı, başvuru sahibi tarafından sunulan teklifin, idarenin mali işleyişi açısından değerlendirilerek ekonomik açıdan avantajlı bir teklif olarak görülmeyerek reddedilmesi ve bu doğrultuda kaynakların verimli kullanılması ve ihtiyacın uygun şartlarla karşılanması gerektiği hususlarının da idarece iptal gerekçeleri açısından dikkate alınmasının Kanun koyucu tarafından idarelere tanınan bütün tekliflerin reddedilerek ihalenin iptal edilmesi serbestisi içerisinde olduğu, bu çerçevede, idarece başvuruya konu ihalenin belirtilen gerekçeler ile iptal edilmesinde kamu ihale mevzuatına aykırılık bulunmadığı anlaşıldığından; başvuru sahibinin iddiasının yerinde olmadığı sonucuna varılmıştır.

Eş Yazar: Sinan Özesen

Sinan ÖZESEN, Özel sektörde çalışmasının ardından kamuda 2013 yılında Sosyal Güvenlik Kurumu’nda inşaat mühendisi olarak çalışmaya başlamış, 2014 yılından beri Kamu İhale Kurumu’nda kamu ihale uzmanı olarak çalışmaktadır. Kamu ihale mevzuatı eğitimi vermektedir. Kamu İhale Dünyası dergisinde yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır.

 

İşveren nakdi yemek ve yol ücreti yerine, ikame olarak yemek ve otobüs bileti verebilir mi?

4857 sayılı İş Kanunu’nda işçilere yol ve yemek yardımı verilmesi gerektiğine dair bir düzenleme bulunmamaktadır. Yol ve yemek yardımları, iş sözleşmesi ya da toplu iş sözleşmelerinde veya sözleşme eki niteliğinde olan işyeri iç yönetmeliklerinde düzenlenmektedir. Yol ve yemek yardımı işçilere nakit olarak ödenebileceği gibi ayni olarak da verilebilir. Uygulamada genel olarak işçilere, işyerinde yemek verildiği ve işyerine gidiş gelişlerin ise servis sağlanarak yerine getirildiği görülmektedir.

Peki, işverenler işyerinde nakdî yemek ücreti ödemesi yapmakta iken, bu uygulamayı kaldırıp bunun yerine ikame olarak işyerinde yemek verebilirler mi? Ya da nakdî yol ücreti ödemesi yapmakta iken, bunun yerine ikame olarak otobüs bileti verebilirler mi? Bu uygulamayı yaparken işçinin onayının alınması gerekir mi? Bu durum işçi açısından esaslı neden oluşturabilir mi? İşte bu soruların cevabı Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin 2016 yılında verdiği bir karar ile açıklığa kavuşturulmuştur.

Yargıtay’a göre, “Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır (AYM m.55)”.

4857 sayılı İş Kanunu’nun 22 nci maddesine göre, “İşveren, iş sözleşmesiyle veya iş sözleşmesinin eki niteliğindeki personel yönetmeliği ve benzeri kaynaklar ya da işyeri uygulamasıyla oluşan çalışma koşullarında esaslı bir değişikliği ancak durumu işçiye yazılı olarak bildirmek suretiyle yapabilir”.

İşçinin aldığı ücret miktarının düşürülmesi, ikramiyenin veya sosyal yardımın kaldırılması, işçinin işyeri organizasyonunda mevcut görevinden daha alt seviyedeki bir göreve atanması, çalışma koşullarının ağırlaştırılması gibi durumlar, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 22 nci maddesi anlamında iş sözleşmesinin içeriğinin işçi aleyhine değiştirilmesi anlamına gelmektedir. Bu tür değişiklikler, yukarıda sözü edilen kurallar doğrultusunda ancak işçinin yazılı onayı ile yapılabilir. İşçinin açıkça onay vermediği esaslı değişiklikler işçiyi bağlamaz[1].

Ancak, işverenin yönetim hakkı kapsamında işçinin sosyal hak ve menfaatlerine aykırılık teşkil etmeyecek uygulamalar yapabilir. Nitekim Yargıtay, “işçiye yapılan yemek ve servis gibi aynî yardımın kaldırılıp yerine ikamesi nakdî ödeme yapılması ya da tam tersi nakdî servis ve yemek ücretinin kaldırılıp ikame olarak işyerinde yemek verilmesi yahut otobüs bileti verilmesi, işverenin yönetim hakkı kapsamında olup, bu tür uygulamalar Medenî Kanun’un 2 nci maddesine aykırı olmamak koşuluyla esaslı değişiklik sayılmaz. Ancak yapılan sosyal yardımın, işverenin tek taraflı kararı ile niteliği değiştirilmeden miktarının düşürülmesi veya ödenmemesi, esaslı değişiklik sayılacağından buna yazılı onay vermeyen işçiye talep hakkı verecektir”[2].

Sonuç olarak, nakdî yemek ücreti ödemesinin kaldırılıp ikame olarak yemek verilmesi, nakdî yol ücreti ödemesinin kaldırılıp yerine ikame olarak otobüs bileti verilmesi, işverenin yönetim hakkı kapsamında olup, iş şartlarında esaslı değişiklik sayılmaz ve bu konuda işçinin yazılı muvafakatinin alınması gerekmez. Ancak nakdî yemek veya yol ücretinin niteliği değiştirilmeden miktarının azaltılması veya kaldırılması ise, iş şartlarında esaslı değişiklik mahiyetinde olup değişikliğin geçerli olabilmesi için işçinin açıkça yazılı onayı gerekir.

 

[1] Y9HD.25.04.2016 T., E.2016/12449, K.2016/10241 Legalbank.

[2] Y9HD.25.04.2016 T., E.2016/12449, K.2016/10241 Legalbank.

İthalatçının İmzaladığı Garantisiz Poliçeler ve Finansmanda Kullanılması

İTHALATÇININ İMZALADIĞI GARANTİSİZ POLİÇE

Poliçenin kambiyo mevzuatına göre bir borç senedi niteliğine dönüşmesi için bu poliçeye öncelikte borçlu olan ithalatçının borçlu sıfatı ile imza koyması gerekmektedir. İthalatçı tarafından imza konulan poliçe kambiyo senedi haline dönüşür ki bu poliçede ithalatçının borçlu konumda olduğu kesinleşmiştir. Ancak poliçenin sadece ithalatçının imzasının var olması demek poliçenin ödemesinin garantisi altına alınmadığı anlamına gelir. Garantisiz poliçe. İhracatçı firma, vadeli olarak satış yaptığı ihracat işleminden elde ettiği garantisiz poliçe ile neler yapabilecek? Poliçenin garantisiz olması, hiçbir banka avali ve kefaletin bulunmaması ihracatçının hareket alanını fazlasıyla daraltır. En basit mantıkla ihracatçı finansmana kavuşmak için poliçenin vade sonunu beklemek durumunda kalacaktır. Vade sonunu beklemeksizin ihracatçını bu poliçeyle ilgili finansmana kavuşma olanağı var mıdır acaba?

GARANTİSİZ POLİÇELER VE FİNANSMANDA KULLANILMASI 

Garantisiz poliçeler; diğer bir ifade ile müşteri kabullü poliçelerde ödenme garantisi olmadığından, bu poliçelerin iskontosu pek mümkün görünmemektedir. Bankalar bu tür poliçelerin iskontosuna sıcak bakmazlar. Bankalar bu garantisiz poliçelerle ilgili ilgili olarak en fazla şunu yapabilirler; poliçenin borçlusunun ve alacaklısının istihbaratını yaparak, elde edecekleri istihbarat sonucuna göre bu poliçeyi teminata alır, ciddi bir oranda marj koyarak karşılığında kredi kullandırır. Ancak kullandıracağı krediyle ilgili olarak teminata alacağı sadece istihbaratını yapmış olduğu garantisiz poliçe olmayıp, bu poliçenin yanında farklı değerli evraklarını (gerçek müşteri senet ve çekleri) da teminat havuzuna almayı tercih ederler.

GARANTİSİZ POLİÇELERİN FİNANSMANI VE FAKTORING

Garantisiz poliçelerle ilgili olarak faktoring kuruluşlarının yaklaşımı biraz daha farklıdır. Hem ihracatçının hem de garantisiz poliçenin borçlusu olan ithalatçının istihbaratını yapan faktöring kuruluşları, istihbarat sonucunda negatif risk kaydına rastlamaması halinde bir kredi limit çalışması oluşturur. Bu limit çerçevesinde faktöring kuruluşları kabili rücu olarak bu poliçeyle ilgili olarak belli bir marjı düşerek veya uygulayacağı faiz oranına risk primi kadar bir tutarı ilave ederek bu poliçeyi satın alır, karşılığında Türk Lirasını ihracatçıya öder. Bu işlemde unutulmaması gereken bir hususun altını çizmek gerekirse, kabili rücu olarak alınan bu garantisiz poliçenin karşılığı vade sonunda tahsil edildiği vakit sorun olmayacak, ancak vade sonunda poliçe bedeli borçlusu tarafından ödenmeyip protesto edildiği vakit, faktöring kuruluşu bu defa poliçeyle ilgili olarak ödemiş olduğu;

  • Ana para (kapital)
  • Poliçe bedelinin ödendiği gün ile poliçe bedelinin tahsil edilemediği gün arasında kalan gün sayısı kadar oluşan faiz,
  • Faktoring kuruluşunun tahsil masrafları
  • Kabili rücu olması dolayısıyla ihracatçıdan tüm bu masrafların faktöring kuruluşuna geri ödenmesi sırasında oluşan masraf & faizler

İhracatçıdan tahsil edilir.

Kabili rücu olarak işleme alınan bu garantisiz poliçe, vade sonunda borçlusu tarafından ödenmediği taktirde, tüm masraf  ana para ve faizlerin ihracatçıdan geri tahsilini öngörmektedir. Kabili rücu işlem kesin bir iskonto işlemi olmayıp, herhangi bir terslik,  ödenmeme anında ihracatçıdan tüm masraf ve faizlerin + ana paranın geri tahsil edileceği işlem anlamına gelir.

Garantisiz poliçelerin finansman işlemlerinde kullanılma olanağı oldukça kısıtlıdır. Ancak daralan yurt dışı piyasalarda ihracatçı malını satabilmek için, ithalatçısına vermiş olduğu çeşitli tavizlerden bir tanesi vadeyi uzatmak, karşılığında sadece ithalatçının imzalayacağı bir poliçeyi almaktır. En azından ihracatçının elinde bir poliçe var. Ya hiçbir poliçe almaksızın malını vadeli satan ihracatçılara ne demeli?

REŞAT BAĞCIOĞLU

Davranışsal Tedarik Zincirinin Dinamikleri

DAVRANIŞSAL TEDARİK ZİNCİRİNİN DİNAMİKLERİ

Kübra Tokatcı Şen

Karar verme süreci her zaman açık ve kesin şartlar altında gerçekleşmez, hatta pek çoğuna belirsizlik hakimdir. Belirsizlik ya da risk altında karar verirken de bilişsel kısayollar -literatürde “heuristics” olarak bilinen- tercih edilerek belirsizlik azaltılmaya çalışılır. Ancak bilişsel kısayollar çoğunlukla yanlış yönlendirme yapılmasına neden olur, bu da bilişsel kusurlar dediğimiz sistematik hataları doğurur.

Satın alma süreçlerinde satıcıların, alıcıların ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmalarının önündeki engellerden birisi, karar vericilerin bilişsel kusurların etkisi altında olmasıdır. Bu etkiyi azaltmak ise bilişsel kusurların varlığını ve karar süreçlerine etkilerini ortaya çıkarmakla mümkündür.

İnsanın tamamen rasyonel kabul edildiği dönemde, karar vermenin tamamen matematiksel doğrularla yapması beklenirdi. Ancak yapılan araştırmalar insanların farklı zamanlarda aynı koşullar altında iken bile aynı kararları vermediği, karar verirken birçok farklı etkenin etkisi altında olduğu sonucuna varıldı.

Samuelson 1938 yılında ilk kez fayda kavramını ortaya attı ve iktisat alanında konunun derinlerine inerek araştırmalarını sürdürdü. Bu çaba ise Neumann ve Morgenstern, Savage, Muth, Lucas ve Prescott gibi isimler sayesinde de beklenen fayda, oyun teorisi, subjektif beklenen fayda teorisi, rasyonel beklentiler teorisi gibi kavramların ortaya çıkmasını sağladı. Daniel Kahneman ve Amos Tversky ise 1973-1979 yılları arasında yaptığı yoğun çalışmalar ve deneyler sonucunda insanların belirsizlik altında iken hatalı kararlar verebileceğini, yani “bilişsel kusurları” ortaya koydu. Süregelen bu araştırmalar sonucunda da şu an bilinen bilişsel kusurların sayısı 200’e yaklaşmıştır.

Kaufmann ve Carter da birçok ortak çalışmasında bilişsel kusurların sınıflandırılması, önlenmesi ve önlemlerin sınıflandırılması üzerine çalışmalarını ortaya koymuşlardır. Özellikle tedarik zinciri alanında çalışmalarını sürdüren Kaufmann ve Carter , 2007 yılındaki araştırmaları ile bilişsel kusurların sınıflandırmasına yönelik çalışmalar yaparken, 2009 yılında tedarik zinciri alanında bilişsel kusurların etkisinde kalmadan nasıl karar verilir sorusuna yanıt aramaya başlamış ve bu hususta bazı önlemler geliştirmiştir. 2010 yılında ise tedarikçi seçim sürecinde bilişsel kusurların etkisini azaltmaya ilişkin önlemlerin tespit edilmesi ve sınıflandırılmasına yönelik araştırmalar yaparak gelecek araştırmalara yön verecek bazı öneriler geliştirdiler.

Kaufmann ve Carter (2010) ’in önerileri üzerine son zamanlarda yapılan araştırmalarla statüko eğilimi, doğrulama eğilimi, kolayına kaçma gibi bazı bilişsel kusurlar ile satın alma süreçlerinde sık karşılaşıldığı savunulmaktadır (Keleş, 2018). Kısaca bunların neler olduğundan bahsedelim.

Statüko eğilimi, marka bağımlılığında olduğu gibi, kişilerin mevcut durumun her zaman doğru olduğunu sanması ve bunu değiştirememesinden doğan yanılgıdır. Doğrulama eğilimi, Giles (2003)’in ortaya koyduğu gibi şirket yöneticilerinin karar verirken karşı kanıtları yok sayma eğiliminde olmasıdır. Kolayına kaçma ise kişilerin en kolay ulaşabildikleri bilgiyi doğru kabul etmesidir. Örnekle açıklamak gerekirse “kalp krizi geçiren erkek sayısının mı kadın sayısının mı fazla olduğu” sorusuna kişilerin çevresinde kalp krizi geçiren kişilere göre değerlendirme yapıp bunu doğru olarak değerlendirilmesi denilebilir . Kahneman (2015) yaptığı bir deneyde, deneklere Ortadoğu’ya seyahat edenlerin trafik kazası veya terör saldırısı arasından hangisi ile ölme ihtimalinin daha yüksek olduğunu sormuş ve çok büyük oranda terör saldırısı  olarak yanıt almıştır. Ancak gerçekte ise trafik kazasından ölüm olasılığı terör saldırısına göre çok daha yüksektir.

Bilişsel kusurlar hayatımızın her yerinde olduğu gibi satın alma aşamalarında da etkisini göstermektedir. Tedarikçi seçim süreci ise bu aşamalardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaufmann ve Carter (2010), tedarikçi seçim sürecinde etkisi altında kalınabilecek bilişsel kusurlarla ilgili olarak aşağıdaki sorulara yanıt bulmanın yollarını keşfetmiş ve bunları paylaşmıştır.

  1. Örgütsel satın alma yöneticileri üzerinde özellikle etkili olan bilişsel kusurlar nelerdir?
  2. Bu bilişsel kusurlar nasıl gruplanabilir?
  3. Söz konusu bilişsel kusurların giderilmeleri üzerine neler yapılabilir?

ARAŞTIRMAYA KATILIM

Bu 3 soru, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tedarik Zinciri Yönetimi yüksek lisans programında Prof. Dr. Enis Sınıksaran yönetiminde yazmakta olduğum yüksek lisans tezimin araştırma sorularını oluşturmaktadır. Araştırmamızın sonuçlarının gelecekte satın almacı – tedarikçi ilişkisinin verimliliğine katkıda bulunacağına inanmaktayız. Bu amaçla ölçme modelinde kullanılmak üzere bir anket de hazırladık. Siz değerli satın alma uzmanı ve/veya yöneticisi okurlarımızın aşağıda linki verilen ankete katılımına çok önem veriyoruz.

Desteğiniz için şimdiden teşekkür ederiz.

https://forms.gle/PUQ3CGW9w2dT3Eo26

REFERANSLAR

Kahneman, D., (2015), Hızlı ve Yavaş Düşünme, Varlık Yayınları.

Kahneman, D., Tversky, A., (1973), “On the psychology of prediction”, Psychological Review, Vol. 80, No. 4, 237-251.

Kahneman, D., Tversky, A., (1979), “Prospect theory: an analysis of decision under risk”, Econometrica, Vol. 47, No. 2, 263-291.

Carter, C. R., Kaufmann, L., & Michel, A. (2007). Behavioral supply management: a taxonomy of judgment and decision‐making biases. International Journal of Physical Distribution & Logistics Management.

Kaufmann, L., Michel, A., Carter, C.R., (2009), Debiasing strategies in supply chain decision-making, Journal of Business Logistics, 20 (1), 85-106.

 

Kaufmann, L., Carter, C. R., & Buhrmann, C. (2010). Debiasing the supplier selection decision: a taxonomy and conceptualization. International Journal of Physical Distribution & Logistics Management.

Keleş, S. (2018). Bilişsel Kusurlar Ve Satın Alma Davranışları Üzerindeki Etkileri.

Giles, M.J., (2003), “Correcting for selectivity bias in the estimation of road crash costs”, Applied Economics, Vol. 35, No. 11, 1291-1301.