Döviz Uyandı mı ?

DÖVİZ SEVİYESİ

Dövizin yükselmesi de, aşağı gitmesi de birer sorun aslında. Dövizin fiyatı aşağılara doğru gerilese, ihracatımızı olumsuz yönde etkiler. Zira düşük döviz fiyatı, ihracat mallarımızın fiyatını Türk Lirası karşısında olumsuz etkileyecektir. Olumsuz etkilenen ihracatımızın tam tersine ithalatımız adeta patlar zira düşük döviz fiyatı ithalat için son derece caziptir.

Bu yüzdendir ki dövizin fiyatı hassas bir terazi gibidir. Dengede kalmalı. Hassas terazinin ayarları ile oynandığı vakit döviz piyasasının dengesi de bozulur.

Dengesiz bir döviz grafiği
Tam anlamıyla ayarı kaçmış bir döviz grafiği

Ülkemizin ödemeler dengesi, TCMB rezervleri, ihracatın ithalatı karşılama oranları, yurt dışından ithal edilen tüm ithalat kalemleri için gerçek anlamda ihtiyaç duyduğumuz varlık; dövizdir. Dövizin az oluşu veya olmaması ülkemiz açısından ciddi sıkıntılar doğuracağı gibi gerek sermaye hareketleri, gerek ülkemize gelen, gerekse ülkemizden giden yatırımcılar, ülkemizin yatırım projeleri için dövizin varlığı şarttır.

 

DÖVİZİN TÜRK LİRASI KARŞISINDAKİ PERFORMANSI

Kuşkusuz ki ülkemize dövizin gelmesi ve döviz varlıklarının artması için şu kriterlerin oluşması zorunludur;

Şöyle ki;

  • Öncelikli ve birincil şart; ülkede her açıdan istikrar olmalıdır. Siyasi otroritelerin söylemleri birleştirici, istikrar sağlayıcı, toparlayıcı, ekonomik ve iktisadi kurallara uygun,
  • İhracat kalemlerimizin daha fazla, ithalat kalemlerimizin daha az olması,
  • Enflasyonun makul seviyede,
  • Dalgalı deniz misali piyasaların nereye gittiği, hangi dalganın ne kadar büyük veya tahribat yaratabileceğinin bilinir,
  • TCMB döviz rezervlerinin her açıdan güven veren bir düzeyde,
  • Döviz hareketlerinin gerek yabancı yatırımcıları cezbedip ülkemizde yatırım yapmaya istek duymalarını gerektirecek durumda,
  • Ülkemiz finans piyasasının kendi olağan dinamikleri ile hareket edebilecek durumda,

olmaları gerekmektedir.

Ancak;

Piyasa dinamiklerinin olağan akışının önünü keserek dövizin boğazını sıkıp, aylarca nefes aldırmayıp, dövizin TRL değerinin adeta yerinde saydırılması, yerinden kıpırdamaması için sürekli müdahalede bulunulduğu taktirde, ülkemizde zaten belli bir fiyat artışının yarattığı enflasyon tahribatına bir de dövizin gırtlağını sıkıp, nefes aldırmazsanız döviz;

  • ya yerinde sayar,
  • ya geriye gelir

Şöyle ki;

 

MÜDAHALELER DÖVİZ PİYASASINDA İSTİKRARSIZLIK YARATIR

Siz yabancı bir yatırımcı olsaydınız, siz bir ihracatçı olsaydınız, siz bir ithalatçı olsaydınız çok hareketli döviz piyasasında yatırım yapmayı tercih eder miydiniz ? Aşağıdaki grafikteki piyasada hareket eder miydiniz ? Yatırımcı girdabı olan piyasayı değil, sakin ve istikrarlı piyasayı sever yatırım yaparken döviz fiyatlarında istikrar olmasını gözlemler. TCMB’nin uzun süredir dövize müdahale ettiği ortadadır. Dövizin fiyatını sabit tutmak için ne yazık ki döviz rezervlerimiz kullanılmaktadır. Dövizi sabit tutayım diyen TCMB piyasayı ucuz dövizle fonlamıştır. Ancak döviz rezervlerimiz de hızlı bir şekilde erimiştir.

 

DÖVİZİN BOĞAZINI SIKAR, NEFESİNİ KESERSENİZ ELİNİZE NE GEÇER?

Dövizin hareket etmesinin önüne geçmek için, dövizin boğazını sıkar, dövize nefes aldırmaz iseniz, bir süre sonra döviz hareketsiz kalır, elden ayaktan gider.

Nefes alamayan ölüm döşeğindeki dövizin ihracatçıya faydası olmaz. Aylardır komaya girmiş gibi hareketsiz bir şekilde kalan dövizin, ülkemize döviz girdisi sağlayan ihracatçıya asla faydası olmayıp, fayda sağlayacağı kesim ise ülkemizden sürekli döviz çıkışı sağlayan ithalatçılar olacaktır.

Çok hareketli, türbülansa yakalanmış uçak gibi hareket eden dövizin olsa olsa spekülatörlere faydası olur ki ülkemiz bu hareketlerden zarar görür. Sürekli iniş ve çıkış gösteren döviz ile ihracatçı iş yapamaz, yurt dışına fiyat veremez, ülkemizde de fiyat istikrarı sağlanamaz.

 

DÖVİZE BASKI UYGULANIYOR

Rusya Ukrayna Savaşı çıktı ve doların fiyatı önce yükseldi, sonra aynı eski fiyatına geri geldi. Hangi olay olursa olsun dolar aynı fiyatta, TCMB bir ay önce faizleri aynı bıraktı, dolar bir süre yükseldi ve tekrar aynı fiyata geri geldi. Belli ki dolara tam saha pres var ve yerinden kıpırdamıyor.

Ama merak etmeyin, enflasyon düşürülecek… Cek, cak.. Yıllardır bu sözü işitiyorum ama hiç bir şey olmuyor enflasyonun düşürülmesi adına.

 

DÖVİZ KOMADA KALSIN DİYE KKM – KUR KORUMALI MEVDUAT

Dövizin belini kırmak ve yukarı yönlü hareket etmesinin önüne geçmek için KKM – Kur Korumalı Mevduat ürünü piyasaya sürüldü.

Siyası ortoritelerin sözlerine baktığınızda;

  • Ülkemiz ekonomisinin kurtulduğunu
  • KKM – Kur Korumalı Mevduat ile ülkemizin çok isabetli karar verdiğini ve bu yolun en doğru bir yol olduğunu

söylemleri ile karşılaşıyoruz. Dövize müdahale ile nereye kadar gidebilir ülkemiz? Dövize ne kadar baskı yaparsak yapalım, döviz eninde sonunda geleceği yere gelir zira ülkemizin döviz rezervleri güçlü değil. Biz eksi rezerv taşıyoruz.

Söyleyecek sözüm kalmadı. Yarın T.C. Hazine kaynaklarının dibi görüldüğünde acaba biz şunu yanlış yaptık diyecek biri çıkacak mı karşımıza? Muhtemelen dış güçler hazinemizi boşalttı denecek.

REŞAT BAĞCIOĞLU

Ticaretle ilgili alım-satım ve danışmanlık taleplerinizi https://satinalmadergisi.com/ticaritalep/ sayfasından iletebilirsiniz.

IBM Araştırması: CEO’ların Yüzde 94’ünün Gündeminde Sürdürülebilirlik Başı Çekiyor

  • CEO’ların yüzde 55’i, sürdürülebilirlik yatırımlarının iş büyümesini hızlandıracağı konusunda hemfikir.
  • CEO’ların yüzde 34’ü, sürdürülebilirlik stratejilerini hayata geçirdiklerini bildirdi.
  • CEO’lar, sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmanın önündeki başlıca zorlukları ise belirsiz yatırım getirisi, ekonomik faydalar, veri eksikliği ve teknolojik engeller olarak sıralıyor.

İş Değerleri Enstitüsü (IBV) tarafından yapılan araştırmaya* göre sürdürülebilirlik; kurumsal firmalar için en önemli konuların başında yer alıyor. Sürdürülebilirliğin bir zorunluluk ve büyüme faktörü olarak kabul edildiğini ortaya koyan araştırmada; CEO’lar sık sık yönetim kurullarından ve yatırımcılardan gelen baskılarla karşı karşıya kalıyor, güvenilir veri kavrayışı eksikliği harekete geçme eylemlerini engelliyor.

IBM’in her yıl yaptığı Own Your Impact çalışması, 60’ı Türkiye’den olmak üzere dünya çapında 3 binden fazla CEO’nun katılımıyla gerçekleştirildi. Yapılan anketin sonuçlarına göre katılımcıların yüzde 51’i önümüzdeki iki ila üç yıl içinde karşılaşacakları en büyük zorluklardan birinin sürdürülebilirlik olacağının altını çiziyor. Bu bağlamda CEO’ların yüzde 95’i, sürdürülebilirlik stratejilerini uygulamada en azından pilot aşamada olduklarını bildirirken, yüzde 23’ü ise tüm kuruluşlarında uygulamaya aldıklarını belirtti.

Konu hakkında açıklama yapan IBM Türkiye Genel Müdürü ve Teknoloji Lideri Volkan Sözmen şunları söyledi: “CEO’lar şimdiye kadarki en karmaşık durumlardan olan enflasyon, savaş, yetkinlik eksikliği ve pandemi gibi dönemleri deneyimliyor. Türkiye’de ise tüm bu engellere rağmen CEO’lar sürdürülebilirliğe öncelik veriyor. Ülkemizdeki CEO’lar, sürdürülebilirliğin çevre ve faaliyet gösterdikleri topluluklar üzerindeki etkisini görebiliyor.”

Türkiye için temel çalışma bulguları ise şunları içeriyor:

CEO’lar, sürdürülebilirliğin gündemlerinde daha üst sıralara tırmandığını ve bunun iş performansını artırmaya yardımcı olabileceğine inandıklarını söylüyor.

  • Katılımcıların yüzde 60’ı, iş dünyasının çevre ve faaliyet gösterdikleri topluluklar üzerindeki etkileri konusunda yöneticilerin sorumluluk alması gerektiği konusunda hemfikir.
  • CEO’ların yüzde 55’i, sürdürülebilirlik yatırımlarının iş büyümesini hızlandıracağı düşünüyor.
  • Yüzde 47’si sürdürülebilirlik stratejilerini uygulayacak insanlara ve kabiliyete sahip oldukları konusunda hemfikir.
  • CEO’ların yüzde 34’ü sürdürülebilirlik stratejilerini tamamladıklarını bildiriyor.

Türkiye’deki paydaşlardan gelen baskı artıyor, ancak yatırım getirisi, veri kavrayışları, düzenleyici ve teknolojik engeller konusundaki netlik eksikliği bu duruma engel olmaya devam ediyor.

  • Ankete katılanların yaklaşık yüzde 65’i, sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmanın önündeki en büyük zorluk olarak belirsiz yatırım getirisi ve ekonomik çıkarları gösteriyor. Bu oranı yüzde 38’le verilerden elde edilen kavrayış eksikliği ve düzenleyici engeller takip ediyor.
  • Ankete Türkiye’den katılan CEO’ların yüzde 55’i, siber risk (yüzde 50), piyasa değişimleri (yüzde 48), regülasyonlar (yüzde 43), tedarik zinciri kesintileri (yüzde 43) ve teknoloji altyapısının (yüzde 40) ötesinde; sürdürülebilirliği önümüzdeki iki ila üç yıl içinde karşılaşacakları en büyük zorluklardan biri olarak gösteriyor.
  • Katılımcıların yüzde 33’ü, firmalarında sürdürülebilirliği uygulamanın önündeki teknolojik engelleri de vurguluyor.
  • CEO’lar yüzde 65’le en büyük baskıyı yönetim kurulu üyelerinden, ardından yüzde 57’yle yatırımcılardan, yüzde 52’yle ekosistem ortaklarından, yüzde 45’le hükümetten ve yüzde 37’yle düzenleyicilerden aldıklarını bildirdi.

Araştırmaya katılan CEO’lar, sürdürülebilirlik stratejilerini hayata geçiriyor ve firma genelinde bu stratejiyi kalıcı halde uygulamaya çalışıyor.

  • Ankete katılan CEO’ların yüzde 63’ü sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşacaklarından emin. CEO’ların yalnızca yüzde 23’ü hükümet tarafından açıklanan sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşılamayacağına inanıyor.
  • CEO’ların yüzde 94’ü, sürdürülebilirlik stratejilerini uygulamanın en azından pilot aşamasında olduğunu bildirirken, yaklaşık yüzde 28’i sürdürülebilirlik stratejilerini tüm kuruluşlarında uyguladıklarını söylüyor.

Araştırmanın tamamını görüntülemek için, https://www.ibm.com/thought-leadership/institute-business-value/c-suite-study/ceo adresini ziyaret edebilirsiniz.

*Yöntem

IBM İş Değeri Enstitüsü, IBM C-suite Study serisinin 25. baskısının bir parçası olarak 43 lokasyon ve 28 sektörden 3.000 CEO ile görüştü. Bu görüşmeler; trendler, zorluklar, alınan önlemler, fırsatlar ve geleceğe yönelik vizyonları dahil olmak üzere katılımcıların liderlik, iş dünyasının sorumlulukları ve beklentileri ve sürdürülebilirlik konusundaki bakış açılarına odaklandı. Çalışma, 2021’de Oxford Economics ile iş birliği içinde gerçekleştirildi ve IBM’in 20 yılı aşkın yıllık CEO anketleriyle karşılaştırıldı.

“Konaklama İşletmelerinde Vergi ve Muhasebe Uygulamaları” Kitabı Yayımlandı.

M. Vefa TOROSLU – “Konaklama İşletmelerinde Vergi ve Muhasebe Uygulamaları” kitabı Yetkin Yayınları’ndan çıktı.
Kitapta Yer Alan Konu Başlıkları:

  • Turizm Sektörü Hakkında Genel Bilgiler
  • Konaklama İşletmeleri Hakkında Genel Bilgiler
  • Konaklama İşletmelerinde Vergi Uygulamaları
  • Turizmi Teşvik Mevzuatı
  • Konaklama İşletmelerinde Kullanılan Belgeler ve Defterler
  • Konaklama İşletmelerinde Muhasebe Sistemi
  • Konaklama İşletmelerinde Kullanılan Önemli Muhasebe Hesapları
  • Hasılat İşlemlerinin Muhasebeleştirilmesi
  • Malzeme Maliyetlerinin Muhasebeleştirilmesi
  • İşçilik Maliyetlerinin Muhasebeleştirilmesi
  • Faaliyet Giderlerinin Muhasebeleştirilmesi
  • Maddi Duran Varlıkların Muhasebeleştirilmesi
  • Dönem Sonu Muhasebe İşlemleri

Yazar Hakkında:

M. VEFA TOROSLU

Vefa TOROSLU, 1962 yılında doğmuştur. 1985 yılında Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F. Ekonomi Bölümü’nden mezun olmuştur. 2010 yılında Okan Üniversitesi SBE Muhasebe-Denetim Yüksek Lisans Programından mezun olmuştur.

1985 yılından 1997 yılına kadar reel sektörde çeşitli kademelerde muhasebe ve finans yöneticiliği yapmıştır. 1997 yılından 2012 yılına kadar finans sektöründe üst düzey yönetici olarak çalışmıştır. 2013-2020 yıllarında turizm sektöründe üst düzey mali işler yöneticisi olarak çalışmıştır.

Sahip olduğu mesleki unvanlar şunlardır:

  • Serbest Muhasebeci Mali Müşavir (TÜRMOB)
  • Bağımsız Denetçi (Kamu Gözetimi Kurumu-KGK)
  • Kredi Derecelendirme Lisansı (SPK)
  • Kurumsal Yönetim Derecelendirme Lisansı (SPK)
  • Sermaye Piyasası Faaliyetleri Düzey-1 Lisansı (SPK)

    Vefa TOROSLU’nun muhasebe ve finans konularında yazmış olduğu 30 kitabı ve 96 makalesi bulunmaktadır.

 

Mars Koç Burcunda

Betül ERDEM

Astrolog & Yazar

Mars gezegeni kendi yöneticisi olduğu burca yani Koç burcuna geçiş yaptı, 5 Temmuz’a kadar Koç burcunda ki hareketine devam edecek. Mars gezegeni harekete geçme enerjimizi, cesareti, girişkenliği, saldırıyı, savunmayı, cinselliği, kazaları ve ölümü temsil eder.

Mars Koç’ta iken enerjimizi en çok kendimize harcayabiliriz. Yeni girişimlerde bulunabiliriz. Hedeflerimizi belirlemekte ve harekete geçmekte son derece cesur olabiliriz. Tek başımıza hareket etmekten oldukça keyif alabiliriz. Yalnız burada hevesimizin hemen kaçmaması için kararlılığımızı da elden bırakmamız gerekiyor. Zaman zaman kendi isteklerimizin olması konusunda ısrarcı olabilir ve bencilce davranışlar sergileyebiliriz. İlişkilerde biraz daha iddialı ve rekabetçi olabilir ve dürtüsel davranabiliriz.

Fakat özel hayatımızda biraz daha dikkatli olmakta fayda var. Sabırsız davranışlar da bulunabilir, isteklerimiz olmayınca da kolaca öfkelenilir, gereksiz yere tartışmalar içine girebiliriz. Fiziksel görünümümüz ve genel sağlığımızda oldukça önem kazanacak. Spora başlayabiliriz, fiziksel açıdan daha fit olmak için gerekli motivasyona sahip olabiliriz.

Kazalara karşı da dikkatli olmalı ve trafikte acele etmemeliyiz. Sağlık açısından ise baş ağırları, yaralanma, ateş, kan ve kas hastalıkları görülebilir. İntihar gibi olaylar gündemi meşgul edebilir.

Mundan astrolojide yangınlar, aktif volkanlar, siyasi mağdurlar, kuraklık, güneş patlamaları, rekabet ve mücadeleye dayalı sporlar, sporcular, liderler, itfaiyeciler ve savaşı ön plana çıkabilir.

Tercihlerde Benzerlik

Dr. Öğr. Üyesi Gözde MERT

Nişantaşı Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi

İşletme Bölüm Başkanı & Gözde Araştırma Şirketi Kurucusu

“Bir ülkedeki kişi başına gelir düzeyi, o ülkedeki tüketicilerin zevk ve tercihlerinin belirleyicisidir.” Steffan B. Linder

Tercihlerde Benzerlik Teorisi, 1961’de Steffan B. Linder tarafından ortaya konulmuştur. Linder, Faktör Donatımı Teorisi’nin, doğal kaynaklar gibi ilkel ürünler ticaretini açıklayabilmesine rağmen, sanayi malı ticaretini açıklamada yetersiz olduğunu belirterek, Tercihlerde Benzerlik Teorisini ileri sürmüştür. Teori, sanayi malı ticaretinin, benzer gelir düzeyleri ve tercihlere sahip devletler arasında ortaya çıktığına dayanmaktadır. Bu bağlamda, talep yönlü bir nitelik taşıyan Tercihlerde Benzerlik Teorisi arz yönlü Faktör Donatımı Teorisi’nden önemli bir farklılık göstermektedir.

Linder’e göre; bir malın ihracı, öncelikle yurt içi piyasa talebinin olmasına bağlıdır. Bu talep, temsili talep olarak tanımlanır. Yerli üreticiler, başlangıçta iç piyasada kârlı buldukları malları üretir. İç piyasanın doyması ile ihracat arayışlarına girerler. Bu aşamada ihracat başlar ve diğer ülkelerin piyasalarına doğru yayılır. Linder’e göre gerek ihraç malları gerekse ithal mallarının ana belirleyicisi, yurt içi taleptir. Potansiyel ticaretin, gerçekleşen ticarete dönüşmesi sürecinde, üreticilerin piyasaya girmeleri önemlidir. Uzaklık, taşıma giderleri gibi unsurlar ile gümrük, kotalar gibi kısıtlamalar, gerçekleşen ticaret seviyesini belirler.

Linder’e göre; gelir düzeyleri benzer ülkelerin, endüstri içi ticareti, birbirleri ile yapacaklarını önermektedir. Üretici, mal üretirken, dış talebe bakmadan yurt içi talebi dikkate almaktadır. Endüstri içi ticaret emek yoğunluğunun azlığı nedeniyle tasarruf sağlayan yöntemlerle üretilen karmaşık ve pahalı nihai ürünler yanında yarı-iletkenler vb. malların ticaretinden oluşur. Fert başına gelir, talebe etki eden faktörlerin başında yer almaktadır.

Linder, benzer gelir düzeylerine sahip devletlerin aynı malları tükettikleri ve benzer ürünlerin ticaretini yaptıkları için aralarında ticaretin fazla olacağını ifade etmektedir. Linder’in bu görüşü; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde, ticaretteki hızlı artışın, gelişmiş ülkeler arasında gerçekleşmiş olmasıyla uyuşmaktadır.

Detaylı bilgiler için aşağıdaki eseri okuyabilirsiniz.

Mert, G. (2019). Uluslararası İşletmecilik Teori, Kavram ve Örnek Olaylar, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara.

Elektronik İhaleler Zorunlu Hale Geliyor

Kamu İhale Kurumu tarafından yapılan mevzuat değişikleri ile Elektronik ihalelerin 2022 yılı Ağustos ayından itibaren başlamak üzere kademeli olarak zorunlu hale getirilmesi kararlaştırıldı.

Bu konu ile ilgili 18/5/2022 tarihli ve 31839 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan mevzuat ile Elektronik İhale Uygulama Yönetmeliği, Hizmet Alımı İhaleleri Uygulama Yönetmeliği ve Kamu İhale Genel Tebliğinde değişiklikler yapılmıştır.

Yapılan değişiklikler ile;

1- İhalelerde elektronik ihale (e-ihale) yönteminin kullanımı zorunlu hale getirilmiştir. Buna göre;

  1. 1 Ağustos 2022 tarihinden sonra, yaklaşık maliyeti 4734 sayılı Kanunun 8 inci maddesinde öngörülen eşik değerin yarısına kadar olan (mal ve hizmet alımlarında 2.002.017 TL / 3.336.704,50 TL, yapım işlerinde 73.407.984,50 TL) ve açık ihale usulü ile gerçekleştirilen ihalelerin,
  2. 3 Ekim 2022 tarihinden sonra tüm açık ihaleler ile 4734 sayılı Kanunun 21 inci maddesinin (b), (c) ve (f) bentleri gereğince pazarlık usulü ile gerçekleştirilen ihalelerin,

e-ihale yöntemi ile yapılması zorunlu olacaktır. Bu zorunluluğun uygulanmasında ihalelerin ilan/duyuru tarihleri dikkate alınacaktır.

Mehmet ATASEVER

Kamu İhale Kurulu E. Üyesi/ Akademisyen

Çin’deki “baraj” Tedarik Zincirinde Sele Neden Olabilir !

Çin’in Şanghay ve Pekin şehirlerinde Covid-19 vakaları nedeniyle sokağa çıkma kısıtlamaları devam ediyor. ATF Forwarding’in Genel Müdürü Haldun Kavrar, bu şehirlerdeki üretimin durması ya da yavaşlaması nedeniyle yeni bir tedarik zinciri krizinin tetiklenebileceğini açıkladı. Kavrar, kısıtlamalar sona erdiğinde siparişlerin üretilmesinde, limanlara gönderilmesinde önemli sorunlar yaşanabileceğini, bunun baraj kapaklarının aniden açılması olarak yorumlanabileceğini belirtti.

Dünya ticaretinin kilit ülkelerinden Çin, “Sıfır Vaka” politikası kapsamında sıkı önlemler uygulamaya devam ediyor. Ülkenin en büyük ticaret şehri Şanghay’da, bir ayı aşkın süredir korona virüs önlemleri sebebiyle sokağa çıkma yasağı sıkı şekilde uygulanıyor. Başkent Pekin’de de kısıtlamalar sürüyor.

ATF Forwarding’in Genel Müdürü Haldun Kavrar, sokağa çıkma yasağı ve kısıtlamaların uygulandığı bölgelerdeki fabrikalarda üretimin durması ya da yavaşlamasının, yeni bir tedarik zinciri krizini tetikleyebileceğini açıkladı. Kavrar, bu bölgelerde sınırlı da olsa üretim yapan firmaların ise ürünlerini limanlara ulaştırmakta zorluk çektiğinin altını çizdi.

“Kısıtlamaların ne zaman sona ereceği belirsiz”

Mevcut durum sebebiyle Avrupalı ve ABD’li büyük alıcıların siparişlerinin üretilmesinde, üretilenlerin de teslimatında sorunlar yaşandığını vurgulayan Kavrar, “Bugüne kadar Çin otoriteleri, kısıtlamaların ne zaman biteceği konusunda bir açıklama yapmadığı gibi ‘Sıfır Vaka’ politikasına sadık kalacaklarının altını çizdi. Bu durum da uluslararası ticarette öngörülebilirliği zorlaştırıyor.” değerlendirmesinde bulundu.

“Baraj kapakları birden açılacak, limanlara akın olacak”

Kavrar, asıl problemin ise kısıtlamalar kaldırıldığında ortaya çıkabileceğine işaret etti. Bu şehirlerde normalleşme başladığında birikmiş üretim ve ertelenmiş tüketim nedeniyle limanlarda aşırı yığılma yaşanabileceğini belirten Kavrar, “Baraj kapakları birden açılacak ve sevk edilemeyen ürünler limanlara doğru bir sel gibi akacak. Ne mevcut konteyner stoku ne liman ne de gemi kapasiteleri bu ani baskıyı kaldıracak düzeyde değil.” diye konuştu.

“Üretim ve lojistik süreçleri önceden planlanmalı”

Kavrar, tedarik zinciri paydaşlarının bu duruma hazırlıklı olması gerektiğini dile getirdi. Üretim ve lojistik süreçlerin kesinlikle önceden planlanması çağrısında bulunan Kavrar, aksi takdirde söz konusu krizin beklenenden uzun ve sancılı sürebileceğini de sözlerine ekledi.

Kayıt Dışı İstifa

Prof. Dr. Umut Omay

Bu haftaki yazımda ilk kez 1982 yılında Höhn tarafından kavramlaştırılıp tanımlanan, Almanca literatürde de uzunca bir süreden beri tartışılmakta olan ve Türkiye’de henüz yeterince dikkat çekmemiş bulunan bir sorundan bahsetmek ve bu soruna farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak istiyorum.

Almancada “innere kündigung” olarak belirtilen ve kelime anlamı olarak Türkçeye “içsel istifa” ya da “içsel işten ayrılma” olarak çevrilebilecek bu sorunda işgören, daha önce böyle olmamasına rağmen, zaman içerisinde inisiyatif almaktan kaçınma, olması gerekenden daha düşük performans gösterme (hatta yalnızca kovulmayacak kadar çalışma) gibi bir dizi tutum ve davranış değişikliği sergilemeye başlamaktadır (1,2). Diğer bir deyişle, işgören çeşitli nedenlerden kaynaklanan hoşnutsuzluğunun bir sonucu olarak örgüte küsüp iş ilişkisini kendi zihninde sona erdirmekte ancak bunu işverenine açık bir biçimde bildirmemekte ve iş ilişkisini görüntüde devam ettirmektedir.

Ne var ki, böylesi bir iş ilişkisinin sürdürülmesiyle birlikte yapılan işin kalitesinin düşmesi, müşteri şikâyetlerinin ve hatalı üretim ya da işlemlerin sayısının artması gibi sorunlar kaçınılmaz hale gelmektedir (3).

Bazı yazarlar sorunun örgütsel patolojiden kaynaklandığını ileri sürmektedir (4). Sorunun kaynağına ve nedenlerine ilişkin araştırmalar tek bir neden yerine bir “nedenler kümesinin” işgörenlerin bu yönde bir davranış göstermelerine yol açtığına işaret etmektedir. Dolayısıyla birden fazla olumsuz faktör belirli bir süre etkide bulunduktan sonra işgörenlerin böylesine bir tutum sergilemesine neden olmaktadır. Bu faktörlerden bazı şu şekildedir (4,5):

  • Kötü yönetim ve yetersiz liderlik,
  • Mobbing,
  • Açık olmayan ya da yetersiz yapılan görev ve hedef tanımları nedeniyle üstler, astlar ve iş arkadaşlarıyla yaşanan çatışma ve sorunlar,
  • Ortak değerlerin olmaması gibi kurumsal kültürdeki noksanlıklar,
  • Yükselme olanaklarının yetersizliği,
  • Yüksek performans baskısı,
  • Sürekli olumsuz stres yaşanması,
  • Sürekli fazla mesai yapılması yönündeki talepler,
  • Geri bildirim noksanlığı.

Kavram çalışma keyfinin yitirilmesine, motivasyon düşüklüğüne ve yapılan işe kayıtsızlaşmaya gönderme yapması nedeniyle Almanca literatürde bu tip sorunlar üzerinde çalışanlar tarafından fazlasıyla kabul görmüş ve deyim yerindeyse dile pelesenk olan bir kavram haline gelmiştir. Yine Almanca literatürde “innere kündigung” kadar yaygın olmasa da sorunu tanımlamak için “kendini emekliye ayırma” gibi kavramların da kullanıldığı görülmektedir. Kavrama yönelik çalışmalarda bu soruna ilişkin tutum ve davranışlardaki değişikliklerde duygusal, zihinsel ve davranışsal olmak üzere üç temel bileşenin bulunduğuna da dikkat çekilmektedir (6). Diğer yandan sorunun “geçici” bir durumu ifade etmediği, zaman içerisinde durağan bir nitelik kazandığı da belirtilmektedir (7).

Sorun her ne kadar gizli ve sessiz bir biçimde ortaya çıkıyor olsa da yapılan araştırmalar bir işgörenin kendi zihninde iş ilişkisini sona erdirmesine ilişkin birçok belirtinin bulunduğunu göstermektedir. Örneğin bu tip işgörenlerin işverenin ekonomik başarısına kayıtsız oldukları, isteksizce iş yaptıkları, işe gelme ve kendilerini geliştirme konusunda yine isteksiz oldukları, olumsuz ruh hali içerisinde bulundukları, sürekli herkesten ve her şeyden şikâyetçi oldukları, sıklıkla çeşitli bahanelerle işe gelmedikleri ve mesainin bitmesini sabırsızlıkla bekledikleri (8) görülmektedir. Sonuçta bu belirtileri göstermeye başlayan bir işgörenin iş ilişkisini zihninde bitirmiş olduğu, diğer bir deyişle işgören aslında kendi zihninde istifa etmesine rağmen bunu işverenine açıklamadığı kabul edilmektedir.

Bu nedenle bu duruma “kayıt dışı istifa” demek de mümkündür. Eğer istihdam ilişkisinin belirli prosedürlere uygun olarak gerçekleştirilen bir bildiriminin olmaması ya da bu prosedürlere tam olarak uyulmaması o iş ilişkisini kayıt dışı istihdam haline getiriyorsa, benzer bir durum iş ilişkisinin işgören tarafından haber verilmeksizin yalnızca kendi zihninde sona erdirilmesini de pekâlâ “kayıt dışı” hale getirebilir.

Kayıt dışı ekonomi ve buna bağlı olarak kayıt dışı istihdam kavramlarına ne yazık ki yabancı değiliz ve bu kavramlar sık sık karşımıza çıkıyor. Üstelik kayıt dışılık sorununun dünya geneline yayılmakta olduğu ve küresel nitelikli bir sorun haline geldiği de söylenebilmektedir (9, 10).

Kayıt dışı istihdamın özellikleri incelendiğinde 3 farklı biçiminin bulunduğu görülmektedir (11):

  1. Çalışmaları hiç bildirilmeyenler,
  2. Çalışmaları eksik bildirilenler,
  3. Mevzuatın kayıt dışında bıraktığı çalışanlar.

Kayıt dışı istihdamda her ne biçimde olursa olsun sonuçta istihdamın ya tamamen ya da kısmen resmi prosedürün dışında bırakıldığı bir durum söz konusudur. Dolayısıyla iş ilişkisinin kurulması ve sürdürülmesi yasal gereklilikler yerine getirilmeden gerçekleştirilmektedir. Bunun sonucunda da uygulamada çeşitli ilginç durumların ortaya çıktığı görülmektedir. Örneğin çalışmıyor görünen biri aslında çalışmakta, kısmi zamanlı çalışan biri tam zamanlı iş görmekte, daha fazla ücret alan biri asgari ücretle çalışıyor gibi gösterilmektedir.

Sonuçta eğer iş ilişkisi kayıt dışı kurulabiliyor ve kayıt dışı unsurlar çerçevesinde sürdürülebiliyorsa, iş ilişkisinin sona ermesinin de kayıt dışı olabileceği söylenebilir. Gerçekten de çalışmıyor görünen ya da göründüğünün ötesinde çalışmak durumunda kalan çalışanların var olduğunu ya da daha yüksek ücretlerin asgari ücret gibi gösterildiğini biliyorsak, çalışıyor görünen ancak yeterince çaba sarf etmeyen ya da kendisine ödenen ücrete karşılık gelen katma değeri üretmekten kaçınan çalışanların olması da şaşırtıcı gelmemelidir.

Kavramsal tartışmalar bir yana buradaki asıl sorun örgütün bazı işgörenlerinin potansiyelinden yeterince yararlanamamasıyla kendisini göstermektedir. Özellikle vasıflı işgörenler söz konusu olduğunda sorun daha da önem kazanmaktadır. Gerçekten de örgüte büyük beklentilerle kazandırılan bu işgörenlerin küstürülmesi, harcanan çabanın ve kaynakların boşa gitmesine neden olabilmektedir. Burada örgütün “kayıt dışı istifa edenleri” ve tutum değişikliğinin nedenlerini tespit edebilmesi örgütün mevcut durumu kadar geleceği açısından da önem taşımaktadır. Elbette kişisel nedenlerle bazı kişilerin çalışmaya ya da örgüte küsmeleri mümkündür. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta bu sorunun kişisel nedenlerden mi yoksa örgütün sahip olduğu bazı özelliklerden mi kaynaklandığının anlaşılmasıdır. Bu nedenle işgörenlerin tutum değişiklikleri gözlenmeli ve bunların nedenleri mutlaka araştırılmalıdır. Böylelikle örgütsel bir patoloji halinin bulunup bulunmadığının teşhisi de mümkün olabilecektir. Eğer örgütsel bir patoloji hali söz konusu ise sorun ya da sorunlar “erken teşhis” ile tespit edilebilecek ve böylelikle daha büyük ve geri dönüşü olmayan zararlar ortaya çıkmadan uygun tedavi yöntemleri ile ortadan kaldırılabilecektir.

Kaynakça

(1) “Innere Kündigung”, Çevrim içi: https://de.wikipedia.org/wiki/Innere_Kündigung, Erişim tarihi: 16.05.2022.

(2) Mai, J. (2022), “Innere Kündigung: Symptome, Ursachen, Lösungen + Test”, Çevrim içi: https://karrierebibel.de/innere-kundigung-test/, Erişim tarihi: 20.05.2022.

(3) Scheibner, N. & Hapkemeyer, J. (2013), “Innere Kündigung als Thema in der Organisationsentwicklung”, Organisationsberatung,Supervision, Coaching, 20, p. 466.

(4) Badura, B., Walter, U., & Hehlmann, T. (2010), “Problemstellungen, Ziele und Interventionsformen”, Betriebliche Gesundheitspolitik, Ed. B. Badura, U. Walter & T. Hehlmann, Springer-Verlag Berlin Heidelberg, p. 49.

(5) Mladina, A. (2018), “Innere Kündigung: Was tun gegen den schleichenden Rückzug?”, Çevrim içi: https://www.roberthalf.de/blog/innere-kuendigung-was-tun-gegen-den-schleichenden-rueckzug, Erişim tarihi: 16.05.2022.

(6) Scheibner, N., Hapkemeyer, J. & Banko, L. (2016). iga.Report 33. Engagement erhalten – innere Kündigung vermeiden. Wie steht es um das Thema innere Kündigung in der betrieblichen Praxis? Dresden: iga, p. 15.

(7) Scheibner & Hapkemeyer, ibid. p. 464.

(8) Mladina, ibid.

(9) Bozkurt, C. (2014), “Kayıtdışı Ekonominin Bir Değerlendirmesi ve Türkiye”, Gaziantep University Journal of Social Sciences, 13 (1), 41-58.

(10) Kalaycı, C. ve Kalan, E. (2017), “Türkiye’de Kayıt Dışı İstihdamla Mücadele Politikalarının Analizi”, Uluslararası Ekonomi, İşletme ve Politika Dergisi, 1 (1), 17-34.

(11) Yereli, A. B. ve Karadeniz, O. (2004), Kayıt Dışı İstihdam, Odak Yayın Evi, Ankara.

PROF. DR. UMUT OMAY – MAKALE LİSTESİ

GİRİŞİMCİLİK VE YÖNETİCİ GÜÇLENDİRME

PAZARLAMA

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ

İŞ DÜNYASINDA TUTUM VE DAVRANIŞ

DİĞER KONULAR

Belirli Bir Yaşa Ulaşma, İş Sözleşmesinin Kendiliğinden Sona Erme Sebebi Olabilir mi ?

LÜTFİ İNCİROĞLU

İş ve sosyal güvenlik mevzuatında iş ilişkilerinde yaş sınırlaması ile ilgili bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu konu sadece 20 Nisan 2016 tarihinde yürürlüğe giren 6701 sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu’nda düzenlenmiştir.

6701 sayılı Kanuna göre, “Bu Kanun kapsamında cinsiyet, ırk, renk, dil, din, inanç, mezhep, felsefi ve siyasi görüş, etnik köken, servet, doğum, medeni hâl, sağlık durumu, engellilik ve yaş temellerine dayalı ayrımcılık yasaktır” (m.3/2). Aynı Kanun’un 7/1-(c) maddesinde ise, yaş temelinde farklı işlem yapılmasıyla ilgili olarak, işe kabul ve istihdam sürecinde sadece hizmetin zorunlulukları nedeniyle yaş sınırlarının belirlenmesi ve uygulanmasına izin verilmiş olup, genel olarak yaşa dayalı farklı muamele yasaklanmıştır.

Öğretide, belirli bir yaşa ulaşma ve/veya emekliliğe hak kazanma durumunda iş sözleşmesinin kendiliğinden sona ereceği hususu iş sözleşmelerinde, toplu iş sözleşmelerinde veya işyeri iç yönetmeliklerinde düzenlenmiş olsa dahi geçersiz kabul edilmektedir[1]. Çünkü belirli bir yaşa ulaşma ile iş ilişkisinin kendiliğinden sona erdiğinin kabulü, azami iş sözleşmesi kurulması anlamına gelmektedir. Oysa azami süreli iş sözleşmeleri 4857 sayılı İş Kanunu m.11/1’de yer alan belirli süreli iş sözleşmelerine getirilen sınırlamalara tabidir[2]. Nitekim, azami süreli sözleşmelerde taraflar sözleşme kurulurken sözleşmenin geçerli olacağı azami süreyi belirler ve sözleşme belirlenen sürenin dolmasıyla kendiliğinden sona erer. Sözleşmenin ne zaman sona ereceği sözleşmede belirtildiği için azami süreli sözleşmeler belirli süreli sözleşmeler gibi işlem görürler ve 4857 sayılı Kanun m.11/1’de belirli süreli sözleşmelerin kurulmasında aranan kriterler burada da aranmaktadır. Kaldı ki, belirli süreli iş sözleşmeleri objektif bir neden olmadan kurulamaz. Dolayısıyla, iş sözleşmesinin sona ermesinin belirli bir yaşa ulaşmaya bağlanması sözleşmeyi belirli kılacağından işçilerin belirli bir yaşa gelmesi veya emekliliğe hak kazanması durumunda, iş sözleşmeleri kendiliğinden sona ereceği için ihbar ve kıdem tazminatına hak kazanamayacakları gibi işsizlik ödeneği de alamazlar işe iade davası da açamazlar. Bu durumda emekliliğine hak kazanması nedeniyle iş sözleşmesini sona erdirerek kıdem tazminatı alabilecek işçilerin bu haktan mahrum edilmesi kabul edilemez[3].

Sonuç olarak, belirli bir yaşa ulaşma ve/veya emekliliğe hak kazanma iş sözleşmesini kendiliğinden sona erdirmez. Buna ilişkin bir kaydın iş sözleşmesine, toplu iş sözleşmesine ya da işyeri iç yönetmeliği’ne konulması da sonucu değiştirmez. Çünkü belirli bir yaşa ulaşma ile iş ilişkisinin kendiliğinden sona erdiğinin kabulü, azami iş sözleşmesi kurulması anlamına gelir. Oysa, azami süreli iş sözleşmeleri İş Kanunu m.11’de belirtilen sınırlamalara tabidir ve objektif bir sebep olmadan bu yönde yapılan bir düzenleme hukuka aykırı olur.

[1] TUNCAY, Can, Karar İncelmesi, ÇİD, s.1990 S.3, C.4; ÜNAL, Canan, İş Hukukunda Yeni Yaklaşımlar, İstanbul 2017.

[2] ASTARLI, Muhittin, İş Hukukunda İkale, (Bozma Sözleşmesi) , Ankara 2016.

[3] ÜNAL, Canan, İş Hukukunda Yeni Yaklaşımlar, İstanbul 2017.

Apple Tedarik Zincirini Çeşitlendirmek İstiyor

Wall Street Journal’da yayınlanan bir habere göre  Apple, Çin dışındaki üretimini artırmak istiyor, firmanın pandemi öncesinde de benzer konular üzerinde çalıştığı daha önce yayınlanmıştı.

Bu kez teknoloji devi, görünüşe göre üretim ortaklarını çeşitlendirmek istiyor. Çin’in yüz milyonlarca insanın uzun süreli kilitlenmelerine ve seyahat kısıtlamalarına yol açan katı Covid-19 protokolleriyle ilgili hayal kırıklıkları nedeniyle bazı üretim operasyonlarını Çin dışına kaydırmayı düşünüyor.

Apple, üretiminin büyük çoğunluğu (%90’dan fazlası) için uzun zamandır Çin’de faaliyet gösteriyor. Ürünlerinin küçük bir yüzdesi Hindistan ve Vietnam’da üretiliyor. Mevcut durumda her iki ülkenin de ek üretim için potansiyel varış noktaları olarak adlandırıldığını söylüyor.

Apple’ın Çin’den uzaklaşması sadece bir başlangıç olabilir

Kaynaklar doğruysa, Apple’ın Çin’den uzaklaşması diğer teknoloji şirketlerinin de dalgayı takip etmesine neden olabilir.

ABD merkezli bir ticaret birliği olan Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF) son verilerine göre, Çin, yalnızca Mart ayında 17,5 milyar dolara ulaşan çıkışlarla yabancı yatırımlarda sürekli bir düşüş görüyor. Bu değişim daha önce “benzeri görülmemiş” olarak adlandırılıyor. Diğer gelişmekte olan piyasaların pandemi sırasında aynı yatırımcı tepkisini görmediği belirtiliyor.

Çin’in Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini ve devam eden savaşını kınamayı reddetmesi, yatırımcıların ve ABD şirketlerinin ülkeden uzaklaşmasının bir başka nedenidir. Siyasi analistler ayrıca, Çin’in Putin’in Ukrayna’daki savaşından Tayvan’a saldırı planlarına göre hareket etmek için cesaretlendirileceğinden korkuyorlar.

Bu arada, ülkenin “covid sıfır” stratejisini takip etmedeki rakipsiz gayreti, iç ekonomisiyle ilgili endişelere de yol açıyor. CNBC, Apple’ın yanı sıra, Starbucks, Dupont ve Estée Lauder gibi büyük firmaların hepsinin operasyonel engeller ve daha yavaş satışlar için uzun süren covid kilitlenmelerini suçladığını yazıyor. Pandemiden önce Apple, jeopolitik risklere maruz kalması nedeniyle üretiminin bir kısmını Çin dışına taşımak için de motive olmuştu.

Sert veya ani bir değişiklik beklemeyin

Çin’in ABD şirketleri için daha az çekici görünebileceği nedenlerinin kartopu listesine rağmen, bazı analistler sert veya hızlı bir değişim beklemediklerini söylüyor.

Apple, montaj merkezlerini ve ilişkilerini Çin’de inşa etmek için onlarca yıl harcadı, burada yetenekli insanlardan ve sağlam altyapıdan oluşan büyük bir havuza erişebiliyor. Ayrıca, diğer ABD merkezli firmalarda olduğu gibi, Çin’de ürün üretmek, Apple’ın Çin’in muazzam iç tüketici pazarına daha kolay erişmesini sağlıyor.

The Economist Intelligence Unit’in küresel ticaret lideri Nick Marro, kısa süre önce CNBC’ye verdiği demeçte, “Tedarik zinciri çeşitlendirmesi oldukça zordur çünkü insanlar her zaman bunun hakkında konuşurlar ve yönetim kurulu odaları bunu tartışmayı sever” şeklinde konuşarak Apple ve benzeri şirketlerin tedarik zincirlerini bir çırpıda çeşitlendirmelerinin kolay olmadığını vurguluyor.