İK Fonksiyonları, Pandemi ve Kurumsallaşma…

Türkiye’de tam da VUCA (VUCA kavramı, Değişkenlik (Volatility), Belirsizlik (Uncertainty), Complexity (Karmaşıklık) ve Muğlaklık (Ambiguity) olarak açıklanır. İlk kez ABD ordusu tarafından Soğuk Savaş’ın bitmesiyle ortaya çıkan VUCA kavramı günümüzde belirsizliklerle dolu iş dünyasını tanımlamak için kullanılır.), “Toksik İşyeri Kültürünün Yüksek Maliyeti”, çalışan sirkülasyonu, çalışma saatlerinin azaltılması, özerklik…vb. konularla yükseklerden uçarken Dünyayı birdenbire bir pandemi gündemi sarıverdi.

Dünya geneline yayılan COVID-19 salgınının Türkiye’de tespit edilen ilk vakası Sağlık Bakanlığı tarafından 11 Mart günü açıklandı. Ülkedeki virüse bağlı ilk ölüm ise 15 Mart 2020’de gerçekleşti. Vaka sayıları binli rakamlara ulaşmadan ülke genelinde kapanmalar başlarken çalışan dünyasında kaos başladı. İlgili bakanlıklar denme yanılma yoluyla ve dış dünyayı da takip ederek bir takım önlemler almaya çalışırken aşılar, maskeler ve bireysel özgürlüklerin sınırlandırılması tartışmaları, tedarik zincirindeki kopmalar, emtia fiyatları, konteyner ve navlun ücretlerindeki patlamalar ve arkasından işletmelerin açık tutulmaya çalışılması kaygısı en öncelikli gündem oldu.

İşte tam bu noktada şirketlerde/işletmelerde yıpranmada önceliği İK ve İK Fonksiyonlarına verdik. İK, ülke yönetimindeki bakanlıkların mikro seviyede rollerini üstlenmeye başladı. Çalışma, iç işleri, sağlık ve eğitim bakanlıklarının bir nevi işletmeler içinde temsilciliğini yapmak zorunda kaldı. Daha önceleri de bu görevlerin yansımaları vardı ama kimse farkında değildi. Bu işler sırdan işler olarak bir uzman seviyesinde yapılagelen işlerdi.

Özellikle üretim ve hizmet sektörü İK’nın ne menem bir departman olduğunu bir musibet ile bir daha hiç unutmamak üzere anlamaya başladılar. İK yapısı hazırlıklı olan işletmeler bu süreci görece daha rahat yönetirken diğer işletmelerde kaos hakim oldu. Olmaya da  devam ediyor. Henüz süreç bitmedi…

Peki tüm bunları neden anlatıyorum? Çünkü İK tam hızını almış giderken, şirketlerde kurumsallaşma ve eğitim gibi konulara insan kaynağı ve hatırı sayılır bütçeler ayrılmaya başlanmışken tekrar bir duraklama ve hatta gerileme dönemi başladı. İK fonksiyonlarını ya bir tarafa bırakmak zorunda kaldı ya da sadece birkaçını yerine getirmekten başkaca ilgilenmeye ve yerine getirmeye zamanı kalmadı. Hepimizin bildiği üzere ülkelerin ekonomi ve demokrasi alanlarındaki gelişmişlik düzeyleri hem resmi hem de özel işletmelerine de çok benzer bir şekilde matematiksel bir deyim kullanacak olursak, birebir örten şeklinde seyretmektedir. Yabancı sermayeli (Menşeine göre) ve üretim dışı işletmelerde çok tabidir ki istisnalar bulunmaktadır.

Satınalmada olduğu gibi (Doğru ürün, miktar, biçim, zaman, kaynak, yol(HDKTU), fiyat), IK’nında yedi temel fonksiyonu var. Bunlar; Seçme Yerleştirme, Özlük -İş Kanunu ve Diğer Kanunlara Uyum, Oryantasyon (Tutundurma), Ücret Yönetimi, Performans Yönetimi, Kariyer Yönetimi ve Eğitim ve Gelişim Yönetimi.

Bu fonksiyonları çalışmayan bir kurumdan kurumsal bir işletme diye bahsetmek kendimizi kandırmaktan başka bir işe yaramaz. Yine bu fonksiyonların performansı da kabaca sizin kurumsallık ölçünüz olabilir. (Tek başına yeterli olmasa da temel parametrelerdir.)

Seçme yerleştirme fonksiyonu altındaki süreçleriniz, kullandığınız araçlar ve de tutum ve davranışlar.

Özlük ve Yasal sürece uyumunuz her şey bu noktada başlıyor; bu fonksiyon kısmen veya belli düzeyde savsaklanıyorsa diğer fonksiyonlar bir bataklığın üzerine kurulmuş temektir.

Oryantasyon: Evinize ilk defa gelen bir misafiri düşünün, zorunda kalmazsa lavaboya bile gitmekten imtina edecektir. Her işletme bir ilkler dünyasıdır. İlk deneyimlerinizi bir aklınızdan geçirin ve sizde bıraktığı izlenimleri hatırlayın. Politikalar, talimatlar ve yazılı-yazılı olmayan kurallar. Negatif insanlara karşı bile önlem almak gerekebilir. “Yeniden doğulmaz. Doğsan bile n’olacak? Seni iki senede, iki senede değil, iki günde aynı insan ederiz. Aynı kendini düşünen, aynı haris, aynı kıskanç, aynı kötü huylu, aynı sarhoş, aynı budala oluverirsin. Seni aynı hastalıkla yıkmak için elimizde her şey var.”― Sait Faik Abasıyanık

Ücret Yönetimi: Ülkemizde ve dünyada üzerinde en çok tartışılan fonksiyon. Özellikle dünyanın enflasyon sarmalına girdiği günümüzde çok tartışılmaya başlayan bir konu. Tüm ülkelerde hükümetler uzun yıllar sonra asgari ücret saatlerini güncellemek zorunda kalmışlardır. “ABD’de Kongre’nin 2009’dan beri değişmeden bıraktığı, saat başına 7,25 dolarlık mevcut federal asgari ücreti çok aşıyor. Federal düzeyde bir eylemin yokluğunda, birkaç eyalet ve bölge asgari ücretlerini artırdı. Şu anda, Washington, DC, saatte 15 dolarla başı çekiyor.” (https://www.shrm.org/hr-today/news/all-things-work/Pages/navigating-the-minimum-wage-decision.aspx)

Ülkemizde özellikle örgütsüz ve kurumsallaşamamış işletmelerde bu konu konuşulması en mahrem konulardan biri olarak hala karşımızda bir duvar gibi dikilmektedir. Sektör ve bölge bazlı saat ücretleri belirlemediğimiz sürece de kanımca çok konuşacağımız konulardan biri. Ülkemizde iyi niyetli denemeler olsa da akademik anlamda ciddi sıkıntı yaşadığımız konulardan biri.  Ancak iş görenlerin buradaki temel beklentisi, eşit işe eşit ücret; klişe olacak ama hiçbir ayrımcılık yapmadan olabildiğince adil bir ücret sistemi her bir işletmede temel beklenti olarak karşımıza çıkmaktadır.

Performans Yönetimi: Çalışanların en çok şikâyet ettikleri konulardan biridir. En çok ben çalışıyorum, hiç hastalanmadım, en çok ben katkı sağlıyorum…vb. fakat yanımdaki arkadaşım bütün gün savsakladığı halde aynı ücreti alıyoruz, aynı takdire maruz kalıyor…vb. İş gören tutum ve davranıştan tutunda üretim hattındaki eforuna kadar adil ve objektif bir şekilde değerlendirilmek ve doğal olarak da bununda ücret sistemine bir etkisi olmasını bekliyor. Genelde işletmeler ya mükemmeli ararken bu fonksiyonu yerine getirmekten ya ik yetersizliğinden ya da maliyet artırıcı bir uygulama olduğunu düşündüklerinden görmezden geliyorlar.

Kariyer Yönetimi: İçinde bulunduğumuz pandemi dünyasında en çok konuşulan konulardan biri de “Büyük İstifa Dalgası”. Özellikle Kuzey Amerika Kıtası ve Avrupa’da klasik iş mi önce gelir, aile mi? Sorusuna çok net bir yanıt verdi ve aile dedi. Bu sebeple uzaktan çalışmak daha fazla insani ve boş zaman yaratmak uğruna orta ve üst kademe yöneticiler istifa etmeye ve bu şartları sağlayan veya görece sağlayan şirketleri tercih etmeye başladılar ve hatta bir çok  beyaz yakalı; geçmişte edindikleri birikimlerini tüketme karşılığında uzun süren işsizliği bile göze almış durumda bu arayışa devam ediyor. Çünkü pandemiye karşı hükümetlerin ve işletmelerin ticari hayatlarını devam ettirmek adına aldığı kararların yasallığından tutunda tüm kazanılmış hakların askıya alındığı ve bunun zorbalığa kadar uzandığı tartışmaları yapılmaya başlandı. Bazı ülkelerde bu yönde alınan önlemlere karşı yapılan eylemleri de yakından takip ettik.  Tüm bu süreçler çalışanlar başta olmak üzere tüm insanları bıkma ve tükenme sendromuna sürükledi. Ardından soruların sayısı artmaya başladı.

Aslında kariyer planlamada; çalışanlar, işletmelere İK’nın temel fonksiyonlarını ne derece uygulamakta olduklarını sorgulamaya başladılar. İş görüşmelerinde aday değil işletmeler soru yağmuruna tutulmaya başlandı. Uzaktan görüşme yapmayan (En azından ilk görüşmede) firmalar elendi. Hibrid veya karma çalışmaya bakış açınız nedir? Uzaktan da olsa çalışma saatlerine saygı, benim için kariyer planınız nedir? Bana bir kariyer haritası verebilecek misiniz? Perfomans sisteminiz ve sosyal paketlerle bağlantısı özetle bana ve geleceğime ne sunuyorsunuz? Neden sizi tercih edeyim? Sorularının karşılığını vermeniz/verebilmenizdir kariyer yönetimi.

Tüm bunlar toptancı bir kariyer planlamadan aday bazlı kariyer planlamaya ve yetenek yönetimi-yetenek çekme dediğimiz kavramlara daha fazla eğilmemiz gerektiğini daha da gündeme getirdi. Özetle ben sana hayatımı veriyorum sen ne koyuyorsun masaya!

“…Masa da masaymış ha/ Bana mısın demedi bu kadar yüke/Bir iki sallandı durdu/Adam ha babam koyuyordu” E.Cansever.

Eğitim ve Gelişim Yönetimi: Kariyer yönetimi, performansın yönetimi ve eğitim gelişim yönetimi biri olmadan diğerinin anlamsız kaldığı bir süreçler bütünüdür. Kariyer planı yaptınız, sonra performans ölçtünüz eksik ya da aksayan yönleri de eğitim ve gelişim fonksiyonuyla gidermeniz gerekecektir. Bir iş görenin kariyer haritasında yol alması için gerekli yetkinlikleri kazandırmak bu yetkinliklerin beklentileri karşılayamaması ve ya daha farklı yetkinlikler edinmesi beklendiğinde imdadımıza yetişen fonksiyondur.

Örneğin işe alımlarda pozisyonda istenen beş yetkinlikten üçünü karşılayan ya da tamamını karşılayan ancak iki tane yetkinlik kısmen beklentiyi karşılayan durumlarında işe alım yapmak durumunda kalabilirsiniz. İşte bu eksikleri eğitim ve gelişim fonksiyonu ile edindirmek gerekir.

Eğitim ve Gelişim fonksiyonunun bir akademi mantığında çalışması ve yetkinliklerin güncellenmesi ve de yetenek ve yetkinlik  boşluğu oluşan alanlarda yetiştirme ve geliştirme yapması da trendler arasına girmiştir. Öyle ki gelecekte ihtiyaç duyulabilecek yetkinliklerin tahminlerini (forecast) yapıp ön almaları zirvedir.

Dolaysıyla İK ciddi bir ekip işidir. Bir kişide tüm bu fonksiyonları karşılayacak yetkinliklerin olması eşyanın doğasına aykırı bir durumdur. Şimdi kendi işletmenizin bu yedi temel fonksiyondan kaçını uygulayabildiğini puanlamak sizin işiniz. Karşılığı kurumsallığınız hakkında size ayna tutacaktır.

Bilim insanlarının ortak açıklaması, sonbaharda havaların biraz daha soğumasıyla; pandeminin tekrar başa dönebileceği yönündedir. Yani yine maske yine mesafe ve yine hastaların üretime katılamaması mevcut çalışanlarla iki vardiya çalışmak zorunda kalmaları gerçeği bizi beklerken; üretim ve hizmet sektöründe İK yine ancak ve ancak işe alım-çıkış, özlük ve yasal uyum ve pandemi önlemleriyle uğraşmaktan öteye yol alamayacak gibi görünmektedir. Bu durum İK departmanlarının diğer departmanlara göre daha çok yıpratmaktadır. Şirketlerin tepe yönetimi ile çalışanlar arasında kalmak ve herkesin “İKcı” olması durumu.

Özetle şimdiden hazırlık yapan işletmeler ve Lojistik & tedarik zinciri üzerine çalışan işletmelere tavsiyem mevcut norm kadrolarının üzerinde bir istihdam yüküne katlanmaları yönünde olacaktır. Hali hazırda özellikle ciddi bir “teknik yetkinlikleri olan mavi yaka” darboğazı varken elinizdekileri kaçırmayın derim.

Sinan KARA

İK Direktörü

HST Eğitim Danışmanlık

Sosyal Hayatta Kalite Nerede?

Sosyal Hayatta Kalite Nerede?

Mehmet Uğur ÖZDENİZ
Standart Marka Kalite Rehberlik ve Gözetim A. Ş.
Yönetim Kurulu Başkanı

Bu ay ki yazıma başlarken, sizlerle sosyal hayatta yaşadığım ve beni etkileyen bir uçak seyahatimde tanıştığım bir delikanlıyla geçen diyaloğumu anlatacağım. Pandemi sürecinde emekli bireyler olarak ben ve eşim yaşımızın gereği sağlık bakanlığımızın aldığı, yayınladığı koruyucu tedbirlere mümkün oldukça riayet etmiş, aşılarımızı olmuş, maske mesafe ve hijyen kurallarına uymuş, hatta o yıl yurt dışına küçük kızımın yanına gitmek için planladığımız Brüksel seyahatimizi iptal ettirmiştik. İşte bu yıl aldığımız bir kararla o gün yapamadığımız Brüksel uçuşumuzu yapmak üzere Sabiha Gökçen Hava Limanı’ndan uçağımızdaki yerimizi aldık, bize verilen birer küçük sekiz kilogramlık valiz hakkımız haricinde benim elimde bilgisayar çantam eşimde ise kendi çantası ve içinde yola çıkarken atıştırmalıklarımızın yer aldığı küçük bir çanta bulunmaktaydı.Uçakta bize verilen çekin işleminde belirtilmiş pencere kenarı ve orta koltuktaki yerimizi aldık, bekliyoruz fakat bu ara eşim koltukların birbirine ne kadar yakın olduğunu ve üç saati aşkın bir uçuşta benim rahatsız olabileceğimi ifade ederek endişesini belirtti.

Tabi burada aklımıza hemen müşteri beklentisi, memnuniyeti ve organizasyon şartları ile hava yolları uçuş seyahat şartları geldi.

Ülkemdeki iki önemli hava yolları uçuş kuruluşları olan şirketlerin koltuk ara mesafelerini araştırdığımda gerçeği anladım.

1980 – 85 yıllarından itibaren dünyada mesafelerde “Endüstriyel Tasarım” adı altında ve bu güne kadar devam eden gelen daralma miktarı ortalama en az iki ila üç inç arasında olmuş, (bir inç iki buçuk santim olduğuna göre daralmayı anlayabiliyoruz).

THY koltuk mesafesi, Koltuk özellikleri, Daha fazla hareket alanı için 79 cm diz mesafesine sahip, 15 cm yatabilen koltuklar, Uzun mesafeli uçuşlarda 46 cm koltuk genişliği.

Kaldırılabilen kol desteği sayesinde yatağa dönüşebilen orta koltuklar,

Dört yönlü baş desteği, 12 veya 13,3 inç büyüklüğünde kişisel ekranlar,

Ayarlanabilir ayak desteği bilgisi bulunmakta.

Pegasus’un A321neo’sunda yeni uçağının en fazla dikkat çeken özelliği ise koltuk kapasitesi, tamamı Economy Class olarak düzenlenen yeni 321neo’da tam 239 koltuk bulunacak.

Airbus’ın A321neo’lar için tek kabin sınıfında tespit ettiği en fazla kapasitenin 244 koltuk olduğu düşünüldüğünde, Pegasus’un bu uçağı ne kadar verimli bir biçimde planladığı daha iyi anlaşılıyor, Uçaktaki koltuklar arasındaki diz mesafesi ise 28 inç (71 cm) olarak belirlenmiş.

İki hava yolu arasındaki koltuk mesafeleri konfor, yakınlık, uzaklık ve ticari avantajlar dikkate alındığında kendini belirlemekte,

Kalite bir ihtiyaçtır, burada tercih sahip olduğunuz bilgiye, cebinize ve rahatınıza göre değişiyor, fakat bunun bir zorunluluğu yok tamamen tercih ve talep meselesi, tek yapılacak iş hava yollarına web sayfasından önerilerde bulunmak olacak, bunu ne kadar sık yapar isek şartlar o kadar kullanıcı lehine değişecek kalite sağlanacaktır.

Kendim bu konuda bir öneride bulunmayı deneyeceğim ve bunu her seferde yapmayı düşünüyorum.

Kalite bir ihtiyaçtır dersek,

Uçaktaki yerimizi aldıktan sonra bu arada yanımıza genç temiz bir delikanlı geldi merhabalaştık ve eşyalarını koltuk arakasına yukarı bagaja yerleştirip oturdu.

Biraz sonra çantasından iki şişe içecek çıkarıp ön koltuğun arka file cebine sıkıştırdı, kulaklarına kulaklıklarını taktı ve yaslandı.

Uçak içi gerekli kontrol ve sayım yapıldıktan sonra havalandık, yanımdaki genç iki koltuk arasındaki tek kolu indirdi ve kolunu yasladı bende kenarına kolumu iliştirdim böylece ilk iletişimimizi sağlamış olduk, koltuk arası mesafelerde yukarda verdiğim “Endüstriyel Tasarım” ölçülerinde küçültüldüğünden çok samimi oturuyorduk,

Biraz sonra yanımda eşimden yolluk ne var diye sordum. Bana bir kapalı kutu verdi, açtığımda içinde kaysı meyvesi ve kıymalı börek gördüm, kaysıdan iki tane alıp birini yanımdaki gence uzattım ve buyur ettim, kabul etti ve aldı hoşuma gitmişti.

Biraz sonra iki börek ambalajını açıp birini aldım, diğerini ona uzattım onu da kabul edip aldı beraber yedik, teşekkür etmişti, mutlu oldum.

Bu arada ön koltuktaki içeceklerinden birini açmış içiyordu ve bana dönüp bize iki bira veya başka bir şey ikram etmek istediğini söyledi, ben bira içmediğimi ve bir şey içmeyeceğimi söyledim, başka bir şey ısmarlayayım dedi ben ise teşekkür ettim, şu anda istemediğimi yolumuzun daha uzun olduğunu söyledim.

Biraz sonra genç çocuk hostesten bir şeyler istedi, gelen yiyecekte bize de uzattı ve almamızı istedi şaşırdık.

Genç (Arda) bizim için de ısmarlamış, benim ikramımdan, ikram ettiklerimden ziyade davranışım çok hoşuna gitmiş, bana şu güzel cümleyle düşüncesini ifade etmeye çalıştı:

Siz bana bir adım yaklaşırsanız, ben size on adımla gelirim

Sizin davranışınız beni çok etkiledi dedi ve arkasından, bir yolculukta annesinin yanında oturanlar sürekli bir şeyler yiyip içmişler ve hiç ikram etmemişler, bu da onları çok etkilemiş üzmüş.

Kendisine toplum kültürünün, yetişme tarzının, aile ve toplum ahlakının çok önemli olduğunu milleti millet yapan özelliklerin bu olduğunu anlatmaya çalışıp eğitime çok önem vermemiz gerektiğini bunun da iki yoldan ele alınması gerektiğini bunun birinin aile içi eğitimi, diğeri ise aile dışı eğitim, onun da milli eğitim olduğunu ifade ettim.

Kendisi de bana eğitimin çok önemli olduğunu vurgulayarak şu ifadeyi kullandı.

Eğitimli insandan gelen zarar bile kaliteli gelir”

Çok etkilenmiştim ve çok hoşuma gitmişti, anladım ki yetişen gençlik umut verici ve “Kaliteyi” biliyor “Kaliteye” inanıyordu.

Kendisine teşekkür ettim ve bana Brüksel’de Gent’te yaşadığını ora vatandaşı olduğunu orada okuduğunu devlet vergi denetçisi olarak çalıştığını söyledi.

Yazın ailesi ile annesinin memleketi olan Eskişehir’e geldiklerini ve Sivrihisarlı olduklarını anlattı.

Bu arada bende kendisine bir kalite uzmanı olduğumu,

Emekli olduktan sonra kalite elçisi olarak kurum ve kuruluşlara yönetim sistemleri konusunda eğitimler ve belgelendirme süreçlerinde destek verdiğimi,

Milli kuruluşumuz TSE’ye belgelendirme hizmeti için firma hazırladığımı

Piyasada ülkemizi işgal etmiş çantacı, çıkarcı, paracı kuruluşlara, parayla içi boş belge veren firmalara karşı çalışmalar yaptığımı,

İki yılı aşkın sürede Yerli ve Milli Kalite anlayışına uygun olarak Milli Kuruluşumuz Olan Türk Standartları Enstitüsünün verdiği ve Türk Akreditasyon Kurumundan Akredite olan tüm Dünya ve Avrupa’da kabul gören hizmetleri kapsamında, Milli Üreticilerimize sanayinin, çalışanın ve ülkenin kazanması için;

Yönetim sistemleri, tedarikçi gözetimi, ürün standardizasyonu, yapı sektörü test ve deneylerin uygulanması ile CE teknik dosya hazırlanması konularında, eğitim, rehberlik, gözetim hizmeti vererek, TSE’den belge almanın zor ve pahalı olmadığını bu işin öğrenerek yapılmasının daha kolay olduğunu sağladığımı,

Kurumlarımızın kurumsallaşması ve profesyonelleşmesi için eğitim ve pratik çalışmaları bire bir yürüttüğümü,

Kalite konusunda projeler geliştirdiğimizi,

Bursa’da Kaliteye gönül vermiş milli üretim ve tüketim konusunda, markalaşma yolunda yüksek teknolojik üretim oranında milli sertifikasyon ve milli belgelendirme konusunda toplantılar ve konferanslar verdiğimizi ifade ettim.

Kalite Birliği adı altında Temiz Kalite anlayışıyla sosyal sorumluluk çalışmaları yapan sivil toplum gurubumuzun olduğunu,

Tek yolun, insanın bir hayalinin olması ve bu hayal doğrultusunda çalışması gayret göstermesi olduğunu,

Milli eğitime önem verdiğimizi ana sınıfından başlayıp okullarda Kalite Dersinin verilmesi için proje çalışmalarımızın sürdüğünü belirttim kendisi de çok memnun kaldı,

Bizleri Gent’e davet etti gelir isek çok iyi rehberlik yapabildiğini ve bizimle birlikte şehri tanıtabileceğini söyledi.

Hep beraber yüce Atatürk’ün çizdiği yolda ilerlemeyi, Yerli ve Milli Üretimi Desteklemeyi, Kendi Ürünlerimizi Üretmeyi, Markalaşmayı ve kendi Belgelendirme kuruluşlarımız ile hareket etmeyi, Milli Olmayı ve Milli Ses Vermeyi davetimi yineliyorum.

Sağlıkla kalın esen kalın,

Saygılarımla.

Standart Marka Kalite Rehberlik ve Gözetim A. Ş.

Yönetim Kurulu Başkanı

Mehmet Uğur ÖZDENİZ

Bakır Krizi Kapıda: İklim Değişikliğine Bakır Engeli

2050 yılına kadar fosil yakıtlardan yeşil enerjiye geçilemezse dünya yaşanamayacak kadar kötü bir yer olacak. Bu yüzden dünya, 2035 ve 2050’ye kadar iklime zararsız hale gelmeyi hedefliyor. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. Yeşil enerjiye geçişte en çok ihtiyaç duyulan bakırın yeteri kadar olmadığı ortaya çıktı. Şimdi sırada bakır krizi var!

Enerji Hukuku Uzmanı, AGB Consultans Yönetim Kurulu Başkanı Avukat Abide Gülel, dünyayı bekleyen bu yeni tehlike hakkında şu bilgileri verdi:

NEDEN BAKIRA İHTİYAÇ VAR?

“Bakır, fosil yakıtlardan sürdürülebilir enerjiye geçişte o kadar merkezi bir durumda ki, dünya çapındaki talebin 2035 yılına kadar 25 milyon metrik tondan 50 milyon metrik tona yani iki katına çıkması muhtemel. 2050’de 53 milyon metrik tona yükselmeye devam edecek. Bu rakam 1900 ile 2021 yılları arasında dünyada tüketilen tüm bakırdan daha fazla. Dünyanın bunu karşılaması mümkün değil.

Bakır, yenilenebilir enerjiyi taşıyan altyapının anahtarıdır. Elektrikli araçlar, güneş ve rüzgar enerjisi ve enerji depolama için pillerin tümü bakırla çalışır. Elektrifikasyonun metali olarak tanımlanan, elektrikli araçlarda, rüzgarda, güneşte ve pil projelerinde kullanılan bakır, talep artışının çoğunu yönlendirecek.

Örneğin, içten yanmalı araçların güç aktarma aksamlarında yaklaşık 24 kilogram bakır var. Hafif hizmet tipi, pille çalışan bir elektrikli aracın güç aktarma aksamı 60 kg bakır gerektirir. Orta hizmet tipi bir araç için 139 kg bakır gerekirken, ağır hizmet tipi bir araç için 425 kg bakır gerekiyor.

DAHA FAZLA BAKIR MADENİ AÇMAK DA YETERLİ DEĞİL

Elektrikli araçlar, rüzgar, güneş ve piller için gerekli bakırın önümüzdeki on yılın ortasına kadar üç katına çıkacağını tahmin ediliyor.

Bu kaçınılmaz sorunun bariz çözümü ise daha fazla bakır madeni açmak olacaktır. Bu kesinlikle gelecek kıtlıkların giderilmesine yardımcı olacaktır, ancak bu denkleştirmelerin çok geç olacağı bir durumdur.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın araştırmasına göre, yeni bir bakır madeni açıldıktan sonra, verimli bir şekilde çalışmaya başlaması ortalama 16 yıl sürüyor. Bakır, birden fazla endüstride kullanımı nedeniyle dünyanın talebini karşılayamıyor.

YENİ JEOPOLİTİK DÜZEN OLUŞABİLİR

Önemli miktarda yeni arz sağlanmadıkça, iklim hedeflerine ulaşılamayacağı ortada. Bakır kıtlığı yeşil enerjiyi, teknoloji girişimlerinin ilerlemesini durdurabilir. Hatta, S&P Global Başkan Yardımcısı Daniel Yergin ”Bakır gibi madenlerin etrafında yeni bir jeopolitik düzen oluşacak” diyor. Tehlike büyük ama şimdilik çaresi yok.”

Uluslararası İşletmecilikte Teknoloji Ve Standardizasyonun Rolü

“Sadece teknoloji sayesinde kendinizi yaratmanızın ve ifade etmenizin kolaylaşması, bunu iyi yaptığınız anlamına gelmez.”

Teknolojik değişimler, insanlık sürecinde, insanların hayatlarını etkilemektedir. Özellikle küreselleşme ile dünyanın bir yerinde ortaya çıkan teknolojik yenilik, dünyanın geri kalan bölgelerini etkilemektedir. Mal, hizmet ve bilgi üreten işletmeler, bunlara ayak uyduramadıkları ve doğru kararları hayata geçiremedikleri zaman, birçok problemler yaşarlar. Yeni üretim teknolojilerinin hızla ortaya çıkması, işletmeleri rekabette geri düşürmektedir. Bununla birlikte, değişim ve müşteri ihtiyaçlarına hızla cevap verme zorunluluğu, değişimi önceden görmeyi ve bunlara hızla uyum sağlamayı gerektirmektedir.

Teknoloji denildiğinde, herkesin anladığı; teknolojinin fiziksel (hardware) donanımdır. Teknolojinin ayrıca bir kuramsal (software) boyutu da mevcuttur. Fiziksel boyut teknolojik aletleri, kuramsal boyut, öğrenme ve yönetim şekillerini kapsamaktadır. Teknolojik fiziksel boyut, araç olarak düşünülebilir. Buna örnek robotlardır. Ancak, bir aracı etkin kullanmak için gerekli olan bir teknik bilgiden mevcuttur. Robotları etkin biçimde kullanmak için; programlama bilen, yetenekli insan kaynaklarına gerek vardır. Bu husus, teknolojinin kuramsal boyutuna önem verilmesi gerektiğini gösterir.

Teknolojik gelişme, uluslararası işletmecilikle kazanılabilir. Teknoloji nakli, sadece her gün kullanılan ürün ve hizmetler ile değil, aynı zamanda üretim, çağdaş yönetim, pazarlama ve lojistik uygulamaları ile de gerçekleşebilir. İletişim ve bilgi teknolojisi gelişmeleri ile teknolojinin yararları, dünyada paylaşılır. Teknolojik yan ürünler, araştırma ve geliştirme giderlerinden tasarruf sağlar.

Ekonomik ve sosyal kalkınmanın, temel itici güçlerinden biri standardizasyondur. Gelişmiş ülkelerin başarısı; her alanda yaptıkları bilinçli ve yoğun standardizasyon faaliyetlerine bağlıdır.

ISO’nun tanımı kapsamında standardizasyon kavramı ile bağlantılı aşağıdaki konuların vurgulandığı görülmektedir:

  • Standardizasyonda; ekonomik alanda, bilimsel araştırma, deney ve uygulama yöntemi ya da sosyal amaçlı bir çalışma yapılması esastır.
  • Bu çalışma, tüketici, üretici gibi tarafların; toplumsal ve ekonomik yararını sağlamalıdır.
  • Kurallar koyma ve uygulama yapma çalışmalarında, her kesimin katkı ve iş birliği olmalıdır.

Standardizasyon ülkelerin gelişmelerine katkı yapan temel araçlardan biridir. Standartlar, insan sağlık ve güvenliğinin, üst seviyeye çıkarılmasında, yaşam kalitesinin artmasında, ticaretin gelişmesinde ve tüketicinin korunmasında katkı sağlamaktadır.

Standardizasyon, ekonomik ve sosyal amaçlı kuruluşların yararlanabileceği dinamik bir unsurdur. İşletmelerin, pazarlama alanında standardizasyon önemli bir yere sahiptir. Pazarlamada etkin olan standartlar, ekonomide ve sosyal alanda, gittikçe yaygın duruma gelmektedir. Standartlar, ürün ve hizmet ticaretinde, ortak bir Dünya dili olmuştur.

Tüketicilerin zevk ve tercihlerindeki farklılık, taleplerdeki farklılıklar; iletişim, teknoloji, reklamcılık ve ulaştırma konusundaki gelişmelerin sonucu olarak azalmaktadır. Ürün standardizasyon konusu, kolay olan bir tercih hâlini almıştır. Standardizasyonda bir neden ise ulus devlet ekonomilerini entegre etmek, vatandaşlarının refahını yükseltmek konusundaki girişimlerdir. Avrupa ortak pazarı, bu girişimlerin en önemli örneklerinden biri olmuştur. Avrupa ortak pazarı, uluslararası işletmelere, benzer özellik ve şartnameye sahip ürünler pazarlamak konusunda, fırsat ve olanaklar sağlamaktadır.

Dr. Öğr. Üyesi Gözde MERT

Nişantaşı Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi

İşletme Bölüm Başkanı & Gözde Araştırma Şirketi Kurucusu

Detaylı bilgiler için aşağıdaki eseri okuyabilirsiniz:

Mert, G. (2019). Uluslararası İşletmecilik Teori, Kavram ve Örnek Olaylar, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara.

Yaklaşık Maliyetin Altında Tek Geçerli Teklif Kalması ?

Kamu İhale Kurulu Kararı Özeti; İtirazen şikâyet dilekçesinde özetle, ihalenin 11’inci kısmı için teklif ettikleri bedelin yaklaşık maliyetin %7,40 altında olmasına rağmen idarece yeterli kırım olmadığı gerekçesiyle tekliflerinin değerlendirme dışı bırakılarak ihalenin iptal edilmesinin mevzuata aykırı olduğu, bu bağlamda idarenin bahse konu kısma ilişkin ihaleyi iptal etmeden önce yaklaşık maliyet hesaplanırken değerlendirilmeyen herhangi bir husus olup olmadığını sorgulaması gerektiği, özellikle ihale konusu iş için gerekli olan işçilik ve biyosidal ürün girdileri ile amortisman ve demirbaş giderlerinin yaklaşık maliyete dahil edilip edilmediğinin, dahil edildi ise piyasa şartlarını ve ekonomik şartları karşılayıp karşılamadığının tespit edilmesi gerektiği, yaklaşık maliyetin gerekçe gösterilerek ihalenin iptal edilmesi yerine güncelleme yapılarak ihale sürecinin devam edilebileceği iddialarına yer verilmiştir.

29.06.2022 tarihli ve 2022/UM.II-771   sayılı Kamu İhale Kurulu kararına göre;

İptal gerekçesi ile sınırlı olarak yapılan incelemede, idare tarafından ihalenin şikâyete konu kısmının yaklaşık maliyetinin 1.350.000,00 TL olarak belirlendiği, ekonomik açıdan en avantajlı teklif sahibi olan başvuru sahibine ait teklif bedelinin 1.250.000,00 TL olduğu, yaklaşık maliyet ile anılan istekliye ait teklif bedeli arasında 100.000,00 TL fark olduğu, bu tutarın yaklaşık maliyetin %7,41’ine tekabül ettiği, diğer bir deyişle anılan isteklinin teklif bedelinin yaklaşık maliyetin %92,59’u oranında olduğu tespit edilmiştir.

Yukarıda aktarılan mevzuat hükümlerine göre ihalenin iptali hususunda gerekçesini açıkça belirtmek suretiyle ihale komisyonlarına ve dolayısıyla idarelere takdir yetkisi tanındığı, ancak bu yetkinin mutlak ve sınırsız olmadığı, idareye tanınan bu takdir yetkisinin mevzuat çerçevesinde, eşitlik ilkesine uygun şekilde, kamu yararı ve hizmet gerekleri gözetilerek kullanılması, tesis edilen iptal işleminin gerekçelerinin açıkça ortaya konulması ve ihalede oluşan durumun da dikkate alınarak Kanun’un 5’inci maddesinde yer alan temel ilkeler çerçevesinde karar verilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

Yapılan tespit ve değerlendirmeler doğrultusunda, incelenen ihalede 19 adet doküman indirildiği, şikâyete konu ihalenin 11’inci kısmına iki istekli tarafından teklif sunulduğu, tekliflerden birinin ihale komisyonu kararı ile yaklaşık maliyetin üzerinde olduğu gerekçesiyle, başvuru sahibinin teklifinin ise ihale yetkilisince yaklaşık maliyetin altında olmakla beraber yaklaşık maliyete göre indirim oranının yeterli olmadığı tespitiyle reddedildiği ve Teknik Şartname’de değişiklikler yapılması ve ihaleye teklif veren istekli sayısını artırmak hedefine vurgu yapılarak ihalenin iptaline karar verildiği anlaşılmıştır.

Bu çerçevede, şikâyete konu kısımda yaklaşık maliyetin altında tek geçerli teklif kalmasının rekabetin oluşmadığı anlamına gelmeyeceği, ihalenin 11’inci kısmında ihale yetkilince yaklaşık maliyetin altındaki geçerli teklifin hangi oranda düşük olması halinde kaynakların verimli kullanılması ilkesinin sağlanacağına yönelik belirlemenin somut değerlendirmeden ziyade sübjektif bir değerlendirme niteliğinde olduğu değerlendirildiğinden bahse konu kısmın iptal edilmesinin uygun olmadığı sonucuna varılmıştır.

Diğer taraftan şikâyete konu ihalenin Teknik Şartname düzenlemelerine yönelik 07.03.2022 tarihinde Kurum kayıtlarına alınan dilekçe ile itirazen şikâyet başvurusu yapan Vekontek Sağlık A.Ş.nin iddialarının incelenmesi amacıyla akademik bir kuruluştan 13.05.2022 tarihli ve E.2022/8591 sayılı Kurum yazısı ile teknik görüş istenilmiş olup, söz konusu yazıya istinaden gönderilen 20.06.2022 tarihli ve 550838 sayılı teknik görüş doğrultusunda alınan 29.06.2022 tarihli ve 2022/UM.II-770 sayılı Kurul kararı ile ihalenin iptal edildiği görülmüştür.

Netice itibarıyla ihalenin 11’inci kısmına ilişkin iptali kararının iptaline yönünde tesis edilecek düzeltici işlemin esasa etkili olmadığı bu bağlamda anılan kısma ilişkin usul ekonomisi bakımından da iptal kararının iptal edilmesine gerek bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Mehmet ATASEVER

Kamu İhale Kurulu Eski Üyesi/ Akademisyen 

Yarı iletkenlerle “Yaşam için teknoloji”: Bosch, Çip İşine Milyarlarca Euro Daha Yatırım Yapıyor

Mikroelektronik, Bosch’un tüm iş alanlarının başarısı için hayati öneme sahip.

  • Bosch, 2026’ya kadar 3 milyar Euro yarı iletken işine, IPCEI kapsamındaki Mikroelektronik ve iletişim teknolojilerine yatırım yapacak.
  • Bosch Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Stefan Hartung: “Mikroelektronik gelecektir.”
  • Yeni çip geliştirme merkezleri Almanya Reutlingen ve Dresden’de yapım aşamasında.
Bosch Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Stefan Hartung

Stuttgart ve Dresden, Almanya – Otomobiller ve e-Bikelardan ev aletlerine ve giyilebilir cihazlara kadar, yarı iletkenler tüm elektronik sistemlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Yarı iletkenler, modern teknoloji dünyasını yönlendiren motorlardır. Bosch, yarı iletkenlerin artan önemini erken fark etti ve kendi yarı iletken işini güçlendirmek için milyarlarca Euro fazla daha yatırım yapacağını duyurdu. 2026 yılına kadar Bosch, mikroelektronik ve iletişim teknolojisine ilişkin IPCEI finansman programının bir parçası olarak yarı iletken işine 3 milyar Euro daha yatırım yapmayı planlıyor. Bosch Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Stefan Hartung Dresden’deki Bosch Teknoloji Günü 2022’de, “Mikroelektronik gelecektir ve Bosch işinin tüm alanlarının başarısı için hayati öneme sahiptir. Mikroelektronik sayesinde yarının mobilitesi, nesnelerin interneti ve Bosch’un ‘Yaşam için teknoloji’ olarak adlandırdığı teknolojinin ana anahtarına sahibiz.” dedi.

Bosch, bu yeni fonun bir parçası olarak 170 milyon Euro’yu aşan bir maliyetle Reutlingen ve Dresden’de iki yeni geliştirme merkezi inşa etmeyi planlıyor. Ayrıca şirket, Dresden’deki yonga plakası fabrikasında ekstra 3.000 metrekarelik temiz oda alanı yaratmak için gelecek yıl 250 milyon Euro daha harcayacak. Hartung, “Müşterilerimizin elde edecekleri faydayı gözeterek yarı iletkenlere yönelik talep için hazırlanıyoruz. Bizim için bu minyatür bileşenler, büyük iş anlamına geliyor.” dedi.

Avrupa'nın Rekabet Gücünü Artırmak İçin Mikroelektroniğe Teşvik

Avrupa Çip Yasası çerçevesinde, Avrupa Birliği ve Alman Federal Hükümeti, Avrupa mikroelektronik sektörü için sağlam bir ekosistem geliştirmek üzere ek finansman sağlıyor. Hedef, 2030’a kadar Avrupa’nın küresel yarı iletken üretimini yüzde 10’dan yüzde 20’ye çıkararak ikiye katlamak. Mikroelektronik ve iletişim teknolojisi üzerine yeni başlatılan IPCEI, öncelikle araştırma ve inovasyonu teşvik etmeyi amaçlıyor. Hartung, “Avrupa, yarı iletken sektöründe kendi güçlü yönlerinden faydalanabilir ve bunu yapmalıdır. Her zamankinden daha fazla olacak şekilde hedef, Avrupa endüstrisinin özel ihtiyaçları için çip üretmek olmalıdır. Bu da sadece nano ölçeğin sadece alt kısmındaki çipler anlamına gelmiyor.” dedi. Örneğin, elektromobilite sektöründe kullanılan elektronik bileşenler, 40 ila 200 nanometre arasında proses boyutları gerektirir. Bosch yonga fabrikaları tam olarak bunun için tasarlanmıştır.

Dresden’de 300 Milimetre Çip Üretiminde Önemli Artış

Mikroelektronik alanındaki bu yeni yatırım, Bosch için yeni inovasyon alanları da açıyor. Hartung, “İnovasyonda lider olmak, en küçük elektronik bileşenler olan yarı iletken çiplerle başlar.” dedi. Bosch’taki yeni inovasyon alanları arasında, bir aracın çevresini otonom sürüş esnasında 360 derecelik taramalarını gerçekleştirmek için kullandığı radar sensörleri gibi çip üzerinde yer alan sistemler bulunuyor. Şirket, şimdi bu tür bileşenleri geliştirerek onları daha küçük, daha akıllı ve daha ucuza üretmeye çalışacak. Bosch ayrıca, özellikle tüketim malları sektörü için kendi mikroelektromekanik sistemlerini (MEMS) daha da değiştirmek için çalışmalar gerçekleştiriyor. Şirket araştırmacılarının şu anda bu teknolojiyi geliştirmek için kullandıkları şeylerden biri, bir akıllı gözlüğün şakak kısmına yerleştirilebilecek kadar küçük olan yeni bir projeksiyon modülüdür. Hartung, “MEMS teknolojisinde pazardaki lider konumumuzu pekiştirmek için MEMS sensörlerimizi 300 milimetrelik yongalar üzerinde de üretmeyi planlıyoruz. Üretim, 2026 yılında başlayacak. Yeni yonga plakası fabrikamız bize üretimi ölçeklendirme fırsatı veriyor. Bu, tam olarak yararlanmayı planladığımız bir avantaj.” dedi.

Reutlingen Fabrikasının Silisyum Karbür Çiplerine Büyük Talep

Bosch’un bir diğer odak noktası ise yeni tip yarı iletkenlerin üretimidir. Örneğin Bosch, Reutlingen fabrikasında 2021’in sonundan bu yana seri silisyum karbür (SiC) çipleri üretiyor. Bunlar, çalışma aralıklarını yüzde 6’ya kadar artırmaya yardımcı oldukları elektrikli ve hibrit araçlar için gerekli olan güç elektroniğinde kullanılıyor. Güçlü pazar büyümesinin arkasında, yıllık yüzde 30 veya daha fazla oranlarla SiC çiplerine olan yüksek talep yer alıyor. Bu güç elektroniklerini daha uygun maliyetli ve daha verimli hale getirmek amacıyla Bosch, diğer çip türlerinin kullanımını da araştırıyor. Hartung, “Elektromobilite uygulamaları için galyum nitrür bazlı çiplerin geliştirilmesini de araştırıyoruz. Bu çipler, dizüstü bilgisayar ve akıllı telefon şarj cihazlarında zaten bulunuyor.” dedi. Araçlarda kullanılmadan önce, daha sağlam hale gelmeleri ve 1.200 volta kadar önemli ölçüde daha yüksek voltajlara dayanabilmeleri gerekecektir. Hartung sözlerine şöyle devam etti: “Bunun gibi zorlukların tümü Bosch mühendisleri için işin bir parçası. Mikroelektroniğe uzun süredir aşina olmamız ve otomobillerle ilgili süreçleri biliyor olmamız bizi güçlü kılıyor.”

Bosch, Yarı İletken Üretimi İçin Kapasiteyi Sistematik Olarak Genişletiyor

Bosch, son birkaç yılda yarı iletken işine birkaç yatırım yaptı. Bunun en iyi örneği, Haziran 2021’de Dresden’de açılan yonga fabrikasıdır. 1 milyar Euro ile şirket tarihindeki en büyük yatırımdır. Reutlingen’deki yarı iletken merkezi de sistematik olarak genişletiliyor: Bosch, şimdi ve 2025 arasında, üretim kapasitesinin genişletilmesi ve mevcut fabrika alanının yeni temiz oda alanına dönüştürülmesi için yaklaşık 400 milyon Euro daha yatırım yapacak. Buna Reutlingen’de ek olarak 3.600 metrekarelik ultramodern temiz oda alanı yaratacak yeni bir uzantının inşası da dahildir. Sonuç olarak, Reutlingen’deki temiz oda alanı, şu anda yaklaşık 35.000 metrekareden 2025’in sonunda 44.000 metrekarenin üzerine çıkacak.

Uzmanlık ve Uluslararası Bir Ağ, Sürekli Başarıyı Garanti Eder

Bosch, yarı iletkenlerin geliştirilmesi ve üretiminde otomotiv sektörünün lider şirketidir. Bu çipler sadece otomotiv uygulamalarında değil, tüketim malları sektöründe de kullanılmaktadır. Bosch, 60 yılı aşkın süredir bu alanda faaliyet gösteriyor. Örneğin, Reutlingen’deki Bosch yarı iletken fabrikası, son 50 yıldır 150 ve 200 milimetrelik yonga plakalarına dayalı çipler üretiyor. Şirketin Dresden tesisinde, 2021’de 300 milimetrelik yonga plakası bazında çip üretimi başladı. Reutlingen ve Dresden’de üretilen yarı iletkenler arasında uygulamaya özel entegre devreleri (ASIC’ler), mikroelektromekanik sistem (MEMS) sensörleri ve güç yarı iletkenleri yer alıyor. Bosch ayrıca Penang, Malezya’da yarı iletkenler için yeni bir test merkezi kuruyor. 2023’ten itibaren merkez, bitmiş yarı iletken çipleri ve sensörleri test edecek.

Tükenmişlik mi Kronik Yorgunluk mu ?

Bu yazının konusunu “önceki yazılarımda ele aldığım işkoliklik, karoshi ve impostor fenomeni konularıyla da ilişkisi bulunan ve son zamanlarda birçok çalışanın şikâyetçi olduğu “Tükenmişlik Sendromu” oluşturmaktadır.

“Tükenmişlik” (Burnout) kavramı çok çeşitli alanlarda farklı biçimlerde tanımlanmış ve kullanılmış olsa da çalışma yaşamına ilişkin olarak ilk kullanan Freudenberger olmuştur. Yoğun sosyal ilişkilerin bulunduğu işlerde çalışanların diğerlerine göre daha fazla hastalık iznine ayrıldığını fark eden Freudenberger, bu kavramı kliniklerde ağır bir iş yükü altında çalışanları tarif etmek için kullanmıştır (1, 2).

Sonrasında Maslach ve Jackson çalışma hayatındaki tükenmişliği bir sendrom olarak ele almış ve bu çerçevede tanımlamışladır. Bu tanımlamaya göre “tükenmişlik; bireylerin işleri gereği karşılaştıkları insanlara karşı duyarsızlaşmaları, duygusal yönden kendilerini tükenmiş hissetmeleri ve kişisel başarı ve yeterlilik duygularının azalması” olarak ifade edilmiştir (3). Maslach daha sonra tükenmişlik sendromu üzerindeki çalışmalarına devam etmiş ve tükenmişliği 1) duygusal bitkinlik, 2) duyarsızlaşma (yabancılaşma) ve 3) kısıtlı etkinlik ölçütleri çerçevesinde özetlemiştir (4).

Tükenmişlik sendromu üzerindeki çalışmalar arttıkça, bu sorunun nelerden kaynaklandığı konusunda farklı görüşlerin ve yaklaşımların da ortaya çıkmaya başladığı söylenebilir.

Maslach ve Jackson Tükenmişlik Sendromunun tanımlamasını yaparken sorunun en önemli nedeninin sürekli olarak başka insanların fiziksel, sosyal ve psikolojik sorunlarıyla uğraşmak dolayısıyla da sürekli olarak olumsuz duygu ve davranışların bulunduğu bir ortamda bulunmak zorunluluğu olduğunu ileri sürmektedirler (5).

Bazı araştırmacılar ise çalışanların uyum sağlayabileceği ölçünün ötesindeki iş talepleri nedeniyle ortaya çıkan iş stresinin uzun bir süre devam etmesi durumunda tükenmişliğe yol açabileceğini, dolayısıyla tükenmişliğin iş stresinin özel bir hali olduğunu düşünmektedir (7).

Weber ve Jaekel-Reinhard ise tükenmişlik sendromuna daha farklı bir açıdan yaklaşıp, tükenmişlik sendromunu bir modern toplum rahatsızlığı olarak tanımlamakta ve bu sorunun nedenlerini hem toplumun hem de çalışma ortamının geçirdiği dönüşümler ile bu dönüşümlerin kesişim noktasında aramak gerektiğini söylemektedir (8).

Tükenmişlik sendromunun zaman zaman başkaca sorunlarla ve özellikle “kronik yorgunluk sendromu” ile karıştırıldığı da söylenebilir. Tükenmişlik sendromu ile kronik yorgunluk sendromunun karıştırılmasının önemli bir nedeni her iki sendromda da “bitkinlik” ve “yorgunluk” gibi semptomların benzer olmasından kaynaklanmaktadır. Gerçekten de bazı araştırmalar “bitkinlik” ve “yorgunluk” gibi sorunların ve şikâyetlerin aslında beslenme yetersizliğinin bir sonucu olabileceğini, örneğin “B Vitamini” takviyesinin özellikle belirli bir yaşın üzerinde olan ve yüksek iş stresi altında çalışmak durumunda kalan kişilerin iş streslerini, işe devamsızlıklarını ve hatta tükenmişlik şikâyetlerini azaltabildiğini göstermektedir (9). Dolayısıyla bu iki sendromun nedenlerinin farklı olduğu, kronik yorgunluğun fiziksel, tükenmişlik sendromunun ise psikolojik nedenlerden kaynaklandığı söylenebilir (10).

Böyle bir durumda tükenmişlik sendromuna uğradığını düşünenlerin sayısı ile bu sendroma gerçekten uğrayanların sayısı arasında önemli bir farkın olduğunu ileri sürmek mümkündür. Kısacası tükenmişlik sendromuna ilişkin şikâyetlerin yaygınlaşması ve artması, doğrudan doğruya tükenmişlik sendromunun yaygınlaştığı ve bu sendroma uğrayanların sayısının arttığı şeklinde yorumlanmamalı ve bu tip şikâyetlere temkinli bir biçimde yaklaşılmalıdır.

Özellikle modern yaşamın hızlı temposu ve alışkanlıkları düşünüldüğünde yetersiz beslenmenin yanı sıra çeşitli nedenlerle kişinin kendine daha az vakit ayırıyor olması ve yeri geldiğinde uykusundan feragat etmesi de tükenmişlik benzeri şikâyetlerin ortaya çıkmasına yol açabilmekte, aslında yorgunluğa ve bedensel nedenlere bağlı şikâyetlerin ve semptomların tükenmişlik ile karıştırılması mümkün olabilmektedir. Bu nedenle tükenmişlik sendromuna uğradığını düşünen kişilerin öncelikle yaşam biçimlerini gözden geçirmeleri ve gerekiyorsa bu yaşam biçimlerinde ve alışkanlıklarında değişikliğe gitmeleri belki de sorunun çözülebilmesi ve bu şikâyetlerinin ortadan kalkması için yeterli olabilecektir.

Prof. Dr. Umut OMAY

 

Kaynakça

(1) “Burnout”, APA Dictionary of Psychology, 2nd Ed., Ed. By G. R. VandenBos, American Psychological Association, Washington, 2015.

(2) “Burnout-Syndrom – Wenn Stress zur Krankheit wird”, Çevrim içi: https://www.burn-out-syndrom.org, Erişim tarihi: 11.07.2022.

(3) Keser, A. ve Tüfekçi, Ü. (2018), “Tükenmişlik Sendromu”, Çalışma Yaşamında Davranış: Güncel Yaklaşımlar, 4. B., Ed. A. Keser, G. Yılmaz ve S. Yürür, Umuttepe Yayınları, Kocaeli.

(4) “Definition”, Çevrim içi: https://www.burn-out-syndrom.org/definition, Erişim tarihi: 11.07.2022.

(5) Maslach, C. ve Jackson, S. E. (1981), “The Measurement of Experienced Burnout”, Journal of Occupational Behaviour, 2 (2).

(6) Maslach, C. ve Leiter, M. P. (1997), The Truth About Burnout: How Organizations Cause

Personal Stress and What to Do About It, Jossey-Bass, San Francisco.

(7) Ladstätter, F. and Garrosa, E. (2008), Prediction of Burnout: An Artificial Neural Network Approach, Diplomica Verlag, Hamburg.

(8) Weber, A. and Jaekel-Reinhard, A. (2000), “Burnout syndrome: a disease of modern societies?”, Occupational Medicine, 50 (7).

(9) Stough, C., Simpson, T., Lomas, J., McPhee, G., Billings, C., Myers, S., Oliver, C., & Downey, L. A. (2014), “Reducing occupational stress with a B-vitamin focussed intervention: A randomized clinical trial: study protocol”, Nutrition Journal, 13(1).

(10) Doerr, J. M. ve Nater, U. M. (2017), “Exhaustion Syndromes: Concepts and Definitions”, Burnout, Fatigue, Exhaustion: An Interdisciplinary Perspectives on a Modern Affliction, Ed. S. Neckel, A. K. Schaffner ve G. Wagner, Palgrave MacMillan, Cham.

PROF. DR. UMUT OMAY – MAKALE LİSTESİ

GİRİŞİMCİLİK VE YÖNETİCİ GÜÇLENDİRME

PAZARLAMA

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ

İŞ DÜNYASINDA TUTUM VE DAVRANIŞ

DİĞER KONULAR

Eşit Durumdaki İşçilere Farklı Ücret Zammı Uygulanması, Ayrımcılık Tazminatını Gerektirir Mi?

Eşit davranma ilkesi tüm hukuk alanında geçerli olup, iş hukuku bakımından işverene işyerinde çalışan işçiler arasında haklı ve objektif bir neden olmadıkça farklı davranmama borcu yüklemektedir. Bu bakımdan işverenin yönetim hakkı sınırlandırılmış durumdadır. Başka bir ifadeyle, işverenin ayrım yapma yasağı işyerinde çalışan işçiler arasında keyfi biçimde ayrım yapılmasını yasaklamaktadır. Bununla birlikte eşit davranma borcu tüm işçilerin hiçbir farklılık gözetilmeksizin aynı duruma getirilmesini gerektirmeyip, eşit durumdaki işçilerin farklı işleme tabi tutulmasını önlemeyi amaç edinmiştir.

Yargıtay’a göre, ““Eşitlik İlkesi” en temel anlamda T.C. Anayasasının 10 uncu ve 55 inci maddelerinde ifade edilmiş, 10 uncu maddede “Herkes, dil, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” kuralına yer verilmiştir. 55 inci maddenin kenar başlığı ise “Ücrette Adalet Sağlanması” şeklindedir.

Bundan başka, eşit davranma ilkesi, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Sosyal Şartı, Avrupa Ekonomik Topluluğu Andlaşması, Uluslararası Çalışma Örgütünün Sözleşme ve Tavsiye Kararlarında da çeşitli biçimlerde ele alınmıştır. İstihdam ve Meslek Konularında Kadın ve Erkeğe Eşit Muamele ve Fırsat Eşitliği İlkesinin Uygulanmasına Dair 5 Temmuz 2006 tarihli Avrupa Parlamentosu ve Konseyinin 2006/54/EC Sayılı Direktifinin “Analık (Doğum) İzninden Dönüş” başlıklı 15 inci maddesinde, “doğum iznindeki bir kadının, doğum izninin bitiminden sonra işine veya eşdeğer bir pozisyona kendisi için daha dezavantajlı olmayan koşul ve şartlarda geri dönmeye ve çalışma koşullarında yokluğu sırasında yararlanmış olacağı her türlü iyileştirmeden yararlanmaya hakkı vardır” şeklinde kurala yer verilerek, doğum iznini kullanan kadın işçi yönünden işverenin eşit davranma borcuna vurgu yapılmıştır.

4857 sayılı İş Kanunu sistematiğinde, eşit davranma borcu, işverenin genel anlamda borçları arasında yerini almıştır. Buna karşın eşitlik ilkesini düzenleyen 5 inci maddede, her durumda mutlak bir eşit davranma borcu düzenlenmiş değildir. Belli bazı durumlarda işverenin eşit davranma borcunun varlığından söz edilmiştir. Dairemiz kararlarında “esaslı nedenler olmadıkça” ve “biyolojik veya işin niteliğine ilişkin sebepler zorunlu kılmadıkça” bu yükümlülüğün bulunmadığı vurgulanmıştır (Y9.HD. 25.7.2008 gün 2008/ 27310 E, 2008/ 22095 K.). İşverence, işçiler arasında farklı uygulamaya gidilmesi yönünden nesnel nedenlerin varlığı halinde eşit işlem borcuna aykırılıktan söz edilemez[1].

Yargıtay’ın başka bir kararında, “4857 sayılı Yasanın 5 inci maddesinin ilk fıkrasında, dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep gibi sebeplere dayalı ayrım yasağı getirilmiştir. Belirtilen bu hususların tamamının mutlak ayrım yasağı kapsamında ele alınması gerekir. Eşit davranma ilkesinin uygulanabilmesi için aynı işyerinin işçileri olma, işyerinde topluluk bulunması, kolektif uygulamanın varlığı, zamanda birlik ve iş sözleşmesiyle çalışmak koşulları gerekmektedir.

Yasanın 5 inci maddesinin ikinci fıkrasında tam süreli- kısmî süreli işçi ile belirli süreli – belirsiz süreli işçi arasında farklı işlem yapma yasağı öngörülmüş, üçüncü fıkrada ise cinsiyet ve gebelik sebebiyle ayrım yasağı düzenlenmiş ve bu durumda olan işçiler bakımından iş sözleşmesinin sona ermesinde de işverenin eşit davranma borcu vurgulanmıştır. Bununla birlikte, işverenin işin niteliği ile biyolojik nedenlerle faklı davranabileceği bahsi geçen hükümde açıklanmıştır.

Yine değinilen maddenin dördüncü ve beşinci fıkralarında, işverenin ücret ödeme borcunun ifası sırasında ayrım yapamayacağından söz edilmektedir. Burada sözü edilen ücretin genel anlamda ücret olduğu ve ücretin dışında kalan ikramiye, pirim v.b. ödemleri de kapsadığı açıktır.

Bundan başka, 4857 sayılı Kanunun 18 inci maddesinin üçüncü fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde sözü edilen sendikal nedenlere dayalı ayrım yasağı da mutlak ayrım yasağı kapsamında değerlendirilmelidir. Kanunun 5 inci maddesiyle 18 inci maddesinin üçüncü fıkrasında sayılan haller sınırlayıcı olarak düzenlenmiş değildir. İşçinin işyerinde olumsuzluklara yol açmayan cinsel tercihi sebebiyle ayrım yasağı da buna eklenebilir. Yine siyasî sebepler ve dünya görüşü gibi unsurları esas alan bir ayrımcılık da korunmamalıdır.

İşverenin eşit davranma borcuna aykırı davranmasının yaptırımı değinilen Kanunun 5 inci maddesinin altıncı fıkrasında düzenlenmiştir. Anılan hükme göre işçinin dört aya kadar ücreti tutarında bir ücretten başka yoksun bırakıldığı haklarını da talep imkânı bulunmaktadır. Söz konusu fıkra metni emredici nitelikte olduğundan, anılan hükme aykırı olan sözleşme kuralları geçersizdir. Geçersizlik nedeniyle ortaya çıkan kural boşluğu eşit davranma ilkesinin gereklerine uygun olarak doldurulmalıdır.

Eşit davranma borcuna aykırılığı ispat yükü işçide olmakla birlikte, anılan maddenin son fıkrasında yer alan düzenlemeye göre işçi ihlalin varlığını güçlü biçimde gösteren bir delil ileri sürdüğünde aksi işveren tarafından ispatlanmalıdır.

Somut uyuşmazlıkta Mahkemece hükmedilen eşit davranmama tazminatına gerekçe olarak “davalı işverenin muvazaalı işlemi sebebi ile eşit işlem borcuna aykırı davrandığı, davacının bu sebeple mali olarak mahrum kaldığı haklarının bilirkişi raporu ile ayrı ayrı hesap edildiği, ayrıca davacının mahrum kaldığı haklarının yanında davalıların muvazaalı işlem yapmış olmaları, davacının kıdemi birlikte değerlendirildiğinde davalı şirketlerin ayrıca ayrımcılık yapmaları gözetilerek kanunen üst sınır olan 4 aylık brüt ücreti tutarında eşit işlem borcuna aykırılık tazminatına hükmedilmesinin hakkaniyetli olacağı” yazılmıştır.

Yukarıda açıklandığı üzere 4857 sayılı Kanunun 5 inci maddesinin ilk fıkrasında, dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep gibi sebeplere dayalı ayrım yasağı getirilmiş olup somut olayda bu ve benzeri sebeplere dayalı bir ayrım yapıldığı ileri sürülüp kanıtlanmadığından eşit davranmama tazminatı talebinin reddi yerine kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir”[2].

Sonuç olarak, işverenin emsal işçiler arasında farklı ücret ve ücret eki ödemesi, eşit işlem borcuna aykırılık oluşturur. Mağdur olan işçi “ayrımcılık tazminatı” talep edemez. Sadece mahrum kaldığı ödemeleri talep edebilir. Çünkü İşK. m.5’de, “eşit işlem yapma borcu” değil, “ayrımcılık yasağı” düzenlenmiştir. Bu nedenle, ayrımcılık tazminatına hak kazabilmek için din, dil, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, engellilik gibi sebeplerle ayrımcılık yapılmalıdır.

Lütfi İNCİROĞLU

[1] (Y9.HD. 2.12.2009 T.,E.2009/33837, K.2009/32939 Legalbank.

[2] Y9HD.15.01.2018 T., E.2016/25313, K.2018/156 Legalbank.

Yaptığını Ölç, Ölçtüğünü Yap

Bu başlığın esin kaynağını daha önce “Yazdığını yap, yaptığını yaz.” diye en az bin kez okumuşsunuzdur. Siz yine yapın yaptığınızı, yazın yazdığınızı ama ölçmeden biçmeden ne olacağını önceden kestirmeden bir şeyler yapmanın devri çoktan geçti gitti.

Burada çağları açıp çağları kapatan fark “bilmek” kelimesinde saklı.

Yazıdaki bu kelimenin hem kendisi farklı hem de içerdiği anlamı. Bilmenin nesi farklı derseniz, bu bilme; kişisel değil örgütsel bilmedeki bilme, bu bilme beklentiler olarak bilme.

Yani bilerek, isteyerek, bile bile bilme de ki bilme.

Bu da böyle biline!

İster olayı “Nosce te ipsum”[1] diye bilin, isterseniz de “Nefsini bilen Rabbini bilir” diye bilin hiçbir şey fark etmez.

Yeter ki ölçün biçin ve bilin!

YAPTIĞINI ÖLÇ, ÖLÇTÜĞÜNÜ YAP

İşletme, Örgüt, Kurum, Kuruluş ya da Firma, Şirket her neyi yönetiyorsanız yönetin, işte size bir ölçüm cetveli.

Bununla; Yaptığınızı ölçün, ölçtüğünüzü yapın!

Finans ve Muhasebe Yönetimimizde;

  • Yasalara ne ölçüde uyuyoruz?
  • Verimlilik odaklı teknolojik altyapımız var mı?
  • Yetişmiş yetkin personel bulma ve tutundurmada ne durumdayız?
  • Kontrol/Denetim Sistemlerimiz tarafsız mı?
  • Düzenli olarak Maliyet Kontrolü ve Düşürme Çalışmaları yapıyor muyuz?
  • Etkin bir Tahsilat Takip Yönetim Sistemimiz var mı?
  • Satış Yönetimi ile şeffaf iletişim kanalımız var mı?

Pazarlama Yönetimimizde;

  • Müşteri Yolculuk Haritası[2] yaptık mı?
  • Algılama Haritası oluşturduk mu?
  • Kategori Yönetimi ile satış stratejileri oluşturduk mu?
  • Stratejik Marka Mimarisini uyguluyor muyuz?
  • Yetkin pazarlama personeli bulma, tutundurma ve eğitiminde ne durumdayız?
  • Sistematikleşmiş bir “Potansiyel Müşteri” arama çalışması yapıyor muyuz?
  • Müşteri Odaklılık Kültürünü iç müşterimize değer olarak aşıladık mı?
  • SKU[3] Analizi ile güçlendirilmiş bir depolama ve sevkiyat sistemimiz var mı?

Satınalma Yönetimimizde;

  • Stratejik satınalma planımızı Pazarlama Birimi ile mi oluşturduk?
  • Sistemli ve düzenli tedarikçi ziyaretleri ve değerlendirmeleri yapıyor muyuz?
  • Tedarikçi ödemelerimizi düzenli yapıyor muyuz?
  • Sipariş, teslimat, fatura mutabakatlarını düzenli yapıyor muyuz?
  • Terminlerin takip ve kontrol metodunu oluşturduk mu?

Satış Yönetimimizde;

  • Teklif verme ve siparişe çevirme sürecinin yazılı bir prosedürü var mı?
  • Yetişmiş yetkin satış personeli bulma, tutundurma ve ürünler hakkındaki bilgileri verme konusunda ne durumdayız?
  • İş ve müşteri iletişim takibi kültürünü tüm ekip paylaşıyor mu?
  • Satışa verilen hedeflerimiz gerçekçi ve güncel mi?
  • Satış personelinin markamızı temsil yetkinliğini ölçtük mü?
  • Kaybedilen müşteri ve kaybedilme nedeni araştırılıyor mu?

Üretim Yönetimimizde;

  • Ekonomik sipariş/iş emri miktarları ve emniyet stok devir hızları biliniyor mu?
  • Fason üretim için tedarikçi kapasite analizimiz var mı?
  • Maliyet azaltma çalışmaları yapılıyor mu?
  • Her aşamada etkin bir “Üretim Planlaması” var mı?
  • Üretim Ekipmanlarının kritik parçalarının stok kontrolü var mı?
  • Planlı Bakım, Arıza ve Kestirici Bakım faaliyetlerinin geçmişe dönük zaman/maliyet kayıtları tutuluyor mu?

Genel Olarak;

  • SWOT[4] ve PEST[5] Analizlerimiz tüm birimler ile hazırlanmış ve Müşteri Bağımlılık Oranı çıkartılmış mı?
  • Aldığımız kararların eylem taahhüdü de var mı?
  • Otopsi Toplantıları ve Ortak Akıl Toplantıları yapıyor muyuz?
  • “Risk Haritalarımız” çıkarıldı mı?
  • Kaynaklarımızla (ürünlerimiz, insanlarımız ve sermayemiz) dışardaki etkenler (rakipler, pazar ve piyasa) arasındaki bağı ilişkilendirip fizibilite çalışmaları ve raporlar hazırlıyor muyuz?
  • 5 yıllık (ki en azından o kadar olsun) “Stratejik Yönetim Modelimiz” var mı?

Unutmadan;

Stratejik Yönetim Modelimizde;

  • Markanın Pazar Payı nedir ve 5 yıl sonra ne olmalıdır yazıyor mu?
  • Marka kar ve zarar noktaları planlanmış mı?
  • Yıllık plan şeması var mı?
  • Satış hedefleri belli mi?
  • Üretim hedefleri belli mi?
  • Tedarik planlaması yapılmış mı?
  • Sektör ve rakip analizi yapılmış mı?
  • Bütçe planlaması var mı?

Bu cetvel, ahşap, metal, plastik metrelerden ya da kumaş mezuralardan oldukça farklıdır yalnız onu baştan bilelim. Onlarda ölçtüğünüz değeri net olarak çıplak gözle görebilirsiniz ve sonuç herkes tarafından aynı okunduğu için tartışmaya kapalıdır.

Bu cetvelde ise kafa tası gözü ile hiçbir şey göremezsiniz. Bu cetvelde size lazım olan şey “Akıl Gözüdür”. Aklınızla bakarsanız ölçüm sonuçlarınızı çok net görürsünüz ve “Ayağınıza kısa kalan yorganı nasıl uzatacağınıza karar verirsiniz”.

Ölçülü yaşanmışlıklar biriktirmeniz dileğiyle,

Saygılarımla.

Zafer URFALIOĞLU

[1] Nosce te ipsum (Kendini Bil): MÖ 400’lerde Delphi’de Apollon Tapınağı’nın girişinde altın harflerle yazılmış cümledir. Farklı kültürlerde “Temet Nosce” ya da “Gnothi Seauton” olarak da karşınıza çıkabilen bir cümle. Sokrates ya da Spartalı Chilon’a atfedilir. “Kendini bil” cümlesi ile yönettiğin örgütü kendin gibi bil denilmek istenmiştir.

[2] Müşteri Yolculuk Haritası: Bir müşterinin veya potansiyel müşterinin şirketinizle bir hedefe ulaşmak için geçtiği sürecin görsel bir temsilidir. Ürünü gördüğü noktadan fiyat istemeye ya da ürünü almaya kadar geçen işlem basamakları. Genel olarak ise müşterilerinizin firmanızla olan tüm etkileşimini gösteren görsel bir sunumdur. Müşterinizin firmanız ve markanızla ilk deneyiminden uzun süreli ilişkisine kadar olan tüm etkileşimi kapsayan süreci görmenize yardımcı olacak hikâyeyi anlamanızı sağlar.

[3] SKU: Ürün özellikleri ürünün şekli ve boyutu hakkında özellikleridir. Bu özellikler ürünün depolama metodu ve yerini belirler. Ürün özellikleri ve yapılacak işleme göre kullanılacak ekipman da değişir. Bütün ürünlerin SKU (Stok Keeping Unit) bazında sınıflandırılması ve onlara özgü depolama ve elleçleme stratejileri belirlenmesi analitik depo performans arttırmada en önemli adımdır.

[4] SWOT Analizi: (Strengths/Güçlü, Weaknesses/Zayıf, Oppurtunities/Fırsatlar ve Threats/Tehditler) Bir projede ya da bir ticari girişimde kurumun, tekniğin, sürecin, durumun veya kişinin güçlü ve zayıf yönlerini belirlemekte, iç ve dış çevreden kaynaklanan fırsat ve tehditleri saptamak için kullanılan stratejik bir tekniktir.

[5] PEST Analizi: Politik, Ekonomik, Sosyal ve Teknolojik faktörlerin incelenerek, önemli ve hemen harekete geçilmesi gerekenleri tespit etmek ve bu faktörlerin, olumlu veya olumsuz, kimleri etkilediğini ortaya çıkartmak için yapılan bir analizdir.

Narkoz Verilen Döviz Uyanmaya Başladı

DÖVİZE NARKOZ VERİLDİ Mİ?

Elbette verildi.

Grafikten de anlaşılacağı üzere dövizi uyutmak için gereken ne varsa yapıldı. Nelerin yapıldığını bir kaç cümle ile özetleyecek olursak;

  • KKM Kur Korumalı Mevduat yaratıldı
  • KKM Kur korumalı mevduata verilen faizlerde stopaj sübvanse edildi,
  • Adı döviz olan her ne yatırım aracı var ise, mevcut vergileri arttırıldı,
  • Adı döviz olan her ne yatırım aracı var ise TCMB’na zorunlu döviz devirleri ve ödenen komisyonlar arttırıldı,
  • Döviz piyasasına sürekli müdahale edildi. Bu müdahalenin çeşitli şekilleri vardı elbet. Piyasaya ucuz döviz satmak, dövize ulaşmanın önüne rampa koymak vs,
  • BDDK’nın 20 Haziran 2022 tarihinde çıkartmış olduğu karar ile Türk Lirası kredi kullanacak firmaların ellerindeki döviz miktarının sadece TRL.15.000.000.-‘yı geçmemesi gerekiyor. Elinde fazla dövizi olan firmaların kredi kullanabilmeleri için dövizlerini satmaları gerekecekti ve sattılar.

MÜDAHALELER DÖVİZ PİYASASINDA İSTİKRARSIZLIK YARATIR

Siz yabancı bir yatırımcı olsaydınız, siz bir ihracatçı olsaydınız, siz bir ithalatçı olsaydınız çok hareketli döviz piyasasında yatırım yapmayı tercih eder miydiniz. aşağıdaki grafikteki piyasa hareket eder miydiniz? Yatırımcı girdabı olan piyasayı değil, sakin ve istikrarlı piyasayı sever yatırım yaparken döviz fiyatlarında istikrar olmasını gözlemler. TCMB’nin uzun süredir dövize müdahale ettiği ortadadır. Dövizin fiyatını sabit tutmak için ne yazık ki döviz rezervlerimiz kullanılmaktadır. Dövizi sabit tutayım diyen TCMB piyasayı ucuz dövizle fonlamıştır. Ancak döviz rezervlerimiz de hızlı bir şekilde erimiştir.

DÖVİZİN BOĞAZINI SIKAR, NEFESİNİ KESERSENİZ ELİNİZE NE GEÇER?

Dövizin hareket etmesinin önüne geçmek için, dövizin boğazını sıkar, dövize nefes aldırmaz iseniz, bir süre sonra döviz hareketsiz kalır, elden ayaktan gider.

Nefes alamayan ölüm döşeğindeki dövizin ihracatçıya faydası olmaz. Aylardır komaya girmiş gibi hareketsiz bir şekilde kalan dövizin, ülkemize döviz girdisi sağlayan ihracatçıya asla faydası olmayıp, fayda sağlayacağı kesim ise ülkemizden sürekli döviz çıkışı sağlayan ithalatçılar olacaktır.

Çok hareketli, türbülansa yakalanmış uçak gibi hareket eden dövizin olsa olsa spekülatörlere faydası olur ki ülkemiz bu hareketlerden zarar görür. Sürekli iniş ve çıkış gösteren döviz ile ihracatçı iş yapamaz, yurt dışına fiyat veremez, ülkemizde de fiyat istikrarı sağlanamaz.

DÖVİZE BASKI UYGULANIYOR

Rusya Ukrayna Savaşı çıktı ve doların fiyatı önce yükseldi, sonra aynı eski fiyatına geri geldi. Hangi olay olursa olsun dolar aynı fiyatta, TCMB bir ay önce faizleri aynı bıraktı, dolar bir süre yükseldi ve tekrar aynı fiyata geri geldi. Belli ki dolara tam saha pres var ve yerinden kıpırdamıyor.

Ama merak etmeyin, enflasyon düşürülecek… Cek, cak.. Yıllardır bu sözü işitiyorum ama hiç bir şey olmuyor enflasyonun düşürülmesi adına.

DÖVİZİN FİYATLAMASININ İTHALAT VE İHRACAT RAKAMLARINA ETKİSİ

Kuşkusuz ki devlet teşviklerinin yanında, ihraç mallarının üretiminin maliyetleri çok önemlidir. Üretimin maliyetinden daha düşük bir fiyatla malların yurt dışına satılamayacağı aşikardır. Üretici – ihracatçı firmalar üretim maliyeti ile başa baş gelecek bir fiyatlama ile ürünlerini yurt dışına satmaya çalışıp, dövizdeki yükselişinden elde edeceği kur farkı gelirleri ile yetineceği de olabildiği zamanlar olabilmektedir. İhracatçı istese de arzu ettiği yüksek fiyatlama ile ürününü yurt dışına satma olanağı bulamaz zira global piyasalarda fiyata ve alternatif ürüne erişmek oldukça kolaydır. Yüksek fiyatta malını satmayı arzu eden ihracatçının Pazar kaybına uğrayacağı ve ürününün elinde kalacağı tartışılmaz.

Bunun yerine üretici ihracatçılar üretim maliyetlerini kendileri sübvanse ederek, aynı süre zarfında döviz kurlarındaki artışından para kazanma yoluna giderler. Tabii buradaki önemli husus; kurların normal seyrinde artış göstermesi ve kur artışının ihracatçıyı üzmemesi. Kurların artışının bir garantisi olmadığı gibi artış gösteren kurların yerinde kalmayacağı da ihracatçının riskleri arasında yer almaktadır. İhracatçıların kur dalgalanmalarına karşı kendilerini korumaları (hedging) tavsiye edebileceğim en güzel bir yoldur.

Kurların normal seyrinde hareket etmesi halinde piyasa dengeleri kendiliğinden oluşur, ihracatçı bu koşullarda fiyatlaması yapar, ithalat ise belli bir dengede kalır.

İmalatçı – ihracatçı firma üretim maliyetlerinin altında yurt dışına fiyatlama yapıp da, dövizin yükselmesinden bir medet beklemesi halinde, kurların yükselmesi ihracatçı bir nebze olsun kurtarır. Ama kurlar iki ileri – bir geri hareketlerle oynaklık içerisinde olması halinde ihracatçının;

  • Zor duruma düşeceği,
  • İhracatında süreklilik olmayacağı, olsa da ihracat rakamlarının azalacağı,
  • Bilançosunda beklenmedik zararlar olacağı,
  • Üretimini, ihracatını azaltıp, istihdamı da olumsuz yönde etkileyecek
  • Azalan ihracat ülkemiz döviz girdisini olumsuz etkileyecek,
  • Kazanamayan veya ihracat yapamayan ihracatçı devletimize daha az vergi ödeyecek, hem firma hem de ülke olarak kaybeden taraf olacağız

İhracatımız var ama ithalatımız daha fazla var. İthalatın daha fazla, ihracatın daha az olmasının nedenlerinin oldukça fazla olduğu gerçeğinin yanında, ihracatçıyı can elinden vuran önemli etken de ülkemizde belli bir enflasyon, üretim maliyetleri olmasına karşın, döviz kurların uzun süredir yerinde sayması, umutlarını döviz kurlarının enflasyon oranında yükselmesine bağlayan ihracatçılar için bir darbe, ithalatçılar için ise bir fırsattır.

DÖVİZ NARKOZDAN UYANIRSA

Piyasalar yandı demektir. Narkoz verilen dolar daha ne kadar uykuda kalır sizce? Uyanacak elbet. Dolar uyandığında ise, Türk Lirasına dönüş yapan yatırımcılar tekrar döviz alımına hücum edecekler. Ne kadar çok talep olursa, o kadar çok döviz baş kaldıracaktır.

REŞAT BAĞCIOĞLU

 

Ticaretle ilgili alım-satım ve danışmanlık taleplerinizi https://satinalmadergisi.com/ticaritalep/ sayfasından iletebilirsiniz.