Ürün Tanımı: 80×120 Plastik Palet, Üzeri Düz (Deliksiz), 10KG Ağırlığında
Adet: 200 Adet
Teklifleriniz için: ticaret@satinalmadergisi.com

Ürün Tanımı: 80×120 Plastik Palet, Üzeri Düz (Deliksiz), 10KG Ağırlığında
Adet: 200 Adet
Teklifleriniz için: ticaret@satinalmadergisi.com

DOLARİZASYON
Dolarizasyon, bir ülkede yerleşik ekonomik birimlerin, yüksek enflasyon ve belirsizlik ortamı yüzünden ulusal paranın muhtemel değer kaybından korunmak için yabancı para ve yabancı para cinsinden varlık tutmaları şeklinde tanımlanır.

Merkez Bankası’nın 2007 tarihli bülteninde tam dolarizasyon ve kısmı dolarizasyon şöyle tanımlanıyor:

DOLARİZASYON NEDENLERİ NELERDİR?
Dolarizasyonun ortaya çıkmasında iki temel unsur dikkat çeker.
Bunlardan ilki,
DOLARİZASYONDAKİ TEMEL UNSUR
Dolarizasyonun ortaya çıkmasında etkili olan ikinci temel unsur, düzenleyici çerçevedeki aksaklıklar ve piyasa eksiklikleridir.
DOLARİZASYONUN SONUÇLARI NELERDİR?
Aynı kitapçıkta dolarizasyonun bazı sonuçları da şöyle yer alıyor:
Kaynak: https://www.ekonomist.com.tr/encyclopedia/dolarizasyon#dolarizasyon-nedenleri-nelerdir
Yukarıdaki alıntı ifadeler sanki ülkemizin durumunu anlatıyor.
ÜLKEMİZDEKİ DOLARİZASYON
Yerel para biriminin değer kaybetmesinden korkan vatandaşlar, yabancı parayı ilk önce değer saklama aracı olarak görürler. Fakat yerel parada hala değer kaybının olduğu görülürse dolarizasyon korkusu başlar. Türkiye’de görülen de budur. Özellikle 2019’un ilk çeyreğinde ülkemizde kısmi de olsa dolarizasyon net bir şekilde görüldü. Bu dönemde döviz kurlarındaki hızlı yükseliş bunun ana sebebi denebilir. Kurlardaki hareketlilik ve ekonomik istikrarsızlık kişi ve kurumları dolar almaya itti, Türk Lirası terk edildi. Türk Lirasında sert düşüşlerin görülmeye devam etmesi ve enflasyonda hızlı bir yükselişin görülmesi bu durumda kaçınılmaz oldu.
Son günlerde açıklanan veriler ışığında dolara ve dolarizasyona dair daha fazla gelişme görebiliriz.
Kaynak: https://finanswebde.com/dolarizasyon-ve-turkiye/b/5dc162a791dc2f0044490101
DÜŞÜK FAİZ, YÜKSEK ENFLASYON (HAYAT PAHALILIĞI) VE DOLARİZASYON
Bugün (23 Haziran 2022) TCMB’nin TPP toplantısı vardı.
İşte sonuç;

Resmi enflasyonun % 75 civarı, çarşı-Pazar enflasyonunun ise % 160 olduğu piyasanın gerçeği görmezlikten mi gelindi acaba? Çok merak ediyorum TCMB’nin TPP Kurulu toplantısında üyeler nasıl fikir beyan ederek, hangi kıstasları göz önüne alarak faizi % 14 olarak belirlediler?

Piyasanın faiz / enflasyon gerçeği yatırımcıya kaybettirmeye devam etmektedir.
Fazla yoruma gerek kalmadan, yatırımcı negatif faiz getirisi almaya devam ettiği sürece, insanımızın dolara olan sevdası devam edecektir.

Yukarıdaki grafik konusunda bilgi sahibi olabilseydi, Hatçe Teyze de dolarizasyonu tetiklerdi ve Dolar satın alırdı. Dövizin fiyatını hızlı bir şekilde yukarı çıkartıp sonrasında bir gecede % 40 değer kaybettirilen döviz / TRL ilişkisinde tüm kesimler gardını alır ve dövizde durmayı tercih eder. Dolarizasyonu ciddi anlamda gaza getiren, teşvik eden finansal ensrümanlara baktığımızda kur korumalı mevduatı birincil olarak sayabilirim. Zira Kur Korumalı Mevduatta parasının vadesi dolan çoğu kesim dolar almayı tercih edecektir. Doların yanında diğer döviz cinslerini de alacak olanlar var elbet.
FAİZ DÜŞECEK Mİ?
Çarşı Pazar enflasyonunun % 80 ila % 150 olduğu günümüzde bankalarda Türk Lirası mevduat tutacak kimse olur mu? Normal koşullarda olmayacak. Çünkü şu anda uygulanan faiz negatif getiri sağlayan faizdir. Türk Lirası mevduat sahibi kişi enflasyon karşısında parasının değerini asla koruyamamaktadır. Bugün bankalarımız TCMB ve T.C. Hazinesi destekli kur korumalı Türk Lirası mevduat hesaplarını desteklemeye çalışıyorlar. Faizden başka, farklı isimlerde ilave faiz desteği verilmektedir.
Faiz daha da düşürülür mü acaba? Faizler daha da düşürüldüğünde, bankalar veya hazine çeşitli isim altında ile faiz desteği vermezlerse dolarizasyon vites yükseltir, hız kazanır.
Son söz; dolarizasyon konusundaki en büyük etken piyasaya olan güvensizliktir. Diğer nedenleri saymaya da gerek görmüyorum.
REŞAT BAĞCIOĞLU
Küresel piyasalarda sürekli ve hızlıca artan petrol fiyatları şirketlerin bütçelerini de olumsuz etkilemeye devam etmektedir. Petrol ürünleri ihtiyacının neredeyse tamamını ithal etmek zorunda olan ülkemiz ekonomisi artan enerji ödemeleriyle başa çıkabilmek için yoğun mücadele vermektedir.
Pandemi ve hemen sonrasında ortaya çıkan Ukrayna savaşı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların bir müddet daha devam edeceğini rahatlıkla öngörebiliriz..
Alternatif enerji kaynaklarının kullanımına geçilmesinin kısa sürede mümkün görünmemesi, elektrikli araçların satın alma ve kiralama maliyetlerinin yüksek olması petrole olan bağımlılığımızın uzun bir süre daha devam edeceğini göstermektedir..
Petrol ve enerji fiyatlarındaki artışlar makro ekonomik dengelerimizi olumsuz etkilediği gibi şirketlerin pazarlama, lojistik, filo, satış ve ulaşım harcama bütçelerinin artmasına da yol açmaktadır.
Bu yazımızda şirketlerin bu süreçten daha az zararlı çıkabilmeleri için almaları gereken tedbirlerden kısaca bahsetmeye çalışacağız.
Öncelikle şirketlerin hangi faaliyetlerinde akaryakıt harcaması yaptıklarının tespit edilmesinde fayda var ;
Şimdi her bir faaliyet ve harcama kategorisi için yapılması gerekenleri izah edebiliriz;
Lojistik ve dağıtım faaliyetlerinde harcanan akaryakıt harcamaları işletmeler için en önemli giderlerin başında gelmektedir. Bu faaliyetler ister dış kaynak kullanımı yoluyla isterse öz mal araçların kullanımı yoluyla yapılsın verimlilik analizleri yapmak ve bu analizleri detaylıca raporlamak birinci önceliğimiz olmalıdır. Toplam harcama miktarının yapılan ciro ve satılan/üretilen ürün miktarlarıyla mukayesesine önem verilmelidir. Bu sayede kendi bünyemizde önemli bir kontrol parametresi oluşturmuş, verimlilik ve tasarruf yolunda önemli bir adımı başlatmış oluruz.
Lojistik ,dağıtım pazarlama, satış ve üretim departmanları arasındaki eşgüdümü artırarak haftalık, aylık hatta yıllık projeksiyonlar geliştirmek faydalı olacaktır.
Lojistik ve pazarlama faaliyetlerinde kullanılan araçların marka, model, kapasite, istiap haddi ve teknik özelliklerinin yeniden gözden geçirilmesi, faaliyetlere en uygun araç ve modellerinin tespit edilmesi tasarruf ve verimliliğin sağlanması yolunda önemli bir aşama olacaktır.
Dağıtımı yapılacak ürünlerin hangi depolarda depolanacağı, yeni depolara gerek olup olmadığı, mevcut depolardan verimsiz olanların kapatılması, optimum depo sayısının ve depo kapasitelerinin gözden geçirilmesi akaryakıt harcamalarının asgariye indirilmesi için diğer önemli bir husustur.
Depolama alanlarında kullanılan forklift vb. iş makinelerinin harcadığı akaryakıt harcamalarını da dikkate almak gerekir. Yükleme yapılan ürünlerin hacim ve ağırlıklarıyla uyumlu araçların kullanımı ve mümkünse elektrikli, LPG’li iş makineleri tercih edilmelidir. Forklift türü araçlarla en az sarfiyatla azami ürünün taşıma araçlarına yüklenmesi hedeflenmelidir.
Personel taşıma giderleri özellikle büyük şehirlerdeki işyerlerinde önemli rakamlara ulaşmaktadır. Yeni işe alımlarda işyerine yakın personelin tercih edilmesi, personel servis güzergahları ve araçların yolcu taşıma kapasitelerinin yeniden belirlenmesi bu harcamalarda tasarrufa yol açacak önemli bir adım olacaktır..
Pazarlama ve satış ekiplerine sahadaki faaliyetlerinde kullanması için tahsis edilen binek ve hafif ticari araçların sayısı, kullanım yönetmeliklerinin güncellenmesi, iş ve mesai dışında kullanımının sınırlandırılması gibi konulara öncelik verilmelidir. Özellikle araç takip sistemleri vasıtasıyla verimlilik denetimleri ve raporlamaları ihmal edilmemelidir.
Araç takip sistemleri araçların zaman bilgisiyle birlikte hangi konumda olduklarını, nasıl kullanıldıklarını, hangi rotayı izlediklerini ve rölanti süreleri gibi birçok bilgileri anlamak ve öğrenebilmek için geliştirilmiş bir teknolojidir. Söz konusu teknoloji sayesinde araçların amacına uygun olarak kullanılıp kullanılmadıkları kontrol edilebilir, yakıt maliyetleri azaltılabilir ve sürücü davranışları kayıt altına alınabilir.
Pazarlama ve satış faaliyetleri stratejilerinin yeniden kurgulanması, dijital imkanlardan azami yararlanma imkanlarının araştırılması artık zorunlu hale gelmiştir. Saha ekibinin müşteri ziyaret programları azaltılarak müşterilerle yapılacak birçok görüşme dijital ortamda yapılabilir. Müşterilerle ilişkinin canlı tutulmasının tek yolunun müşterilerin bizzat ziyareti olmadığı, başka yöntemlerin de olduğu gerçeği gözden kaçırılmamalıdır.
Şirket yönetimine tahsis edilen araçlar ülkemizde firmanın itibarının bir göstergesi olarak kabul edildiği için genelde lüks, pahalı, motor hacmi yüksek ve akaryakıt sarfiyatı yüksek modellerden oluşmaktadır. Bu yaklaşım açısının sürdürülebilirliği mevcut ekonomik koşullarda mümkün görünmemektedir. Buradaki temel ilkemiz ‘iş için araç’ olmalıdır. Tahsis edilen araçların sadece iş için kullanılması prensibi üst yönetim tarafından da titizlikle kontrol edilmelidir.
Satış sonrası teknik bakım ve servis hizmetlerimizde kullanılan araçların akaryakıt sarfiyatlarının da azaltılması mümkündür. Müşterilerden gelecek teknik hizmet taleplerinin tek bir merkezde değerlendirilerek optimum araç sayısının sahaya çıkması ve daha az yakıt sarfiyatının yapılması sağlanabilir. Yapılacak programlama sayesinde aynı bölgeye birden çok aracın servise çıkması gibi verimsiz ve israfa neden olan uygulamaların önüne geçmek her zaman mümkündür.
Kısaca özetleyecek olursak;
Akaryakıt sarfiyatı, kullanılan araçların kapasite ve teknik özellikleriyle, yapılan kilometre miktarıyla, sürücülerin eğitimli olup olmadığıyla, işletmede etkin filo yönetim çalışmalarının yapılıp yapılmadığıyla çok yakından ilgilidir. Filo yönetimi uygulamalarında başarısız olan firmaların çoğu kez akaryakıt sarfiyatlarını da kontrol etmesi mümkün olmayacaktır. Araçların hem satın alma hem de kiralama maliyetlerinin inanılmaz rakamlara ulaşması firmalarda filo yönetim uzmanlarının istihdamını daha da zorunlu hale getirmiştir.
Yazımızın hazırlanmasına teknik bilgi ve tecrübeleriyle destek veren Savaş Plastik AŞ Süreç Geliştirme Yöneticisi Sn. Zafer Urfalıoğlu ve Seyir Mobil Bölge Satış Yöneticisi Sn. Zafer Daştan Bey’e teşekkür ederim.
Ahmet ALBAYRAK
Dolunay Filo Genel Müdürü
1957 senesinde James Vicary isminde bir pazarlama araştırmacısı, New Jersey’de bir sinema filmine ”Kola İç” ”Patlamış Mısır Ye” şeklinde yazılı mesajlar yerleştirir ve gösterilen bu mesajların, mısır satışlarını %18,1 kola satışlarını ise %57,7 oranında artırdığını iddia eder. Yapılan araştırmanın sonuçları ülke çapında büyük yankı bulur, gizli servis dahi devreye girer ve daha sonra bu tip reklamlar yasaklanır. Farklı bilim insanları ve sektör profesyonelleri tarafından deneyin gerçekliği sorgulanır, Vicary’e deneyin tekrar yapılması teklif edilir ve en sonunda Vicary yaptığı deneyin gerçek olmadığını kabul eder. İlerleyen yıllarda ilgili deney tekrarlanır ve Vicary’nin itirafıyla paralel olarak, subliminal mesajların herhangi bir etkisi bulunamaz.
Deneyin sonuçları aradan uzun zaman geçmesine rağmen hala gerçekmiş gibi algılanmaya devam etmektedir. Bu algıların varlığına dair, 1983 senesinde Amerika’da 3 bilim insanının bilinçaltı reklamcılığın ne sıklıkta kullanıldığına dair inancı araştırdıkları çalışmalarında, katılımcıların sadece %1’i asla kullanılmıyor cevabını vermiştir.
İnsanların büyük bir kısmının inandığı bu subliminal mesajların varlığı ve etkisi birçok araştırmacı tarafından reddedilse de gerçek düşünüldüğünden farklı olabilir.
Subliminal mesajların etkili olup olmadığı değerlendirilirken insanların eşleştirmeye olan eğilimi göz ardı edilmektedir. Nortwestern Üniversitesinde yapılan bir çalışmada, insanlar bilinçli olarak algılayamayacakları seviyede kötü, nötr ve güzel olmak üzere 3 farklı kokuya maruz bırakılmış sonrasında ise onlardan bir resmi değerlendirmeleri istenmiştir. Araştırma sonuçları güzel kokuya maruz kalan insanların gösterilen resmi daha fazla beğendiğini göstermektedir. Peki bu eşleştirme ne anlama gelmektedir? Zamanı biraz geriye aldığımızda, George W. Bush ve demokrat rakibi Al Gore’nin yarıştığı seçimde, demokrat parti adayına karşı yürütülen bir reklamın içerisinde, ekranda saniyenin 1/30 hızında bir görüntü belirir. Sadece görüntünün durdurulması ile anlaşılabilecek bu mesaj ‘’BUREAUCRATS’’ kelimesi oluşturulurken ‘’RATS’’ yani fareler kısmını ekranda ilk olarak göstermektedir. Kampanya reklamındaki amaç demokrat aday ve fareler eşleştirmesi yapılarak adayı kötülemeye çalışmaktır. Seçimlerin sonucunda, favori olarak gösterilen Gore rakibi Bush’a karşı kaybeder. Bu yenilginin ardında, oyların yanlış sayıldığı gibi iddialar olsa da reklamın etkisinin olup olmadığı hala tartışmalı bir konu olarak yerini korumaktadır. Farklı bir çalışmada ise araç sürücüleri şerit değiştirip değiştirmemeleri konusunda bilinçli olarak algılayamayacakları görsel mesajlara maruz bırakılmışlardır. Araştırmanın sonuçları sürücülerin bu mesajlara uyumlu olarak hareket ettiğini göstermektedir yani insanlar gösterilen mesajların etkisiyle hareket etmişlerdir. Pazarlama alanının en önemli dergilerinden JCR de 2008 yılında yayınlanan farklı bir makaledeki sonuçlar ise daha dikkat çekicidir. Araştırmacılar marka kişiliği özelliklerinin, insanların davranışlarını nasıl değiştirdiğini araştırmıştır. Araştırmada yaratıcılık ve inovasyon gibi marka kişiliği özelliklerine sahip olan Apple markasının logosu ile gelenek ve sorumluluk gibi marka kişiliği özelliklerini bünyesinde barındıran IBM markasının logosu kullanılmıştır. Araştırma gerçekleştirilirken katılımcıların fark edemeyeceği hızda markaların logoları ekranda belirmiş ve araştırma sonucunda Apple logosuna maruz kalan katılımcıların IBM logosuna maruz kalanlara göre yaratıcılık testinde daha iyi performans gösterdikleri bulgulanmıştır. Diğer bir ifade ile katılımcılar markanın karakteristik özelliklerini taklit etmeye başlamışlardır.
Subliminal mesajlar konusunda göz ardı edilen durumlardan diğeri ise öğrenmedir. 1998 senesinde genel anestezi altında bilinçsiz durumdaki hastalarına bir dizi kelimenin tekrarlanan kayıtlarından oluşan bir kaset dinletilmiş, bilinçsiz durumdan çıktıklarında ise hastalara kelime kökleri verilerek, bu köklerden kelime türetmeleri istenmiştir. Sunulan kelime köklerinin tamamlanması için farklı ihtimaller olmasına rağmen hastalar, anestezi altında kendilerine dinletilen kasetteki kelimelere uygun şekilde kelimeleri tamamlamışlardır. Son olarak ise, bir grup bilim insanı, insanların kazanıp kaybetme şansı yarı yarıya olan seçimler yaptıklarında (yazı-tura gibi), subliminal soyut sembollerin kararları üzerinde etkili olup olmadığını araştırmıştır. Deney sırasında, kazanç ve kayıp ile ilişkili olan fakat katılımcıların ayırt edemeyeceği iki soyut subliminal sembol katılımcılara gösterilmiştir. Deney tamamlandığında ise katılımcılar %68 oranında kazanç ile sonuçlanan tercihi yapmışlar, kendileri farkında olmasalar da kaybetmek ile ilişki soyut sembolü gördüklerinde tercih yapmamışlardır. Araştırmada daha ilginç olan bir diğer sonuç ise araştırma sırasında beynin öğrenmekle ilgili olan bölgesinde aktivasyonların gözlemlenmesidir. Diğer bir ifade ile beyin gösterilen bu subliminal mesajları hangi durumla ilişkilendireceğini öğrenmeye başlamıştır.
Bilinçli zihnin algılayamadığı uyaranlar olarak adlandırılan subliminal mesajların gerçekten etkili olup olmadığı konusu Vicary’den günümüze kadar gündemde kalmayı başarmıştır. Bu uyaranların işlevsiz ve komplo teorisinden ibaret olduğunu savunan grupların varlığına rağmen, farklı araştırma bulguları durumun hiç de öyle olmadığını göstermektedir.
Oğuzhan ÖZYİĞİT
Şirket İhtiyaçları:
En az 10 bin metrakarelik düz ayak bir depo kiralamak istiyoruz.
Fiyat uyumuna göre 20-25 bin metre karelere çıkabiliriz.
Tavan yüksekliğinin min.12-13 metre olması ve araç yüklemeleri için rampalarının olması ana kriterlerimiz. Uzun dönem sözleşme düşünülmektedir.
Lokasyon: Tuzla – Gebze Bölgesi
İletişim:
ticaret@satinalmadergisi.com
Kamu İhale Kurulu Kararı Özeti; İtirazen şikâyet dilekçesinde özetle, 25.04.2022 tarihinde EKAP üzerinden tebliğ edilen kesinleşen ihale kararında aşırı düşük teklif açıklamalarının uygun olmadığı gerekçesiyle tekliflerinin reddedildiği, ancak idarece verilen kararın yerinde olmadığı iddia edilmektedir.
08.06.2022 tarihli ve 2022/UM.II-706 sayılı Kamu İhale Kurulu kararına göre;
4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun “Aşırı düşük teklifler” başlıklı 38’inci maddesinde “İhale komisyonu verilen teklifleri değerlendirdikten sonra, diğer tekliflere veya idarenin tespit ettiği yaklaşık maliyete göre teklif fiyatı aşırı düşük olanları tespit eder. Bu teklifleri reddetmeden önce, belirlediği süre içinde teklif sahiplerinden teklifte önemli olduğunu tespit ettiği bileşenler ile ilgili ayrıntıları yazılı olarak ister.
İhale komisyonu;
gibi hususlarda yapılan yazılı açıklamaları dikkate alarak, aşırı düşük teklifleri değerlendirir. Bu değerlendirme sonucunda, açıklamaları yeterli görülmeyen veya yazılı açıklamada bulunmayan isteklilerin teklifleri reddedilir.
Kurum, ihale konusu işin türü, niteliği ve yaklaşık maliyeti ile ihale edilme usulüne göre aşırı düşük tekliflerin tespiti, değerlendirilmesi ve ekonomik açıdan en avantajlı teklifin belirlenmesi amacıyla sınır değerler ve sorgulama kriterleri belirlemeye, ihalenin bu maddede öngörülen açıklama istenilmeksizin sonuçlandırılabilmesine, ayrıca yaklaşık maliyeti 8 inci maddede öngörülen eşik değerlerin yarısına kadar olan hizmet alımları ile yapım işleri ihalelerinde sınır değerin altında olan tekliflerin bu maddede öngörülen açıklama istenilmeksizin reddedilmesine ilişkin düzenlemeler yapmaya yetkilidir. İhale komisyonu bu maddenin uygulanmasında Kurum tarafından yapılan düzenlemeleri esas alır.” hükmü,
Mal Alımı İhaleleri Uygulama Yönetmeliği’nin “Aşırı düşük teklifler” başlıklı 58’inci maddesinde
“(1) İhale komisyonu verilen teklifleri değerlendirdikten sonra diğer tekliflere veya yaklaşık maliyete göre teklif fiyatı aşırı düşük olanları tespit eder. Bu teklifleri reddetmeden önce, belirlediği süre içinde teklif sahiplerinden teklifte önemli olduğunu tespit ettiği bileşenler ile ilgili ayrıntıları yazılı olarak ister.
(2) İhale komisyonu;
gibi hususlarda yapılan yazılı açıklamaları dikkate alarak, aşırı düşük teklifleri değerlendirir. Bu değerlendirme sonucunda, açıklamaları yeterli görülmeyen veya yazılı açıklamada bulunmayan isteklilerin teklifleri reddedilir.” hükmü,
Anılan Yönetmelik’in “Elektronik ihale” başlıklı 58/A maddesinde “…(9) Ekonomik açıdan en avantajlı teklifin tespitinde aşağıdaki esaslar dikkate alınır:
1) Yeterlik bilgileri tablosunda beyan edilen katılım ve yeterlik kriterlerine ilişkin şartları sağlamadığı anlaşılan veya numune ve/veya demonstrasyon değerlendirmesi başarısız sonuçlanan isteklilerin teklifleri değerlendirme dışı bırakılır.
2) Yeterlik bilgileri tablosunda beyan edilen katılım ve yeterlik kriterlerine ilişkin şartları sağladığı anlaşılan ve numune ve/veya demonstrasyon değerlendirmesi uygun görülen isteklilerin aşırı düşük teklif açıklamaları incelenir ve açıklamaları uygun görülmeyenlerin teklifleri reddedilir.
3) Aşırı düşük tüm tekliflerin değerlendirme dışı bırakılması veya reddedilmesi halinde, teklif fiyatı aşırı düşük bulunmayan ekonomik açıdan en avantajlı birinci ve ikinci teklif olması öngörülen teklif sahiplerine ilişkin olarak (a) bendindeki esaslar çerçevesinde değerlendirme yapılır.
4) Aşırı düşük teklifler arasından geçerli en az iki teklif kalması ve bu tekliflerin ekonomik açıdan en avantajlı birinci ve ikinci teklif olarak belirlenmesinin öngörülmesi halinde, yeterlik bilgileri tablosunda beyan edilen bilgi ve belgeler ile teknik şartnameye cevaplar ve açıklamalara ilişkin tevsik edici belgeleri sunmaları veya ihale dokümanında öngörülmesi halinde numune/demonstrasyon işlemlerine ilişkin ürün örneklerini vermeleri/kurulumlarını yapmaları yeniden istenmeksizin ihale işlemlerine devam edilir.
5) Aşırı düşük teklifler arasından tek geçerli teklif kalması ve bu teklif sahibinin ekonomik açıdan en avantajlı teklif olarak belirlenmesinin öngörülmesi halinde bu istekliden yeterlik bilgileri tablosunda beyan edilen bilgi ve belgeler ile teknik şartnameye cevaplar ve açıklamalara ilişkin tevsik edici belgeleri sunması veya ihale dokümanında öngörülmesi halinde numune/demonstrasyon işlemlerine ilişkin ürün örneklerini vermesi/kurulumlarını yapması yeniden istenmez. İhalede ayrıca ekonomik açıdan en avantajlı ikinci teklif sahibinin belirlenmesinin öngörülmesi halinde ise bu isteklinin tespitinde (a) bendindeki esaslar uygulanarak ihale işlemlerine devam edilir.
(10) İstekliler tarafından beyan edilen bilgiler ile sorgulama sonucu edinilen bilgiler, bu bilgileri tevsik etmek amacıyla sunulan belgeler ya da geçici teminat mektubu arasında farklılık bulunması durumunda; ihalede öngörülen şartların sağlanması kaydıyla tekliflerin geçerliliği etkilenmez.” hükmü,
Kamu İhale Genel Tebliği’nin “Mal alımı ihalelerinde aşırı düşük tekliflerin değerlendirilmesi” başlıklı 62/A maddesinde “62/A.1. Mal alımı ihalelerinde, aşırı düşük tekliflerin değerlendirilmesi aşamasında aşağıdaki düzenlemelere göre işlem tesis edilmesi gerekmektedir.
62/A.1.1. Aşırı düşük tekliflere yönelik açıklama istenmesine ilişkin yazıda isteklilerin yapacakları açıklamalara esas olacak önemli teklif bileşenlerinin, bütün istekliler için aynı unsurları içerecek şekilde belirtilmesi zorunludur. Aşırı düşük teklif açıklaması sunulması için isteklilere üç (3) iş gününden az olmamak üzere uygun bir süre verilir. İstekliler, aşırı düşük olarak tespit edilen tekliflerini, bu Tebliğin “Hizmet alımı ihalelerinde sınır değer tespiti ve aşırı düşük tekliflerin değerlendirilmesi” başlıklı 79 uncu maddesinde belirtilen yöntemlerle açıklayabilirler.
62/A.1.2. İhale komisyonu tarafından yapılan değerlendirmede açıklamaları yeterli görülmeyen veya süresi içerisinde yazılı açıklamada bulunmayan isteklilerin teklifleri reddedilir.” açıklaması,
……………..
Anılan Şartname’nin “Aşırı düşük teklifler” başlıklı 33’üncü maddesinde “33.1. Verilen tekliflerden diğer tekliflere veya yaklaşık maliyete göre teklif fiyatı aşırı düşük olanların, ihale komisyonu tarafından tespit edilmesi halinde, bu teklif sahiplerinden teklifte önemli olduğu tespit edilen bileşenler ile ilgili ayrıntılar yazılı olarak istenir. İhale komisyonu tarafından;
gibi hususlarda yapılan yazılı açıklamalar dikkate alınarak aşırı düşük teklifler değerlendirilir. Bu değerlendirme sonucunda, açıklamaları yeterli görülmeyen veya yazılı açıklamada bulunmayan isteklilerin teklifleri reddedilir.” düzenlemesi yer almaktadır.
Kamu İhale Kurumu 4734 sayılı Kanun’un vermiş olduğu yetki ile mal alımı ihaleleri ile ilgili üst norm olarak Mal Alımı İhaleleri Uygulama Yönetmeliği’ni, anılan Yönetmelik’in alt normu olarak da Kamu İhale Genel Tebliği’ni düzenlemiştir.
Dolayısıyla idareler ihale süreci boyunca yapacakları işlemleri ve alacakları kararları ihale mevzuatı kapsamındaki bütün düzenlemeleri birlikte değerlendirip ona göre davranmakla yükümlüdürler.
Bu bağlamda şikâyete konu hususla ilgili olarak 4734 sayılı Kanun çerçevesinde yapılacak olan mal alımı ihalelerinde idarece aşırı düşük teklif açıklaması istenilmesi durumunda idarelerin aşırı düşük teklifleri nasıl belirleyecekleri Mal Alımı İhaleleri Uygulama Yönetmeliği’nin 58’inci maddesinde, e-ihale yöntemiyle gerçekleştirilmiş ihalelerde anılan Yönetmelik’in 58/A maddesinde ve Kamu İhale Genel Tebliği’nin 62/A maddesinde düzenlenmiştir.
Kanun , Yönetmelik ve Tebliğ maddeleri bir arada düşünüldüğünde aşırı düşük tekliflerin değerlendirilmesinde ihale komisyonunun verilen teklifleri değerlendirdikten sonra diğer tekliflere veya yaklaşık maliyete göre teklif fiyatı aşırı düşük olanları tespit edeceği,
bu teklifleri reddetmeden önce belirlediği süre içinde teklif sahiplerinden teklifte önemli olduğunu tespit ettiği bileşenler ile ilgili ayrıntıları yazılı olarak isteyeceği, aşırı düşük tekliflere yönelik açıklama istenmesine ilişkin yazıda isteklilerin yapacakları açıklamalara esas olacak önemli teklif bileşenlerinin bütün istekliler için aynı unsurları içerecek şekilde belirtilmesinin zorunlu olduğu, aşırı düşük teklif açıklaması sunulması için isteklilere üç (3) iş gününden az olmamak üzere uygun bir süre verileceği,
isteklilerin aşırı düşük olarak tespit edilen tekliflerini Tebliğ’in “Hizmet alımı ihalelerinde sınır değer tespiti ve aşırı düşük tekliflerin değerlendirilmesi” başlıklı 79’uncu maddesinde belirtilen yöntemlerle açıklayabileceği, ihale komisyonunun; imalat sürecinin ekonomik olması, seçilen teknik çözümler ve teklif sahibinin mal temininde kullanacağı avantajlı koşullar, teklif edilen malların özgünlüğü gibi hususlarda yapılan yazılı açıklamaları dikkate alarak aşırı düşük teklifleri değerlendireceği ve bu değerlendirme sonucunda açıklamaları yeterli görülmeyen veya yazılı açıklamada bulunmayan isteklilerin tekliflerinin reddedileceği anlaşılmıştır.
14.03.2022 tarihinde gerçekleşen başvuruya konu ihalede 5 istekli tarafından teklif verildiği, bir isteklinin geçici teminatı sunmadığı gerekçesiyle teklifi değerlendirme dışı bırakıldığı ve yaklaşık maliyetin altında teklif veren yalnızca iki isteklinin bulunduğu, başvuru sahibi ………………… A.Ş.ye ait teklifin yaklaşık maliyetin yarısından daha düşük olduğu, ihale üzerinde bırakılan istekli …………………..Tic. Ltd. Şti.ye ait teklifin yaklaşık maliyetten 483.214,75 TL daha düşük olduğu, Kanun ve Yönetmelik’te belirtildiği üzere ihale komisyonunun verilen teklifleri değerlendirdikten sonra diğer tekliflere veya yaklaşık maliyete göre teklif fiyatı aşırı düşük olanları tespit edeceği, bu bakımdan başvuru sahibine ait teklifin 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun 38’inci maddesine ve yaklaşık maliyete göre teklif fiyatının daha düşük olduğu gerekçesiyle aşırı düşük teklif olarak belirlenmesinde mevzuata aykırılık bulunmadığı anlaşılmıştır.
Ek olarak, şikayete konu ihalede başvuru sahibi isteklinin aşırı düşük teklif değerlendirmesinde Kamu İhale Genel Tebliği’nin 62/A.1.1’inci maddesindeki açıklama gereğince aşırı düşük tekliflere yönelik açıklama istenmesine ilişkin yazıda isteklilerin yapacakları açıklamalara esas olacak önemli teklif bileşenlerinin bütün istekliler için aynı unsurları içerecek şekilde belirtilmesinin zorunlu olduğu ve anılan Tebliğ’in “Hizmet alımı ihalelerinde sınır değer tespiti ve aşırı düşük tekliflerin değerlendirilmesi” başlıklı 79’uncu maddesinde belirtilen yöntemlerle de isteklilerin aşırı düşük teklif açıklamasında bulunabileceği, bu bakımdan idarece yapılan işlemin yerinde olduğu anlaşıldığından başvuru sahibinin iddiasının yerinde olmadığı anlaşılmıştır.
Öte yandan başvuru sahibi tarafından idarece sunulması talep edilen belgelerin süresi içerisinde sunulduğu, adı geçen isteklilerce sunulan belgelerin incelendiği ve beyan edilen bilgiler ile sunulan belgelerin ihale komisyonunca uygun bulunduğu, daha sonra idare tarafından 07.04.2022 tarihli ve “Aşırı Düşük Teklif Hk.” yazının başvuru sahibi ……………….. A.Ş.ye EKAP üzerinden tebliğ edildiği, söz konusu yazıda “Bu mektup 07.04.2022 tarihinde tarafınıza EKAP üzerinden gönderilmiştir.
DSİ 23.Bölge Müdürlüğümüzce 14.03.2022 tarihinde ihalesi yapılan 2022/94406 ihale kayıt numaralı “DSİ 23. Bölge Müdürlüğü Taşkın Erken Uyarı Sistemi Kurulumu” işinde Mal Alımı Uygulama Yönetmeliğinin 58. Maddesi ve İdari Şartnamenin Madde 33 – Aşırı düşük teklifler başlıklı kısmında belirtilen “Verilen tekliflerden diğer tekliflere veya yaklaşık maliyete göre teklif fiyatı aşırı düşük olanların, ihale komisyonu tarafından tespit edilmesi halinde, bu teklif sahiplerinden teklifte önemli olduğu tespit edilen bileşenler ile ilgili ayrıntılar yazılı olarak istenir.” hükmü uyarınca ihale komisyonu tarafından söz konusu ihale için vermiş olduğunuz teklifiniz aşırı düşük olarak belirlenmiştir.
“DSİ 23. Bölge Müdürlüğü Taşkın Erken Uyarı Sistemi Kurulumu” mal alım işine vermiş olduğunuz teklifinize ilişkin Özel Teknik Şartname ve diğer şartnamelere uygun olarak, Kamu İhale Genel Tebliği Madde 62/A. (Ek madde: 25/01/2017-29959 R.G./9. md.) Mal alımı ihalelerinde aşırı düşük tekliflerin değerlendirilmesi başlıklı 62/A.1.1. maddesinde belirtilen Aşırı düşük tekliflere yönelik açıklama istenmesine ilişkin yazıda isteklilerin yapacakları açıklamalara esas olacak önemli teklif bileşenlerinin, bütün istekliler için aynı unsurları içerecek şekilde belirtilmesi zorunludur. Aşırı düşük teklif açıklaması sunulması için isteklilere üç (3) iş gününden az olmamak üzere uygun bir süre verilir. İstekliler, aşırı düşük olarak tespit edilen tekliflerini, bu Tebliğin “Hizmet alımı ihalelerinde sınır değer tespiti ve aşırı düşük tekliflerin değerlendirilmesi” başlıklı 79 uncu maddesinde belirtilen yöntemlerle açıklayabilirler.” gereğince kanıtlayıcı belgeleri İhale Komisyonumuza sunmanız gerekmektedir.
Mal alımı işine ait aşırı düşük sorgularının en geç 13.04.2022 saat 17:00’a kadar Bölge Müdürlüğümüze sunulması hususunda;
Gereğini rica ederim.” ifadelerine yer verildiği görülmüştür.
Başvuru sahibi tarafından 09.04.2022 tarihli ve 1 sayılı yazı ile aşırı düşük teklif açıklamasının sunulduğu, söz konusu yazıda “İlgi; 07.04.2022 tarihinde tarafımıza EKAP 5 sayılı tebligat
İlgi yazınızda teklifimiz aşırı düşük olarak değerlendirilmiş ve açıklama istenmiştir. Belgelerimiz incelendiğinde görülecektir ki teklif ettiğimiz ürünler %93’ün üzerinde yerli malı/imalat olup kendi ARGE çalışmalarımız sonucunda ortaya çıkmış bir ürün grubudur. Atatürk Üniversitesi bünyesinde Atateknokent’te tarafımızca geliştirilen bu ürün grubunun yerli katkı oranı çok yüksektir. (İdarenize sunduğumuz aynı zamanda EKAP’ta da kayıtlı Teknolojik ürün deneyim belgesi ve Yerli malı belgesi üzerinden kontrol edilebilir.) Bu nedenle ürünlerimizin fiyatı düşük değil aksine rakip firmaların fiyatları çok yüksektir. Rakiplerimizin yüksek fiyatlı olmaları son zamanlarda ki döviz kuruna bağlıdır. Döviz kuruna bağlı olmayan teklifimizin fiyatı oldukça makuldür, ihalenizde yerli malı teklifine sağlanmış olan avantajı da dikkate alıp çok daha yüksek teklif yapabilirdik ancak böyle bir davranışı fırsatçılık olarak değerlendirdiğimizden olması gereken normal bir fiyat belirlenerek ihalenize katılım sağlanmıştır. Teklif fiyatımız hem firmamız hem de idareniz, dolayısıyla ülkemiz menfaati doğrultusundadır.
Gereğini saygılarımla arz ederim.” ifadelerine yer verildiği ve bu şekilde bir aşırı düşük teklif açıklamasının yapıldığı ve idarece 21.04.2022 tarihinde alınan ihale komisyonu kararı ile başvuru sahibine ait aşırı düşük teklif açıklamasının “…aşırı düşük teklif açıklaması, söz konusu Taşkın Erken Uyarı Sistemi Kurulumu mal alım işi için Kamu İhale Genel Tebliği 79. Maddesinde belirtilen kanıtlayıcı belgeleri sunmadığından, İdari Şartnamenin 33. maddesi doğrultusunda ihale komisyonu tarafından yeterli görülmemiş…” gerekçesiyle reddedildiği, sonuç olarak ihalenin X….. San. ve Tic. Ltd. Şti. üzerinde bırakıldığı ve Y……. A.Ş. ekonomik açıdan en avantajlı ikinci teklif sahibi istekli olarak belirlendiği anlaşılmıştır.
Yukarıda aktarılan mevzuatın ilgili maddelerinde açıkça aşırı düşük tekliflere yönelik açıklama istenilmesine ilişkin yazıda, isteklilerin yapacakları açıklamalara esas olacak önemli teklif bileşenlerinin belirtilmesinin zorunlu olduğu hüküm altına alınmasına karşın idare tarafından teklifi aşırı düşük olarak belirlenen istekliye gönderdiği aşırı düşük teklif açıklaması istenilmesine ilişkin yazıda teklifte önemli olduğu tespit edilen bileşenlerinin belirtmediği anlaşılmıştır. Bu itibarla idarece aşırı düşük teklif sorgulamasının ihale dokümanında yer alan teklif bileşenleri içerisinden önemli teklif bileşenlerinin açık ve net bir şekilde belirlenmek suretiyle yeniden yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Sonuç olarak, yukarıda belirtilen mevzuata aykırılıkların düzeltici işlemle giderilebilecek nitelikte olduğu tespit edildiğinden, teklifte önemli olduğu tespit edilen bileşenler belirtilmek suretiyle başvuru sahibi Firmadan yeniden aşırı düşük teklif açıklaması istenilmesi ve bu aşamadan sonraki ihale işlemlerinin mevzuata uygun olarak yeniden gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Açıklanan nedenlerle, 4734 sayılı Kanun’un 65’inci maddesi uyarınca bu kararın tebliğ edildiği veya tebliğ edilmiş sayıldığı tarihi izleyen 30 gün içerisinde Ankara İdare Mahkemelerinde dava yolu açık olmak üzere,
Anılan Kanun’un 54’üncü maddesinin on birinci fıkrasının (b) bendi gereğince düzeltici işlem belirlenmesine oy birliği ile karar verilmiştir.
Mehmet ATASEVER
Kamu İhale Kurulu Eski Üyesi/ Akademisyen
IICEC’TEN “ENERJİ GÜVENLİĞİ, TEMİZ ENERJİ & FİNANSMANIN ROLÜ” KONFERANSI
Enerji güvenliği ve temiz enerjide son gelişmeler Sabancı Üniversitesi İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi (IICEC) tarafından düzenlenen “Enerji Güvenliği, Temiz Enerji & Finansmanın Rolü” başlıklı konferansta ele alındı.
Sabancı Üniversitesi Kurucu Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı, “Daha sürdürülebilir bir gelecek için, enerji güvenliğini güçlendiren, temiz enerjide büyümeyi destekleyen, bütüncül bir perspektif gerekiyor. Verimliliği, rekabetçiliği, yenilikçi iş modellerini ve temiz enerji teknolojilerini odağına alan; sürdürülebilir yatırım ve finansman ile büyümemiz gerekiyor” dedi.
EBRD (Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası) Türkiye Direktörü Arvid Tuerkner; “Türkiye, uzun vadede yeşil hidrojen ihracatçısı olma potansiyeline sahip. Son on yılda yenilenebilir enerji üretiminde etkileyici bir büyüme görüldü. Türkiye’nin güneş ve rüzgâr enerjisi üretim potansiyeli sayesinde biz bu büyümede ileriye dönük daha da artış göreceğimizi umuyoruz” diye konuştu.
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Başkanı ve IICEC Onursal Başkanı Dr. Fatih Birol ise, 24 Şubat 2022’nin küresel enerji krizinin başlangıcı olduğunu belirterek, “Şu anda, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile başlayan dünyanın ilk global enerji krizinin ortasındayız. Bu krizden kısa süre içinde çıkmamız da mümkün gözükmüyor. Özellikle yaz ile birlikte petrol ve kış ayları ile birlikte de doğalgaz fiyatlarında ciddi bir yükseliş görebiliriz. Yaşanan bu enerji krizi nedeniyle nükleerin bugün artık yeniden geri dönüş yaptığını söyleyebiliriz” dedi.
Sabancı Üniversitesi İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi (IICEC), dünyanın önündeki en önemli konuların başında gelen enerji ve iklim konusunda düzenlediği etkinlikler ile kamuoyunu aydınlatmaya devam ediyor. IICEC, bu kez de küresel gündemin ilk sıralarında yer alan ve Rusya-Ukrayna savaşı ile birlikte çok daha önemli hale gelen enerji güvenliği konusunu temiz enerji trendleri ile birlikte, İstanbul’da düzenlediği “Enerji Güvenliği, Temiz Enerji & Finansmanın Rolü” konferans ve panelde ele aldı.
Sabancı Center’da gerçekleştirilen ve Sabancı Üniversitesi Kurucu Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı’nın açılış konuşması ile başlayan konferansta EBRD Türkiye Direktörü Arvid Tuerkner ve IEA Başkanı ve IICEC Onursal Başkanı Dr. Fatih Birol da birer konuşma yaptı.
“Çok boyutlu bir enerji güvenliği paradigması ile karşı karşıyayız”
Konuşmasına, katılımcılara teşekkür eden ve Mart ayında oy birliği ile üçüncü dönem IEA Başkanlığı’na seçilen Dr. Fatih Birol’u kutlayarak başlayan Güler Sabancı, şunları söyledi;
“Dr. Fatih Birol’un, Başkanlığı ile Uluslararası Enerji Ajansı, ‘küresel enerji güvenliği’ ne yön veren ve ‘küresel temiz enerji dönüşümü’ ne liderlik eden bir organizasyon niteliğine ulaştı. Buradan da G7 Dönem Başkanı Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un daveti üzerine; enerji ve iklim alanlarında konuşma yapmak ve ikili görüşmelerde bulunmak için, G7 Liderler Zirvesi’ne geçecek. Bugün, enerji ve iklim alanında en son gelişmeleri ve gelecek perspektifini, Dr. Fatih Birol’dan dinleme ayrıcalığına sahip olacağız.
Son dönemde küresel ve bölgesel gelişmeler ile birlikte enerji güvenliği dünya gündeminin en üst sıralarına geldi. Petrol, doğal gaz, diğer yakıtlar, elektrik enerjisi ve temiz enerji teknolojilerinin tedarik zincirlerini kapsayan, çok boyutlu bir enerji güvenliği paradigması ile karşı karşıyayız. Diğer taraftan, iklim güvenliği ve temiz enerji konularında gezegenimizin daha sürdürülebilir geleceğini temin etmek, aynı zamanda sosyal ve ekonomik gelişim hedeflerini desteklemek bakımından önemli adımların da kesintiye uğramaması gereken bir dönemdeyiz. Daha sürdürülebilir bir gelecek için, enerji güvenliğini güçlendiren, temiz enerjide büyümeyi destekleyen, bütüncül bir perspektif gerekiyor. Verimliliği, rekabetçiliği, yenilikçi iş modellerini ve temiz enerji teknolojilerini odağına alan; sürdürülebilir yatırım ve finansman ile büyümemiz gerekiyor.
“IICEC, Türkiye’de öncü bir model ve merkezdir”
Sabancı Üniversitesi olarak, enerji ve iklim konularına uzun süredir öncelik veriyoruz. IICEC’i, bir enerji ve iklim merkezi olarak, bu iki konunun birbirinden ayrılamayacağı vizyonu ile kurmuştuk. IICEC, benim ‘Başarı Üçgeni’ olarak tanımladığım model içerisinde; kamu, özel sektör ve akademiyi, daha güvenli ve daha temiz bir enerji geleceğini destekleyecek, hedeflere doğru, ortak akıl üretmek üzere buluşturmaya devam ediyor. IICEC’in, ekosistem içerisinde iş birliklerini ve etki alanını büyütüyor olduğunu görmekten çok memnunum.
IICEC, 2020’de Türkiye’de bir ilke imza atarak ‘Turkey Energy Outlook’ çalışmasını yayımladı. Sektör paydaşları tarafından sahiplenilen bu çalışma, referans niteliğine ulaştı. Geçen yıl IICEC, ‘Türkiye Elektrikli Araçlar Görünümü’ çalışmasını, yine Türkiye’de bir ilk olarak kamuoyu ile paylaştı. IICEC, bu yıl da ‘Outlook’ serileri perspektifinde, Türkiye’nin en önemli fırsat alanlarından biri olan ‘Yenilenebilir Enerji’ odaklı çalışmalarını sürdürüyor. ‘Türkiye Yenilenebilir Enerji Görünümü’ çalışmasını, yine bütüncül ve analitik bir perspektifle ve sektör paydaşları ile katılımcı bir anlayış ile geliştiriyor. Bilime dayalı yaklaşımlar ve iş dünyası iş birliklerinden değer yaratılması, günümüzde en kritik başarı faktörlerinden birisi durumuna gelmiştir. IICEC, bu perspektifte Türkiye’de öncü bir model ve merkezdir.”
“Türkiye, uzun vadede yeşil hidrojen ihracatçısı olma potansiyeline sahip”
Enerji güvenliği ve karbonsuzlaştırma gündemlerinin karşılıklı olarak birbirini destekleyici hale geldiğine dikkat çeken EBRD Türkiye Direktörü Arvid Tuerkner şunları kaydetti:
“Bugün yenilenebilir enerji konusu daha da ikna edici hale gelmiş durumda. Yenilenebilir enerji kapasitesinin arttırılması, doğal gazı ihracat için serbest bırakacak ve daha karmaşık ürünler geliştirmek için yenilenebilir enerjiyi yeşil hidrojene dönüştürmek için bir fırsat yaratacaktır. Bu da sonuç olarak enerji yoğun sektörlerin karbondan arındırılmasına yardımcı olacaktır.
Türkiye, karbondan arındırılması zor sektörlerde net sıfır emisyon elde edilmesine yardımcı olmak ve 2053 net sıfır hedefine ulaşmak için yurt içinde kullanımın yanı sıra uzun vadede yeşil hidrojen ihracatçısı olma potansiyeline sahip. Son on yılda yenilenebilir enerji üretiminde etkileyici bir büyüme görüldü. Türkiye’nin güneş ve rüzgâr enerjisi üretim potansiyeli sayesinde biz bu büyümede ileriye dönük daha da artış göreceğimizi umuyoruz.
Ticaret Bakanlığı’nın ‘Ulusal Yeşil Mutabakat Eylem Planı’ aracılığıyla, Türkiye bir dizi karbon yoğun sektör için karbonsuzlaştırma yol haritaları geliştirme planlarını duyurdu. Şu anda Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile, aynı zamanda Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’ndan ilk etkilenecek olan Türk sanayi sektörleri için bir 2053 karbonsuzlaştırma yol haritası üzerinde ortaklaşa çalışıyoruz. Bu sektörler ise, alüminyum, çimento, gübre ve çeliktir.
Bununla birlikte EBRD Yeşil Şehirler, Banka’nın amiral gemisi programı ve şimdiye kadarki en büyük finansman çerçevesi olup toplam 5 milyar Euro’ya ulaşacak şekilde genişletildi. Ankara, Gaziantep, İstanbul ve İzmir olmak üzere dört şehri, temiz kentsel ulaşımdan belediye kullanımları için yenilenebilir enerji üretimine kadar uzanan yeşil yatırım projelerinin ardından programa katıldı. Ayrıca Yeşil Ekonomi Finansman Programları, GEFF’lerimiz (Yeşil Ekonomi Finansman Kredisi) aracılığıyla, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ve ev sahiplerinin yeşil teknolojilere yatırım yapmasına yardımcı oluyoruz. EBRD’nin Türkiye’deki programları olan TurSEFF (Türkiye Sürdürülebilir Enerji Finansman Programı), MidSEFF (Türkiye Orta Ölçekli Sürdürülebilir Enerji Finansman Programı) ve TuREEFF (Türkiye Konutlarda Enerji Verimliliği Finansman Programı) aracılığıyla Türkiye’deki projelere 2 milyar Euro yatırım yapıldı. EBRD, bu yıl GEFF Türkiye adı altında 500 milyon Euro’luk yeni bir çerçeve de duyurdu ve ilk kredi işlemleri gerçekleşmeye başladı.”
“Bu kriz, enerji dünyası için bir dönüm noktası olabilir”
IICEC’in 12 yaşına gelmesi ve bu kadar önemli konularda rehber niteliğinde çalışmalar yapmasının Güler Sabancı’ın vizyonerliğine borçlu olduğunu hatırlatan Dr. Fatih Birol, şöyle devam etti:
“24 Şubat’ta Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi ile dünya ilk global enerji krizini yaşamaya başladı. Şu anda ilk global enerji krizinin ortasındayız. Bu enerji krizinden kısa bir süre içinde dünyanın çıkması mümkün gözükmüyor. Bu enerji krizi gıda başta olmak üzere beraberinde başka krizleri de getiriyor. Bunun yanında bir de Ukrayna’da bir insanlık krizi yaşıyoruz.
70’li yıllarda petrol krizleri yaşadık ama o zaman sadece petrol krizi vardı. Şimdi hem petrol hem doğalgaz hem kömür hem elektrik bunların hepsinde ciddi olarak, sorunlarla karşı karşıyayız. O petrol krizine bakarsak, enflasyonda çok ciddi artış oldu. Şimdi onu yavaş yavaş yine görüyoruz. İkincisi; resesyon. Şimdi yavaş yavaş bence oraya doğru gidiyoruz. Ama 70’lerdeki petrol krizi sadece resesyon ve enflasyonun artışına neden olmadı; yeni enerji tasarrufu enerji güvenliği ön plana geldi. Bu bir tepkiydi ve bütün otomotiv sektörünü birdenbire değiştirdi. Ülkelerin petrol şoklarına karşı geliştirdiği ikinci tepki de nükleer sanayi oldu. Dünyanın şu anda kullandığı nükleer santrallerin yüzde 40’ı o tarihteki enerji krizine tepki olarak kurulan santrallerdir. Bunu şundan söylüyorum; şimdi krize tabi çok zor günler geçirdik ve bence çok daha zor günler geçireceğiz. Buna da beraberinde 70’lerdeki krizlere olan tepki gibi bir tepki gelecek onu da görüyorum. Buna da biz önderlik ediyoruz. Onun için ben, bu krizin enerji dünyası içinde bir dönüm noktası olabileceğini düşünüyorum.
“Avrupa için 10 maddelik bir eylem planı hazırladık ve liderlerle paylaştık”
Piyasalara bakarsak; petrol fiyatları 100 dolarların üzerinde ve enflasyona da çok fazla katkı yapıyor. Benim endişelerimden biri, yaza doğru geldikçe durumun daha da ciddi olabileceği yönünde. Çünkü yaz aylarına gelirken petrol talebi tipik olarak artmaya başlar. Ortadoğu’daki üretici ülkeler şu anda stoklarında olan petrolü eğer piyasaya sürerlerse, üretimi artırırlarsa bu fiyatlarda bir rahatlama yaratacaktır. Ancak eğer ekonomide ciddi bir zayıflama olmazsa ve petrol üreticisi ülkeler yeni adımlar atmazlarsa, Avrupa çok ciddi bir sorunla karşı karşıya kalabilir.
Şu anda Avrupa’daki ülkelerin kullanacakları stoklar gerçekten son derece düşük seviyede. O yüzden biz Avrupa’ya 10 maddelik bir eylem planı hazırladık ve Avrupalı liderlerle paylaştık. Bu planın belli kesimlerini Almanya dahil birçok ülke uyguluyorlar. Bunlar nelerdir; ihtiyaç halinde evdeki doğalgaz ısıtma termometresini bir ya da iki derece azaltmak. Hesaplarımıza göre, Avrupa’da evleri iki derece az ısıtırsak, tasarruf edeceğimiz doğalgaz miktarı Rusya’nın en büyük boru hattıyla Avrupa’ya gelen gazına eşit bir miktar olacak. Bir ay önce Avrupa hükümetlerine yazdığımız yazıda, ülkelerin bir acil durumda gerçekleştirilecek gaz dağıtımı kısıtlama planı anlattık. Gaz sevkiyatını düzenli olarak kısıtlama programlarının hazırlanması gerekir. Bu arada bir yandan Avrupa doğalgazı Rusya’dan azaltmak için bu adımları atarken, Rusya’da doğalgazın tamamını kesebilir. Böyle bir olasılık da bence masada duruyor.
“Enerji krizinde alınacak kararlar, iklim kriziyle mücadeleyi zor duruma sokmamalı”
Şimdi bu piyasaların durumu gerçekten fazla iç açıcı bir durum değil. Şimdi başka bir kriz daha var o da iklim krizi. Dünyada iklim krizine neden olan emisyonun yüzde 80’i enerji sektöründen geliyor. Bazı ülkelerde, bazı sektörlerde mevcut duruma refleks olarak ciddi bir dalga halinde fosil enerji yatırımlarının da gelebileceğini görüyoruz. Dolayısıyla enerji krizinde alacağımız kararlar, iklim kriziyle mücadelemizi daha da zor duruma sokmaması lazım. Enerji güvenliğini bir anlamda kontrol altına alalım derken, iklim krizini daha da kötü hale getirmemek gerekiyor.
“2022’de temiz enerji yatırımında yüzde 12’ye bir büyüme görüyoruz”
2022 yılında ilk defa temiz enerji yatırımında yüzde 12’ye varan ciddi bir büyüme görüyoruz. Bunun yanında elektrikli arabalarla ilgili güzel haberler geliyor. 2019 yılında dünyada satılan her yüz arabadan 2 tanesi elektrikli arabaydı. Bu sene bizim beklentimiz her yüz arabadan 15’inin elektrikli araba olacağı şeklinde. Yani yüzde 2’den yüzde 15’e bir pay artışı.”
“Dünya nükleer enerjiye şimdiden geri dönüş yapıyor.”
Nükleer enerjiye yönelik talep artışı ile ilgili bir soruyu da yanıtlayan Dr. Fatih Birol, nükleer enerjiye yönelik son dönemde bir geri dönüşün olduğunu vurgulayarak, şunları söyledi;
“Ukrayna işgalinden sonra nükleere olan ilginin çok ciddi olarak arttığını her yerde gözlemliyorum. Belçika, Almanya ve Japonya hükümetlerine nükleeri tekrardan gündeme almayı düşünmelerini önerdik. Çünkü şartlar onu gerektiriyor. Birincisi; enerji güvenliği, ikincisi, doğalgaz fiyatlarının artmış olması ki, doğalgaz fiyatlarında kısa bir dönem içerisinde aşağıya düşmesini beklemek son derece iyimser bir beklenti olacak. Üçüncüsü de dünyada yenilenebilir enerjinin payı giderek artacak. Yenilenebilir enerji arttığı zaman sistemlerde şebekelerde belli bir güvenlik sağlamak için nükleer gibi bir opsiyona ihtiyacınız var. Dünya nükleer enerjide şimdiden geri dönüş yapıyor. İngiltere, ABD, Fransa başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesi yeni enerji stratejilerinde nükleere aslan payı veren ülkeler. Bununla birlikte nükleerde inşa sürecini hızlandıran küçük modüler reaktör denilen yeni bir teknolojinin gelişimi sürüyor. Bunlar çok daha esnek, çok çabuk daha kısa zamanda inşa edilen ve hemen devreye alınabilen teknolojiler. Bunlar şu anda hala ticari değil, ama birçok bunun üzerine çalışıyor. Önümüzdeki beş altı yıl içinde 2030 öncesinde bunların ticari hale geleceğini düşünüyorum.”
Panelde, İklim ve Enerjideki Son Gelişmeler Değerlendirildi
Konuşmaların ardından ise, Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Mustafa Oğuz Afacan moderatörlüğünde gerçekleştirilen panele geçildi. Panelde, TSKB Genel Müdürü Murat Bilgiç, Borusan Holding Grup CEO’su Erkan Kafadar, ING Türkiye Yönetim Kurulu Üyesi Semra Kuran ve SHELL Avrupa & Sahraaltı Afrika Kurumsal İlişkilerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Rob Sherwin “Enerji Güvenliği, Temiz Enerji & Finansmanın Rolü” konusunda birer konuşma yaptılar.
“Yılda yaklaşık 16 milyon ton CO2 salınımı azaltımına katkı sağlıyoruz”
TSKB Genel Müdürü Murat Bilgiç:
“2002 yılından bu yana Türkiye’de yenilenebilir enerji alanında gerçekleştirilen projeleri desteklemeyi sürdürüyoruz. Kaynak ayırdığımız hidroelektrik santralleri, güneş, rüzgâr, biyokütle ve jeotermal enerji santralleri gibi enerji projeleri, Türkiye’nin toplam kurulu yenilenebilir enerji gücünün yüzde 15’ini temsil ediyor. TSKB olarak, yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği projelerine sağladığımız finansman ile yıllık yaklaşık 16 milyon ton CO2 salınımı azaltımına katkı sağlıyoruz.
Türkiye’nin önemli düzeyde sahip olduğu yenilenebilir enerji potansiyelini hayata geçirebilmesi için yatırım kredilerinin yanı sıra, yeşil tahvil, halka arzlar ve yeni finansman yöntemleri ile sektörün gelişiminin desteklenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu yüzden de TSKB olarak, Türkiye’nin enerji politikası kapsamında gerek yeni tesis yatırımları gerek hibrit ve kapasite artışları yoluyla gerçekleştirilecek yenilenebilir enerji yatırımlarına tüm iş kollarımızla desteğimizi sürdürmeye devam edeceğiz. Fon kaynaklarımızı, finansman modellerimizi ve danışmanlık hizmetlerimizi özellikle ESG odaklı yeni açılımlarla zenginleştirme gayreti içindeyiz. 2030’a kadar 8 milyar ABD doları SKA bağlantılı finansman hedefimiz bulunuyor. Bu kredilerin oranını 2021-2025 yılları arasında yüzde 90 seviyesinde korumayı hedefliyoruz.”
“Küresel iklim değişikliği ve enerji krizi yeşil enerjiye dönüşümü hızlandırdı”
Borusan Holding CEO’su Erkan Kafadar:
“Küresel iklim değişikliği, yaşamakta olduğumuz enerji krizi tüm dünya çapında yeşil enerjiye ve yeşil ekonomiye dönüşümü hızlandırdı. Enerji arz güvenliğinin sağlanması ve yenilenebilir enerji odaklı arza yönelik yatırım yapılması, bu dönüşümün ana aksında yer alıyor. Ekonomik kalkınma ile eşgüdümlü planlanan enerji politikaları, daha öngörülebilir bir pazar ve öngörülebilir serbest bir piyasa bu dönüşüm için büyük önem taşıyor.
Bu çerçevede netleştirilecek strateji kapsamında gerekli bağlantı kapasitesi için altyapıların, artırılacak sistem esnekliği ile birlikte oluşturulması daha fazla yenilenebilir enerji kapasitesinin şebekeye entegrasyonununu sağlayacak. İzin süreçlerinin kolaylaştırılması ve uygun finansman koşullarına erişim için düzenlemelerin geliştirilmesi, yatırım ortamının iyileştirilmesinde önemli adımları oluşturacak. 2053 Net Sıfır Emisyon Hedefi dahilinde İklim Kanunu’nu yayınlanması, Yeşil Mutabakat Eylem Planı çalışmalarının tamamlanması, bu bütünlük içerisinde Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) kurulması bu dönüşüm sürecini hızlandıracağına inanıyorum. Tüm bu süreçleri yürütecek insan kaynağımızın ve tedarikçi ekosistemimizin geliştirilmesi de bu dönüşümün olmazsa olmaz bir parçası.”
“Yenilenebilir enerji için finans sektörü gerekli adımları atmaya başladı”
ING Türkiye Yönetim Kurulu Üyesi Semra Kuran:
“Enerji sektörü iklim değişikliğiyle mücadele ve sürdürülebilir bir ekonomi için en önemli araçlardan biri. Hükümetler, şirketler ve kurumlar olarak, hepimizin ortak bir amaçla, ortak bir hedefe doğru gitmemiz kritik. Bu yolculukta herkesin yatırım yapması gerekiyor. Bu kapsamda finansal hizmetler sektörünün, ek sermayeye erişim ve uygun koşullarda finansman sağlayarak müşterilerinin ‘yeşil’ alana geçiş yatırımlarını teşvik edici ve destekleyici olmaları çok önemli bir rol oynayacak. Bu nedenle temiz enerji temelinde finans sektörünün tüm sektörleri bu yönden inceleyerek raporlaması büyük önem taşıyor. Bu noktada yalnız finansal destek değil, ihtiyaç duyan şirketlere danışmanlık vermek de sürdürülebilirlik finansmanının uluslararası kurumlardan sağlanması açısından oldukça önemli.
Yenilenebilir enerji açısından finans sektöründeki kurumların gerekli adımları atmaya başladığını görüyoruz. Yola erken çıkanlardan biri olarak ING Grubu olarak biz de 2025 yılı sonuna kadar yenilenebilir enerjinin yeni finansmanını %50 oranında artırmayı hedeflediğimizi açıkladık. ING Türkiye olarak da uluslararası deneyimimizi ülkemize aktarmaya, ürün yelpazemizi genişletmeye ve sürdürülebilir bir dünya hedefinde çalışmaya devam edeceğiz.””
“Ukrayna’daki savaş enerji arzının çeşitlendirilmesinin önemini gösterdi”
SHELL Avrupa & Sahraaltı Afrika Kurumsal İlişkilerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Rob Sherwin:
“Ukrayna’daki savaş bir insanlık trajedisi olmakla birlikte hepimize, enerji arzının çeşitlendirilmesinin önemini gösterdi. Dünyanın daha fazla ve daha temiz enerjiye ihtiyacı devam ediyor. Bu nedenle, Shell olarak, müşterilerimizin karbondan arınmalarına yardımcı olması amacı ve bilinciyle ortaya koyduğumuz ‘İlerlemeye Güç Katma- Powering Progress’ stratejisi değişmeden devam ediyor.
Bunun ötesinde birçok hükümetin ithal fosil yakıtlara bağımlılığı azaltmak için yenilenebilir enerjiyi desteklemesi gibi ortaya konulan teşvikler bu yönde attığımız adımları hızlandıracaktır. Ancak net sıfır karbon emisyonlu bir dünyaya doğru ilerlerken özellikle karbondan arındırılması en zor sektörlerin devamlılığı için tüm senaryolarda petrol ve gazın hayati rolü devam ediyor.”

Prof. Dr. Umut Omay
“Makbul İşkolik – Kötü İşkolik” başlıklı önceki yazımın devamı niteliğindeki bu yazıda, ilk kez Japonya’da tespit edilen ve diğer ülkelere yayılmaya başlaması nedeniyle ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) tarafından İş Sağlığı ve Güvenliği açısından gündeme alınan “Çok Çalışmaktan Ölme” (Karoshi) sorunundan bahsetmek istiyorum.
Karoshi sorunu ilk kez Japonya’da kavramlaştırılıp ele alınmasına rağmen kavramın ilk kez ne zaman ve kim ya da kimler tarafından kullanıldığı konusunda literatürde bir karmaşa bulunmaktadır. Örneğin bazı yazarlar kavramın ilk kez 1970’lerin sonlarında “sosyo-medikal” bir sorun olarak gündeme geldiğini (1), bazıları kavramın ilk kez 1982 yılında Hosokawa, Tajiri ve Uehata tarafından kullanıldığını (2), bazı yazarlar ise kavramın ilk kez Uehata tarafından 1990’ların başında türetildiğini ileri sürmektedir (3).
İlk kavramlaştırmalara göre Karoshi, psikolojik olarak anlamsız iş süreçlerinin ve / veya aşırı iş yükünün çalışanın hem iş ve özel yaşam dengesinde bozulmalara hem de aşırı yorgunluğa yol açması sonucunda çalışanda önceden var olan hipertansiyon, kalp rahatsızlığı ve damar sertliği gibi sorunların ölümcül hale gelmesini ifade etmektedir. Kavramın sonraki dönemlerde felç geçirmek gibi “sürekli iş görmezlik” halini ve diyabet gibi rahatsızlıkları da içerecek şekilde genişletildiği görülmektedir (4, 5, 6).
Bu konuda genel olarak uzunca bir süre kabul edilen görüş, Japon kültürünün ve dolayısıyla da Japon çalışma kültürünün sorunun ortaya çıkmasında oldukça önemli bir etkisi olduğu yönündedir. Bu kültüre göre çalışmak, özellikle de sıkı çalışmak, kendi içinde bir amaç taşımaktadır ve akıllı çalışmak yerine sıkı çalışmak daha önemlidir. Ayrıca Japon çalışanları kurum odaklıdır ve işyerinde geçirilen süre hem işyerine sadakatin hem de terfi etmenin ölçütü olarak nitelendirilmektedir. Bunun sonucunda da işverenler istediği için değil, çalışanlar kendi istedikleri için fazla çalışmaktadır. Kısacası Karoshi ilk dönemlerde gerçekten çok ve üretken çalışmaktan değil, hem çeşitli nedenlerle işyerinde gerekmedik ölçüde vakit geçirmekten hem de çeşitli nedenlerle yeterince dinlenememekten kaynaklanan bir sorun olarak ele alınmıştır (7, 8, 9).
Gerçekten de Karoshi konusunda yapılan ilk dönem araştırmaları kendilerini kurumun savaşçısı olarak gören ve yalnızca çalışmak için yaşayan 40’lı yaşlarındaki üst düzey beyaz yakalı çalışanların işkolik olmaları nedeniyle bu sorundan daha fazla etkilendiklerini göstermektedir (10). Böylelikle ilk dönem bakış açısına göre Karoshi, üst düzey yöneticilerin çeşitli nedenlerle “kötü işkolik” olmalarının bir sonucu olarak görülmüştür.
Ne var ki araştırmalar arttıkça bu bakış açısı zamanla değişmeye başlamıştır. Sonraki dönemlerde yapılan çalışmalar sonucunda Karoshi sorununun çalışanların tercihi dışında da aşırı derece fazla ve yoğun çalışmalarından kaynaklanabileceği, kurbanların her yaş grubundan ve düzeyden olabileceği anlaşılmıştır. Örneğin 2013 yılında yayınlanan bir ILO raporuna göre atıştırmalık üreten bir firmanın haftada 110 saat çalışan 34 yaşındaki bir çalışanı ve ayda 5 kere tuttuğu 34 saatlik nöbetler nedeniyle 22 yaşındaki bir hemşire kalp krizi sonucunda; yılda 3.000 saatten fazla çalışan ve ölümünden önceki son 15 günde de izin kullanmadan çalışmış olan 37 yaşındaki bir otobüs şoförü ile bir basım firmasında gece mesaileri de dâhil olmak üzere yılda 4.320 saat çalışan 58 yaşındaki bir çalışan geçirdikleri felç nedeniyle ölmüştür (11).
Uzunca bir süre Japonya’ya özgü ve Japonya ile sınırlı görülen Karoshi sorununun önce Güney Kore, Çin ve Tayvan’a yayıldığı, sonrasında “küresel bir sorun” olarak ele alınmaya başlandığı da görülmektedir. Örneğin WHO (Dünya Sağlık Örgütü) ve ILO tarafından yürütülen ortak bir araştırma, 2016 yılında dünyada 488 milyon çalışanın dikkat çekici ölçüde fazla çalıştığını göstermektedir. Araştırma sonucuna göre, 2016 yılında 745.000 çalışanın felç ve kalp rahatsızlıkları bağlı nedenlerle öldüğü tespit edilmiştir. Bu araştırmayla birlikte hem WHO hem de ILO haftada 55 saatten fazla çalışmanın felç ve kalp rahatsızlıkları nedeniyle ölüm riskini arttırdığını onaylamış olmaktadır. Böylelikle Karoshi sorunu ILO’nun bakış açısına göre küresel ölçekli bir İş Sağlığı ve Güvenliği sorunu olarak ele alınmaya başlanmıştır. Üstelik iş ve özel yaşam dengesinin önemli ölçüde bozulmasına neden olan ve genel olarak güvencesizlik ile özdeşleştirilen yeni çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasıyla birlikte bu sorunun daha da yaygınlaşmasından ve şiddetlenmesinden endişe edilmektedir (12, 13, 14).
Karoshi ile ilgili çalışmalar artarak ve kapsamı genişleyerek devam etmektedir. Örneğin Karoshi için yapılan araştırmalarda zaman, birey, toplumun homojenliği, kültür, örgüt, coğrafya, genetik faktörlerin ve hatta zirai iklim gibi unsurların da dikkat alınması gerektiği ileri sürülmektedir (15). Bu ilgi Karoshi sorununun hem karmaşık doğasından hem de bu sorunun artık küresel bir sorun olarak kabul edilmeye başlanmasından kaynaklanmaktadır.
Özellikle iş ve özel yaşam dengesinin bozulmasına yol açan yeni çalışma biçimlerinin yaygınlaşması çalışma sürelerinin dengesizleşmesine ve çalışanların yeterince dinlenme fırsatı bulmamasına neden olmaktadır. Bu durumda sürekli fazla çalışmanın yapılmasının gerektiği işler ve işyerleri açısından Karoshi potansiyel bir risk unsuru olarak nitelendirilebilir. ILO’nun da Karoshi sorununa İş Sağlığı ve Güvenliği açısından yaklaşmaya başlaması ile birlikte, iş sürelerinin düzenlenmesi ve çalışanlara yeterince dinlenme süresinin tanınması işyerleri ve iş ilişkileri açısından özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta haline gelmektedir.
Kaynakça
(1) Iwasaki, K., Takahashi, M. and Nakata, A. (2006), “Health Problems due to Long Working Hours in Japan: Working Hours, Workers’ Compensation (Karoshi), and Preventive Measures”, Industrial Health, 44, p. 537.
(2) Kanai, A. (2009), ““Karoshi (Work to Death)” in Japan”, Journal of Business Ethics, 84, p. 209.
(3) Evans, T. M. (1997), A Dictionary of Japanese Loanwords, Greenwood Publishing Group, Westport, p. 79.
(4) Herbig, P. A. and Palumbo, F.A. (1994), “Karoshi: Salaryman Sudden Death Syndrome”, Journal of Managerial Psycholohy, 9 (7), p. 11.
(5) Iwasaki et al., a.g.e.
(6) Bannai, A., Yoshioka, E., Saijo, Y., Sasaki, S., Kishi, R., & Tamakoshi, A. (2016). The Risk of Developing Diabetes in Association With Long Working Hours Differs by Shift Work Schedules. Journal of Epidemiology, 26 (9), 481–487.
(7) “Karoshi: Death from Overwork”, Çevrim içi: https://www.iloencyclopaedia.org/part-i-47946/mental-health/mood-and-affect/item/270-karoshi-death-from-overwork, Erişim tarihi: 17.06.2022.
(8) Herbig and Palumbo, a.g.e., p. 14.
(9) Searight, H. R. (2019), Health and Behavior: A Multidisciplinary Perspective, Rowman & Littlefield, Lanham, p. 173.
(10) Herbig and Palumbo, a.g.e.
(11) ILO (2013), “Case Study: Karoshi: Death from Overwork”, Çevrim içi: https://www.ilo.org/safework/info/publications/WCMS_211571/lang–en/index.htm, Erişim tarihi: 17.06.2022.
(12) Tsusumi, A. (2022), “Preveting Overwork Related Disorders (“Karoshi”)”, Safety and Health at Work, 13, Supp., pp. S11-S12.
(13) Hunt, E. (2021), “Japan’s karoshi culture was a warning. We didn’t listen”, Çevrim içi: https://www.wired.co.uk/article/karoshi-japan-overwork-culture, Erişim tarihi: 17.06.2022.
(14) Omay U. (2020), “Covıd-19 Salgını Sonrası Çalışma Hayatı: Güncel Sorunlar, Öngörüler ve Öneriler”, D. Demirbaş, V. Bozkurt ve S. Yorğun (Ed.),Covid-19 Pandemisinin Ekonomik, Toplumsal ve Siyasal Etkileri, İstanbul Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, ss. 153-170.
(15) Timming, A. R. (2020), “Why competitive productivity sometimes goes too far: a multilevel evolutionary model of “karoshi””, CCSM, 28(1).
PROF. DR. UMUT OMAY – MAKALE LİSTESİ
GİRİŞİMCİLİK VE YÖNETİCİ GÜÇLENDİRME
PAZARLAMA
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK
İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ
İŞ DÜNYASINDA TUTUM VE DAVRANIŞ
DİĞER KONULAR
Lütfi İNCİROĞLU
4857 sayılı İş Kanunu’na göre, ücret en geç ayda bir ödenir (m.32/5). İş mevzuatımızda Basın İş Kanunu’nun 14 üncü maddesi hariç, ücretin peşin ödeneceğine dair bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle ücret, çalışılan ayı takip eden aybaşında muaccel hale gelmektedir. Fazla çalışma ücreti, hafta tatili ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinin muacceliyet tarihleri normal aylık ücret gibidir. İşçinin ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin ücreti sözleşmenin feshi ile muaccel hale gelir. Mülga 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14 ve 4857 sayılı Kanun’un 120. maddesi uyarınca, işveren kıdem tazminatı borcu bakımından iş sözleşmesinin feshedildiği tarihte temerrüde düşer. Yukarıda belirtilen diğer tazminat ve alacaklar bakımından ise, tarafların sözleşme ile kararlaştırdıkları ödeme zamanı ya da işçi tarafından gönderilecek ihtarnamede belirtilen ödeme günü itibariyle işverenin temerrüdü gerçekleşir[1].
Dolayısıyla, 4857 sayılı Kanunda işverence işçiye talebi halinde avans verileceğine dair bir düzenleme bulunmamaktadır. 4857 sayılı Kanunda sadece, işveren, veya işveren vekili, yıllık ücretli iznini kullanacak her işçiye izin dönemine ait ücreti ile ödenmesi bu döneme rastlayan diğer ücret ve ücret niteliğindeki haklarını ilgili işçinin izne başlamasından önce peşin olarak ödemek veya avans olarak vermek zorundadırlar (m.57/1;Yıllık Ücretli İzin Yön. m.21).
Ancak, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda, belirli şartların oluşması durumunda, işverene avans ödeme yükümlülüğü getirilmiştir. Buna göre, “İşveren, işçiye zorunlu ihtiyacının ortaya çıkması hâlinde ve hakkaniyet gereği ödeyebilecek durumda ise, hizmetiyle orantılı olarak avans vermekle yükümlüdür” (TBK m.406). Ancak madde hükmünden de anlaşılacağı üzere işverenin avans verme yükümlülüğü belirli şartlara bağlanmıştır. Başka bir deyişle, işçi, işverenden hizmetiyle orantılı olarak avans isteyebilir. Ancak işçinin avans isteyebilmesi üç şarta bağlıdır. Birincisi, işçinin avans istediği tarihte avans istediği miktarı hak etmiş ama o miktarın henüz muaccel olmamış bulunması gerekir. İkincisi, işçinin zorunlu ihtiyacının ortaya çıkmış olması gerekir (hastasının olması gibi). Üçüncüsü de, işverenin avans istenen miktarı hakkaniyet gereği ödeyebilecek durumda olması gerekir[2]. Bu kapsamda konuyu değerlendirdiğimizde, işverence avans verilmesi yükümlülüğü mutlak bir hüküm olmayıp, belirli şartların oluşmasına ve taktire bağlı bir hak olarak kabul edilebilir.
Yargıtay’a göre, “Dosyadaki bilgi ve belgelerden davacının avans talebi karşılanmayınca iş akdini feshettiği anlaşılmakta olup Mahkemenin buna ilişkin kabulü yerindedir. Mahkemece işverenin geçerli bir neden göstermeden davacının avans talebini karşılamaması davacı bakımından haklı fesih nedeni kabul edilerek kıdem tazminatı talebi hüküm altına alınmış ise de; 4857 sayılı İş Kanunu’nun işçinin haklı nedenle derhal fesih hakkını düzenleyen 24 üncü maddesinde işverenin işçiye avans vermemesi şeklinde bir sebep bulunmamaktadır. Taraflar arasında işverenin davacıya her istediğinde avans vereceğine yönelik bir sözleşme de mevcut değildir. Bu nedenlerle işçi tarafından yapılan fesih haklı nedene dayanmadığından kıdem tazminatı talebinin reddi yerine yasal olmayan gerekçe ile kabulü hatalıdır”[3].
Sonuç olarak, işverenin işçiye avans vermeyi kabul etmemesi İş Kanunu m.24’deki haklı fesih nedenleri arasında sayılmadığı için işçi avans talebi karşılanmadığı gerekçesini ileri sürerek, iş sözleşmesini haklı nedenle feshedip, kıdem tazminatı talebinde bulunamaz.
[1] Y22HD.01.07.2020 T., E.2017/31812, K.2020/8389 Legalbank.
[2] İNCİROĞLU, Lütfi, Sorulu Cevaplı İş Hukuku Uygulaması, 4. Baskı, İstanbul 2019.
[3] Y9HD.26.06.2020 T., E.2016/18215, K.2020/6511 Legalbank.